Bob Vylan, “We Live Here”,
Live at Bad Pond 2022,
videodan ekran görüntüsü
Punk Tirilür Turmadı

Punk rock veya genel olarak bir altkültür olarak punk hakkındaki en büyük klişe bu kültürün ölmüş olduğudur ki tam tersi de ayrı bir klişe bir yandan. Bildiğim kadarıyla bu kalıbın ilk kullanımı Crass grubu tarafından 1978’de yayınlanan aynı adlı şarkı “Punk’s Dead”. Crass günümüzde faaliyet gösterseydi kolaylıkla “woke” veya “sjw” gibi incel’lerin belirli ortamlarda kullanarak karşı tarafı domine ettiğini zannettiği etiketlerle kuşatılırdı. Zira eşitlik, homofobi, hayvan hakları gibi meseleler konusunda fazlasıyla içerik üretmekteydi. “Punk’s Dead” şarkısı da bu kültürün büyük bir hızla ticarileşerek devrimci özelliğini kaybetmekte olmasıyla ilgili. Bu söylemin tam karşıtı, İskoçyalı punk grubu The Exploited’ın çok da uğraşılmamış ama anında hafızaya kazınan Punk’s Not Dead (1981) albümüne ismini veren şarkısıyla, öfkeli punk gençler arasında en çok kullanılan slogana dönüştü. Ama bu şarkının tüm söylemi, punk’ın öldüğünü söyleyen sanki eleştirmen vesaire gibi bir üst akılmış, sanki kültürün dışından biriymiş gibi bir kurguya sahip. Bir yandan da The Exploited çok da ince dokunmamış, fevri çıkışlarıyla, şok faktörünü iyi kullanarak kendisine yer etmiş bir grup. Yani sadece “Sex and Violence” diyerek bir şarkılık süreyi geçirebiliyor. Bu tavırlardan dolayı başka bir İskoç punk grubu olan Oi Polli’nin vokalisti Deek Allen grubun derinlikten yoksun ve karikatürize olduğunu söylüyordu. Bir yandan da pek çok genç insanı punk kültürüne bu ham enerjileriyle kazandırdıklarını ekliyor. Ben biraz daha Dead Kennedys’in eski vokalisti Jello Biafra’nın tarafındayım. Kendisi 1986’da çıkan Bedtime for Democracy’deki “Chickenshit Conformist” şarkısında punk’ın ölmediğini ama bayat bir karikatüre dönüştüğü için ölmeyi hak ettiğini söylüyor. Biafra da Crass ekolünden, (hardcore punk’lar gibi) görsel veya şok kovalayan unsurlardan çok daha derin ve devrimci bir yerden yaklaşıyor bu kültüre. “Holiday in Cambodia” (1980) şarkısının Levi’s reklamında kullanılmasına karşı olduğu için, kendi grubundan ihraç edilmiş bir insan günün sonunda.

Ben de punk içinde ideolojik olarak Jello Biafra’ya yakın bir yerde konumlandırıyordum kendimi. “Punk’ım ben” diye dolaşıyordum ama –işte ne bileyim– Green Day, NOFX gibi daha göz önünde olan, MTV’ye filan çıkan gruplara burun kıvırıyordum. Bunları dinlediğini söyleyen insanları da gerçek punk olmamakla suçluyordum. Ne demekse… Görece yeni hiçbir şey dinlemiyordum. En güncel hayranlığım Carter The Unstoppable Sex Machine grubunaydı ve tabii ki Chumbawamba’ye (özelikle 1994 tarihli Anarchy). O tarihler punk’a ismini veren oluşumun, Sex Pistols’un da bir proje grup olduğunun, Vivienne Westwood ve Malcolm McLaren’in 60’lar sonrasında doğmuş öfkeyi paraya dönüştürme amacıyla piyasaya ittirmekte olduğu tarza bir ekran yüzü yaratma çabası olduğunun farkında değildim. Halen o inanmışlığa sahipken aktif müzik grupları tarafından uç ideolojimin desteklenmediğini düşünerek, öfkesini daha bir neden sonuç ilişkisi içerisinde ifade edebilen hip hop dünyasına gömülmüştüm ben de. Punk’ın öldüğünü hiçbir zaman düşünmedim; en kötüsü benim içim, heyecanım ölmüştür. Aktif punk’lık zamanlarımdaki tutuculuk kalmıştı ama: Soranlara hâlâ yeni (son 30 yıldır) çıkan şeylerin bana çok göstermelik geldiğini, öfkelerinin altını pek dolduramadıklarını, müzikal olarak pek de matah olmadıklarını söylüyordum. Gerçi uzunca bir süredir eşitlik ve sürdürebilirlik gibi konularda kafa patlatan genç arkadaşlarımızın bu kültürün kodlarını sahiplendiğinin de farkındaydım. Bizim eskiden temsil ettiğimizi sandığımız şeylerden bağımsız bir sempatim oluşmuştu yeniden.

Yakın tarihimiz protesto kültürleri açısından hayli fırsat yaratan bir aralık oldu. Özellikle İsrail’in Filistin’e yaptıkları, gösteri dünyasından pek çok insan tarafından protesto edildi. Daha çok orta ve az tanınırlıktaki sanatçılar ses çıkardı ama olsun. Bu süreç içerisinde İrlanda’dan Kneecap adlı hip hop üçlüsü muhafazakâr gündemi epey rahatsız etti. Ünlü Glastonbury Festivali de bu kargaşa esnasında gerçekleşti. Normalde BBC’de canlı yayınlanacak olan konserin Kneecap performansı sırasında kameralar kapatıldı, yayında ufak bir boşluk oldu. BBC İsrail hakkında olumsuz herhangi bir şey söylemekten ölümüne korkan bir kuruluş, dedelerinin önayak olduğu Filistin işgalinin hâlâ arkasında duruyor. Neyse, bir şekilde canlı yayında “Özgür Filistin” sloganlarını engellediklerini sandıkları bir aşamada Bob Vylan diye daha önce duymamış olduğum bir punk ikilisi sahneye çıktı. Dakika bir, “Özgür Filistin’i hepiniz duydunuz, peki IDF’e ölüm?” diye bir önermeyle geldiler. Bir anda bütün festival “İsrail Silahlı Kuvvetleri’ne ölüm!” diye bağırmaya başladı. Ve bunlar devlet televizyonundan canlı yayınlanıyordu. Performanstan sonra ortalık nefis karıştı. Tabii ki önce grupla ilgili adımlar atıldı: Menajerleri tarafından terk edildiler, Amerika vizeleri ve hâliyle konserleri iptal edildi. BBC yayın sorumlusu da istifa ettirildi ve grup haftalarca muhafazakârlar tarafından ayıplandı. Diğer yandan grubun ortaya attığı slogan dünyanın her yerinde muhtelif duvarlara yerleştirildi, dev bir dinleyici kitlesi kazanıldı. Son albümleri Humble as the Sun (2024) bir sürü müzik listesine üst noktalardan girdi.

Aslında çok da yeni bir oluşum değil Bob Vylan, 2017’den beri aktif. Muhtemelen zenci oldukları için müzik yayınları tarafından rap ikilisi olarak sıklıkla etiketlenseler de bence tamamen punk’lar. Kimi yerlerde grime’a kaçabiliyor icraları ama rap oldukları kesinlikle söylenemez bence. İlk albümleri 2020 yılında yayınladıkları We Live Here, eleştirmenler tarafından beğenilse de piyasa için fazla sert bulunmuş, NME’de yazılanlara göre. Albüme adını veren şarkıya bir bakalım:*

Free school dinners for the poor
Pizza with a side of misery
Teachers said when I leave
No one here will miss me
Didn’t know I was a sinner
But if they say so, well I must be
Big lips, wide nose
God knows no one will trust me
Mum don’t look like me
But thank God she still loved me
Neighbours called me nigga
Told me “go back to my own country”
Said since we arrived
This place has got so ugly
But this is my fucking country
And it’s never been fucking lovely

We didn’t appear out of thin air
We live here
We didn’t appear out of thin air
We live here

Müzik piyasası içinde değerlendirilince öyle çok da dikkat çekici sertlikte gelmedi bana bu. “Cop Killer”lar (1992), “Fuck Tha Police”ler (1988) filan dinlemiş insanlarız. Ama neyse ki öyle çok da ana akımdan onay beklentisi var gibi görünmüyor Bob Vylan. Yeniden şiddetle punk dinlemeye de başladım. Önceden punk’a dair içimde bittiğini söylediğim şey –artık her neyse– ikili sayesinde yeniden uyanmış gibi oldu.

Bob Vylan, “Hunger Games”,
Later... with Jools Holland,
videodan ekran görüntüsü
(BBC Music, 2024)

* 

Yoksulla için bedava okul yemekleri
Yanında mutsuzluk sosuyla pizza
Öğretmenler dedi ki, ben gidince
Kimse burada beni özlemeyecek
Günahkâr olduğumu bilmiyordum
Ama öyle diyorlarsa, demek öyleyim
Büyük dudaklar, geniş burun
Tanrı bilir, kimse bana güvenmeyecek
Annem bana benzemiyor
Ama tanrıya şükür beni yine de sevdi
Komşular bana zenci dedi
“Git kendi ülkene dön” diye bağırdı
Dediler ki biz geldiğimizden beri
Burası çok çirkinleşti
Ama burası benim boktan ülkem
Ve hiçbir zaman güzel müzel olmadı

Biz gökten zembille inmedik
Burada yaşıyoruz
Biz gökten zembille inmedik
Burada yaşıyoruz

altkültür, Bob Vylan, Çağıl Ömerbaş, hip hop, karşı kültür, müzik, punk, rock