Yakın Dönem Bilimkurgu Sineması ve Hayal Kırıklığı

Tüm yazın türleri içerisinde, hayatım boyunca önceliklerim hep bilimkurgu ve korku oldu. Katil robotlar, kurbağa adamlar ve deli bilim adamları oyunlarımda taklit etmeye çalıştığım karakterlerdi. Bu liste uyuşturucu tacirleri (özellikle Miami Vice’dan), Sovyet ajanları ve galaksi diktatörleri gibi enteresan karakterlerle uzayıp gidiyor. Kısaca, hep kötülerin tarafını tutan o sinir bozucu çocuklardan biriydim —ki kendimi hâlâ öyle sayıyorum. Ama herkesin kabul etmesini beklediğim bir durum da var: Tek hamleyle orduları yerden yere vurabilen Darth Vader, buğulu gözlerle çölde ufka bakmaktan başka pek işe yaramayan Luke Skywalker’dan kat kat daha havalıdır! Aynı şey İskeletor, Freddy, Malmoth, Baronez ve daha pek çok ‘kötü’ karakter için de geçerli. Bir de Yıldız Savaşları serilerinde —tüm mecralar için konuşuyorum— halkın İmparatorluk’u istediğine dair saçma sapan bir teorim var. Aksi takdirde Jediler ortamı her boş bıraktığında İmparatorluk tüm galaksinin kontrolünü ele geçiremezdi. Tekrar tekrar. Daha fazla gaza gelmeden konuma dönüyorum.

Filmler üzerinden konuşmak gerekirse, korku türünün gidişatı konusunda pek bir şikâyetim yok, hatta 1990’lara ve 2000 başlarına göre çok daha iyi bir noktada olduğunu düşünüyorum (film boyunca mutfaktaki kaşıkları sallamak dışında bir gerilim sunmayan Paranormal Activity gibi filmleri bu argümanın dışında bırakıyorum). Hatta 2011 yapımı The Cabin in the Woods’u hayatımda izlediğim en iyi filmler arasına rahatlıkla sokarım. Bir korku alt türü olan teen slasher’ın [genç doğrayıcı?] tüm konvansiyonlarını bambaşka bir şekilde sunan, inanılmaz bir filmdi. Keza It Follows (2014), I Am Not a Serial Killer (2016) ve Get Out (2017) sürprizlerle dolu, harika filmlerdi. Bu listeyi, Wyrmwood: Road of the Dead (2014) gibi düşük bütçeli cevherleri de ekleyerek, sıkıcı olacak derecede uzatabilirim, ama derdimi anlatabildim sanırım.

Bu arada büyük bir hype yaratmış olmasına rağmen hiç sevmediğim korkular da oldu. 2017 yapımı It bunlardan biri. Ama bu filmin ilk versiyonunu da pek sevmem, kitabını da. Hatta —Cujo (1981) ve The Stand (1978) hariç— Stephen King’in yazdığı hiçbir şeye çok saramadım. Dolayısıyla yeni film bende bir hayal kırıklığı yaratmadı. Clive Barker, Stephen King’den veya H.P. Lovecraft, Edgar Allan Poe’dan üstündür gibi, mânâsız manifestolarım da var…

Benim esas derdim son dönem bilimkurgu filmleriyle. Hayal kırıklığı, bir bilimkurgu hayranının gündelik hayatının bir parçasıdır: Kendi adıma konuşmak gerekirse, en sevdiğim yazar olan Philip K. Dick’in inanılmaz hikâyelerinin, Steven Spielberg’den John Woo’ya uzanan bir skalada, insanların elinde yok edildiğine defalarca şahit oldum. Yine de ümit fakirin ekmeği; kimi filmlere büyük beklentilerle gitmekten kendimi alıkoyamıyorum. Sonradan (çoğunlukla filmin yarısına gelmeden) bu beklenti yerini boğazıma takılan bir yumruya bırakıyor. Son zamanlarda da bu yumrular o kadar birikti ki, dışardan gözlemlenebilir oldular.

Bu bahsettiğim yumruların ilk dikkat çekici büyüklükte olanı Interstellar (2014) filminde boğazıma yerleşmişti. Gerçi bu filme çok büyük bir beklentiyle gitmemem gerekiyordu; Christopher Nolan The Dark Knight (2008) filminde Joker’in ‘bildiğimiz gibi’ bir suçlu olmadığını göstermek uğruna balya balya para yaktırarak, kör kör parmağım gözüne durumunun da ötesine giden bir hamle yapmıştı ve bir sonraki Batman filminde de durumu daha iyiye götürmemişti. Neyse, Interstellar’a dönersek, yok gerçekçi solucan deliği [wormhole] temsili, yok çekimsel zaman genişlemesi filan derken kendimi dalgaya kapılmış bulmuştum. Filmin bilimsel kısmına pek bir lafım yok, sadece olan biten, seyirciyi duruma daha hazırlayarak sunulabilirdi. Mesela, Satürn’e yakın bir solucan deliğinin varlığını öğrenen —ve filmin başından sonuna koşu bandından yeni inmiş gibi konuşan— astronotun (Cooper) ilk sorusu “nereye çıkıyor?” olmuştu. Bir dakika, daha varlığı varsayımsal olan bir durum bu, ne demek nereye çıkıyor? Sanki solucan deliğine nazır bir evde büyüdü. Ha, böyle unsurlar (dördüncü ve beşinci boyutlar da) filmin evreninde zaten uzun zamandır bilinen gerçeklerse, eğitimli bir astronot neden uzayda iki boyutlu bir delik görmediğine şaşırıyor? Ayrıca vasat bir yüzyılda ortalama bir sosyal bilimci olan ben bile bunu bilirken, geleceğin astronotu nasıl bilmiyor? Tamam, seyirciye karmaşık konuları açıklamak gerekiyor ama başka bir çözüm bulunamaz mıydı, astronotun çocuklarını kullanarak mesela? Bahsetmeden edemeyeceğim, Cooper Yozgat’a mal taşıma karmaşıklığında bir süreçten sonra başka bir galaksiye yolculuk yapıyor: Günün birinde NASA’nın yerini keşfediyor, ertesi gün mekiğin direksiyonunda…

Interstellar (2014),
kaynak: IMDb

Filmi izlerken özellikle dram ve aksiyon kısımlarının mantığı içime bağırmama sebep olmuştu. Efendim, yaşam potansiyeli olan gezegenlerden birine önceden yolladıkları başka bir astronot yıllar içinde delirmiş, kurtarılma umuduyla Dünya’ya yalan yanlış bilgiler yollamış. Bizim esas takım yanına indiğinde onları kimi katakullilerle devre dışı bırakıp gemileriyle kaçıyor. Yaşama dört elle sarılmış bu astronot, ana gemiyle tam bir bağlantı sağlayamadan geldiği geminin kapısını açıyor ve hâliyle feci şekilde can veriyor. Gerçi bu astronotu Matt Damon’a oynatmak, karakterin zekâsı konusunda bazı ipuçları veriyor, ama yine de! Olaylar olaylar, geliyoruz beşinci boyuta. Bu boyutun sakinlerinin insanların evrim geçirmiş versiyonları olduğu söyleniyor ve bütün bu sistemi insanlığı kurtarmak adına kurmuşlar. Sicim kuramıdır, beşinci boyuttur derken Cooper kızına, insanlığı kurtarmak için gerekli olan formülü gönderip görevini tamamladığını düşünüyor. Tam öleceğini düşünürken, beşinci boyut insanları —milyarlarca yıl olması muhtemel bir evrimden sonra bile Gloria Gaynor şarkılarını unutmadıklarını göstermek için olabilir— Cooper’a sevdiği kadını tekrar gösteriyorlar. Meğersem görevin başlarında mürettebattaki kadın astronotun (Brand) solucan deliğinden geçerken gördüğü varlık bizim esas karaktermiş. Filmde zaten “sevgi zaman ve mekân boyutlarını geçebilen algılayabildiğimiz tek şeydir” gibisinden bir laf var ki, of! Sevginin yerçekimi kuvveti olduğunu çıkardım ben buradan. Neyse, filmimiz burada da bitmiyor. Beşinci boyut insanları, Cooper’ı Satürn çevresinde bir yere yolluyorlar, oradan geçen bir gemi kendisini bulup civardaki yapay habitata götürüyor, orada kızını ölüm döşeğinde son bir kez görüyor, son olarak da, plansız prosedürsüz, asap bozucu robotunu da yanına alıp sevdiği kadına doğru yola çıkıyor. Sinemadan çıktığımda sinirimden titriyordum, hemen eve koşup The Outer Limits (1963–1965) maratonuna başladım. Titremem ancak yedinci bölümde geçti.

Kesinlikle Interstellar seviyesinde olmasa da 2016 yapımı Arrival da mükemmel olma potansiyelini çarçur etmiş bir film olmuştu benim için. Filmin uyarlandığı “Story of Your Life” (1998) öyküsüne tek bir lafım bile yok; o ortamda her şey şahane. Şebnem Baran, geçtiğimiz yıl Manifold’a yazdığı Arrival üzerine metninde öyküyü harika bir şekilde anlatıp filmi peyderpey gömüyordu. Benim bu yazının üstüne ekleyeceğim hiçbir şey yok, sadece benzer duyguları biraz daha saygısız bir şekilde ifade edeceğim. Gerçekten de harika bir fikir, envai çeşit dramın arasında bu kadar boğulabilirdi. Uzaydan gelen bir uygarlıkla iletişim kurmaya çalışan bilim insanları filmin ana karakterleri. Bu uygarlığın doğrusal olmayan lisanına hâkim oldukça düşünce yapıları ve zaman algıları değişime uğruyor ve uzaylılar gibi her anı simultane algılamaya başlıyorlar. Son derece sığ bir şekilde özetlediğim bu durum, özgür iradeyle ilgili pek çok derin soruyu da beraberinde getiriyor. Aynı zamanda esas karakterimiz olan dilbilimci Louise Banks’in, henüz evlenmediği kocasından boşanacak olması veya kızlarının genç yaşta öleceği gibi üzücü olayların, bilumum flashback ve flashforward yardımıyla, insanı hayattan bezdirecek şekilde sündürülmesine vesile oluyor. Yok bu doğru mu, yok yapmalı mıyım, yok bilmem ne, derken güzelim öykü Ege’nin “Yaz Aşkım” şarkısı gibi bir şeye dönüşüyor beyaz perdede. Bence.

Derken Alien: Covenant (2017) gösterime girdi. Yönetmen Ridley Scott, ilk Alien (1979) filminin yönetmeni. Fragman hayli ilgi çekici: Güçlü görünen kadın karakterimiz var, atmosfer yeterince karanlık görünüyor, alakasız filmlerden kült oyuncular (Danny McBride gibi) kadroya eklenmiş, hatta eski filmlerdeki tasarımıyla bir yaratık bile görünüyor. Bu filmle ilgili hiçbir şey yanlış olamaz gibi görünüyordu. Ama gelin görün ki, bu filmle ilgili her şey yanlış olmuştu! Yeni bir gezegene Dünya’dan bir koloni götürmekte olan Covenant gemisinin mürettebatı, bir dizi aksilik yaşadıktan sonra, hesapta olmayan bir gezegenden insan sesiyle yapılan bir yayına denk gelir, birden o gezegene koloni kurmaya karar verir ve bir öncü birlik yollarlar. Ama ne yollama, sanki balkona sigara içmeye çıkıyorlar: Ne koruyucu kıyafet, ne gaz maskesi, ne deney yapabilecekleri malzeme, hiçbir önlem almadan. İlk Alien filminde mürettebat LV-426 gezegenine, olması gerektiği gibi, tam korunaklı kıyafetlerle inmişti. İlk film, 2122 yılında geçtiği ve Covenant ise, 2104’te yani insanların tamamen yabancı bir gezegendeki olası tehlikeler konusunda henüz yeterince tecrübeli olmadığından mıdır bu durum? Neyse, mürettebatın bir kısmı gezegendeki parazitler tarafından telef ediliyor. Hayatta kalanlar da “tanrı kompleksi” olan bir robot (nedense kafamda “o robot değil, android tamam mı?” diyen genççe bir ses duydum) tarafından devre dışı bırakılıyor. Ama nasıl bir tanrı kompleksi! Özgünlüğü Pinokyo’yla beraber tükenmiş, “insanı insan yapan nedir?” veya “insanlar robotlara göre kusurlu varlıklar mıdır?” gibi sorulardan zaten bıkkınlık geldi, bir de robotla Michelangelo heykeli önünde muhabbet veya flüt/piyano çaldırmak gibi durumlarla karşılaşınca iyice geriliyor insan: “Bak diğer robot, biz de flüt çalabiliyoruz, demek ki her konuda insanlardan ileriyiz.” İnsanın, “yürü be koçum” diye bağırası geliyor bu zeki robota. Bu konuda benim en sevdiğim kitap Dick’in Do Androids Dream of Electric Sheep?’i (1968), bunun film versiyonu olan Blade Runner’ı (1982) hakkıyla yapan insan yine Ridley Scott. Otuz altı yıl sonra yaptığı Covenant’a kadar ne oldu da sunabildiği argümanlar bu kadar sığlaştı, bilmiyorum.

Alien: Covenant (2017),
kaynak: IMDb

Aralarda derelerde Shape of Water (2017) gibi hiç sevmediğim başka filmler de oldu, ama bunlarda herhangi bir beklentim olmadığı için bir hayal kırıklığından söz etmek mümkün değil. Ta ki Annihilation’a (2018) kadar. Amerika dışındaki dağıtımının, haklı ticari kaygılar sebebiyle, Paramount tarafından Netflix’e itelendiğini sonradan öğrendiğim bu film de, bir çeşit üçüncü türle yakınlaşma vaatleri barındırıyor. Filmde, olayların geçtiği tarihten üç yıl önce, gittikçe büyüyen ve konu hakkında bilgisi olan insanlar arasında parıltı [shimmer] olarak adlandırılan elektromanyetik bir anomalinin ortaya çıktığını öğreniyoruz. Büyükçe bir alanı kaplayan bu parıltıya girmiş insanlardan sadece ikisi —bölgeye farklı zamanlarda girmiş bir karıkoca— geri çıkabilmiş. Daha doğrusu, adam çıkıp parçalanmış hafızasıyla karısını görmeye gidip apar topar yakalanınca, karısı ona ne olduğunu çözmek için keşif görevine katılıyor. Film de, kadının (Lena) sorguda söyledikleri üzerinden ilerliyor. Ne var ki film pek ilerlemiyor. Her şeyden önce, bu filmde de mantık namına pek bir şeye tanık olmuyoruz. Ortada anormal ve büyüyen bir alan var ve herkes ısrarla oraya gidenlerin geri dönmediğini söylüyor. Beş metre gidip, hâlâ görüş mesafesindeyken dönen de mi yok mesela? Herkes inanmış gibi yaldır yaldır alanın ortasına mı koştu o tarihe kadar? Böyle bir alan ortaya çıktığında mantıken yapılacak ilk şey dibine kadar gidecek ekipler göndermek midir, yoksa önce enine boyuna araştırmak, gereken ekipmanla bazı deneyler yapmak mı? Filmdeki anormal alan, içinde yaşayan her şeyin DNA’sını hızla etkiliyor bir de, çıplak gözle gözlenebilecek kadar. Filmimizde böyle olaylar varken, topraktan ve sudan örnekler alıp incelemek, basitten karmaşığa çeşitli organizmaların bu duruma nasıl tepki verdiğine bakmak, koruyucu kıyafetler giymek veya anomalinin sınırına bir köpek bağlamak gibi gereksiz teferruat atlanıyor ve bir sürü askeri ve bilim insanını heba etmek pahasına olayın merkezine gidiliyor. Varılan noktada da öyle bir üçüncü türle karşılaşılıyor ki, filmin bilim danışmanı Pina Bausch öğrencisi mi diye açıp baktım. Böyle, alakasız, tutarsız, ritimsiz bir film Annihilation bence. Filmin uyarlandığı Jeff VanderMeer kitabını bütün söylediklerimin dışında tutuyorum, kitabın ayakları hakikaten yere basıyor ve filmden çok daha iyi bir noktada.

Annihilation (2018),
kaynak: IMDb

Aslında bu yazıyı Mad Max: Fury Road (2015) veya George Lucas sığlığından kurtarılmış yeni Star Wars evreni (2015–) gibi çok heyecanlandırıcı bulduğum bazı yapımları överek tamamlamayı planlamıştım, ama konuyu gereğinden fazla uzatmış bulundum. Birikmiş öfke vardı sonuçta, güzel şeylerden de başka bir yazıda bahsederim. Pek çok insanı kızdırmış olabilirim yorumlarımla, ama bu yazının American Ninja 2 (1987) filmini en az altmış kez izlemiş ama —π (1998) hariç— herhangi bir Aronofsky filmini en az on denemede (o da acılar içinde) izleyebilen biri tarafından yazıldığını unutmayın. Yazının başında da söylediğim gibi, ben o sinir bozucu çocuklardan biriyim.

bilimkurgu, Çağıl Ömerbaş, film