Boris ve Merzbow,
kaynak: The Japan Times
PLAYLIST:
Müziğin Gürültüsünden Gürültünün Müziğine: Noise Müzik

A Portrait of the Artist as a Young Man adlı o çok güzel Bildungsroman’ının1 bir yerlerinde James Joyce, metnin ana karakteri olan Stephen Dedalus’un henüz bir dil bile bilmiyorken, bebekliğinde duyduğu sesleri hatırlayıverdiğini yazar. Dedalus’un duydukları, belli ki, salt gürültüden ibarettir. Çünkü o, henüz gürültüyü sese dönüştürebilecek bir matriksin içerisinde değildir. Sesleri saflığında, diyelim ki çıplaklığında duyumsar. Yani, şu ya da bu sese dikkat etmekten ya da odaklanmaktansa, seslerin umarsız oluşuna, kaosuna kapılıverir. Bu hâliyle o, dinlemekten çok, duyar. Dinlemeyi öğrenmemiştir. Sessel madde, bu düzeyde, katıksız bir flux’tır. Ama bu, öyle gözüküyor ki, bir sıfır noktası da değildir. Daha çok, bir ‘x’ noktasıdır. Duyulan, şu ya da bu ses değil ama duyma gücünün el verdiği kadarıyla işitsel olan maddenin bütünüdür. Sonik olan her şeydir. Duyulan, denebilir ki, sesin envai çeşit hâlidir. Tabii ki Dedalus da vakti zamanında duya duya dinlemeyi, yani duyacaklarını seçmeyi, ayırt etmeyi öğrenmiştir. Sesler, çok önceleri anlamsızlıklarını yitirmiş ve düzene kavuşmuştur. Dedalus’un da bir kulağı vardır. Onu bizzat imal etmiştir. Gürültüyü sese çevirmiştir. Duymayı öğrenmiştir. Ama nitekim, gürültüyü de unutmamıştır. Belki de gürültüden kaçış yoktur. Gürültüyü hatırlar. Başka bir şekilde duymak için, gürültüyü dinlemek gerektiğini anımsar. Mutlak bir kulak yoktur. Duymayı bir kez değil ama birçok kez, ‘n’ kez öğrenmek gerekebilir. Bu açıdan, gürültüyle ses arasında bir ayrım yapmak da mânâsızdır. Hatta, gürültüden sese tastamam bir geçiş olduğunu iddia etmek dahi yersiz gözükür. Sessel maddenin bir oluşu vardır, o kadar. Bu, bebek Dedalus’un maruz kaldığı, bir kulak devşirdiği ve Dedalus’un tekrar, —halihazırdakinin altını oymak pahasına— bir yenisini devşirmek için andığı oluştur. Bir kulağı yaratan ve yeniden yaratan, her zaman için sesin bu oluşuna açılmak olmuştur.

Kuşkusuz ki sesin oluşu, diğer her şeyle de ilişki içerisindedir. Yani müzik, gerek sanatsal, gerek felsefi, gerek bilimsel, gerek politik vesaire olsun, her türlü değişim ve dönüşümden ister istemez etkilenir. Müziğin, salt keyfekeder ortaya çıktığını düşünmek, bir yanılgıdır. Müzik, çoğu zaman, bir tepkidir. Bir cevaptır. Ama aynı zamanda, gelecekte ortaya çıkabilecek, muhtemel bir cevabın da sorusudur. Müzik, kendini tüketir. Ama bunu da, aslen kendini yeniden üretmek için yapar. Örneğin, yirminci yüzyılın başlarında Schoenberg’in, Webern’in ve Berg’in yaptığı tam da buydu. Müzik o vakitler, kendini romantik olanda el verdiğince üretmiş ve tüketmişti. Ve artık, kendini yeniden, bir başka şekilde üretmesi gerekiyordu, ki onlar da bir bakıma bu üretimin adları, tezahürleriydi. Yalnızca müzik üretmekle kalmamışlardı. Müziği de yeniden üretmişlerdi. Nitekim, tüm müzisyenler de az ya da çok böyle yapar. Müziği yeniden, kendilerince üretirler. Ve müzik de onlar aracılığıyla yeniden üretir kendini, tekrar ve tekrar. Ama bu demek değildir ki, müzisyenin bir tekilliği yoktur. Aksine, müzisyen, tam da kendi yokluğunda olamayacak, diyelim ki duyulamayacak şeyi var eder. Müzikte (ve kendinde) yeniyi, yeni olanı bulur. Varèse, yeni olanın bir çiçek olduğunu söylemişti (“The Liberation of Sound”). Ama kastı, bir gülden çok, bir kaktüstü. Ve bu da normaldi. Müzikte yeni olan, her zaman zordu, zorlayıcıydı. Müzikte yeni olan, sesi, sesin imkânını zorlayandı. Ve dolayısıyla, sesin alımlanışında da bir kırılmaya sebebiyet verendi. Müzikte yeni olan, her zaman, en başta, bir gürültüydü.

Aslına bakılırsa, tüm müzik, koskocaman bir gürültüdür. Daha doğrusu, her müzik, gürültü olma potansiyelini kendi içerisinde az ya da çok barındırır. (Pop müziğin gürültüden başka bir şey olmadığını söylerken Merzbow kuşkusuz ki ironi yapmıyordu.) Müziğin, onu olduğu hâliyle alımlamaya uygun bir akıl bulana değin anlamsız bir gürültüden ibaret olduğunu söyleyen Hindemith’ti (A Composer’s World: Horizons and Limitations). Bu açıdan, gürültüyle ses arasında basbayağı bir ayrım yapmak zordur. Hatta, belki de imkânsızdır. Ayrıca, yine bu açıdan, tekrarlarsak, gürültüden sese ve sesten gürültüye mutlak bir geçiş olduğunu iddia etmek de nafiledir. Müziğin gürültülü oluşu, kulaktan kulağa değişir. Kendinde [in itself] gürültülü, yani salt gürültüden ibaret bir müzik yoktur. Kulak, ister istemez üretilen bir şeydir. Duydukça, duyma eşiği de artar. Duyulamaz olanlar, duyulabilir hâle gelir. Dolayısıyla, gürültü ve ses olarak ikiye ayrılan, tanımlanan şeyler de sürekli bir değişim ve dönüşüm hâlindedir. Ve tabii ki, kulak kendinden menkul de değildir. Özelinde diğer duyu organlarıyla, genelinde bedenle, ayriyeten psikolojiyle ve hatta akılla, anlama yetisiyle vesaire ister istemez bir arada, iç içe işlerlik gösterir. Yani, söz konusu olan, en geniş anlamıyla, kültürel bir fenomendir. Ve bir bakıma, hep de öyle olmuştur. Örneğin, Beethoven’ın Grosse Fuge’ü, —ki Beethoven, bu eseri tamamen sağırken bestelemişti— vakti zamanında dinleyicilerinin kulaklarında bir gürültüden fazlası değildi. Durmaksızın zaman atlayan, zamanı kıvıran, açan, tekrar kıvıran, katlayan, yani bir tür zaman atletizmi yapan bir müzik, o günün koşullarında, gürültüden başka bir şey olamazdı. Bu, haşmetli olduğu kadar, ahenksiz de [dissonant]2 bir fügdü.3 (Kimbilir, belki de Beethoven sağırken daha iyi duyuyordu.) Keza, Mozart’ın glass harmonica4 için bestelediği Adagio for Glass Harmonica’sı da dinleyicilerinin kulaklarını olmadık bir düzeyde tırmalamasıyla meşhurdu. Glass harmonica, dinleyiciyi sürekli geriyor, rahatız ediyor, diken üstünde tutuyordu. Hatta, bu enstrümanın, bir rivayete göre, kimilerini basbayağı delirtmişliği bile vardı. Gerçi, Mozart’ın melodisi, her zamanki gibi hoştu. Ama glass harmonica’nın sesi, ne yazık ki, nahoştu. Ve son olarak, Bach’ın, pek de bilinmeyen ve geç dönem eserlerinden biri olan The Musical Offering’in [Musikalisches Opfer, BWV 1079] bir bölümünde perdeleri5 hayli alışılmadık bir şekilde kullanmışlığı vardı. Bu, gürültüyle ses arasında durmaksızın gidip gelen, kulağı böldüğü kadar, kafayı da karıştıran bir müzikti. Notaların birbirini kovaladığı, başının sonu ve sonunun da başı olduğu, sonsuzluğa doğru akan bir müzik, bir müzikal ouroboros… Uzun lafın kısası, her çağda, müzikal anlamda almış olduğu form değişse de, gürültü denen şey mevcuttu. Çünkü, her çağda, ses denen şeyin alımlanışı kırılmalara az ya da çok gebeydi.

Gelgelelim, bir müzisyen üretmiş olduğu seslerin salt gürültüden ibaret olduğunu da düşünmez. Aksine o, sesler arasında yepyeni bağlantılar kurmak suretiyle gürültüyü kendince aşar. Duyduğu gürültü değil ama müziktir. Öte yandan, bir müziği gürültü olarak algılayan ve duyumsayan, her zaman dinleyicidir. Yani, başka bir şekilde duymaya, dinlemeye zorlanan, dinleyiciden başkası değildir. Dinleyici ki, duymuş olduğu sesleri iyi-kötü, toplu-dağınık, doğru-yanlış vesaire diye ayırır. Müzisyen bunu yapmaz. En azından, müzisyenken yapmaz. Dikotomi üreten, dinleyicidir. Müzisyen, sadece müzik üretir. Müzik, denebilir ki, sesleri yavanlıktan kurtarma sanatıdır. Bir müzisyen, pek tabii bir dinleyicidir. Başkalarını duymaksızın, kendini duymak da mümkün olmazdı. Dinlemeden konuşamayacağımız gibi… Barthes, dinlemenin, duymayı istemek olduğunu söylemişti (Image-Music-Text). Bu açıdan, dinleme faaliyeti, bilinçli bir duymadır. Ve aynı zamanda, bir duyma iradesidir. Dinlediğimiz kadarını duymamız ve duymak istememiz de bundandır. Sanki, duyduklarımızın bir sınırı, bir hududu vardır. Dışarda kalan, sınırı aşan her şeyin, ister istemez, bir gürültüden ibaret olduğunu düşünürüz. Fakat, sıklıkla farkında olmayız ki, müzik, çoğu zaman duyduğumuzun, duyabileceğimizin ötesinde başlar. Bugün, duyduklarımızın, duyabileceklerimizin ve duymayı bilinçli ya da bilinçsiz istediklerimizin sınırlarında dolaşan, bu sınırları arşınlayan, çoğu zaman onları aşan, ortadan kaldıran, başka bir deyişle sesi el verdiğince ufuksuzlaştıran müziklerden biri, kuşkusuz ki noise’dur. Bu playlist, tam da bu sebeple noise müziğe ayrıldı.

Noise müzik, tanımlanması hayli zor, belki de tanımlanması imkânsız bir müzik. Ne direkt olarak tanımlamaya uygun bir müziksel bütünlüğü ve derli topluluğu, ne de coğrafi bir merkezi var. Noise müziğin, belirli, apaçık bir kökeni olduğunu söylemek de mümkün gözükmüyor. Yani, şu ya da bu yılda, yerde ortaya çıktığını belirtmek de zor. Öyle ki, avangard olarak nitelendirilen müziklerin, müzik yapıp etme biçimlerinin verili armoni yapılarını6 kırdığı ve yerlerine yenilerini inşa ettiği, farklı tınısal7 materyaller, yani tınısı farklı sesler kullandığı vesaire düşünülürse; Schoenberg’in insan sesini konuşmayla şarkı söyleme arasında bırakmak8 suretiyle yersizyurtsuzlaştırması (Pierrot Lunaire); Varèse’in sirenleri müziksel kompozisyona katması (Ionisation); ve Schaeffer’in doğrudan doğruya buluntu seslerden [found sound] oluşan kolajlar imal etmesi (Études aux chemins de fer), yani müziği somutlaştırması9 dönemsel perspektiften noise müzik olarak pek tabii düşünebilir. Dolayısıyla, en geniş anlamıyla noise müziğin, yani müzikteki gürültünün ya da daha doğrusu, gürültü olarak algılanan müziğin, müzik tarihinde alttan alta, her daim mevcudiyetini koruduğunu söylemek pek de yanlış olmaz. Ve hatta, biraz daha ileri gidilirse, müziğin sınırlarını zorlaması itibariyle müziği ve dolayısıyla müzik tarihini yaratan ve yeniden yaratanın envai çeşit hâliyle bilhassa gürültü olduğunu söylemek bile olasıdır. Kısacası müzik, gürültüye dala çıka müzik olur. Bir bakıma, gürültü olmadan, müzik de yoktur. İşte, bu playlist, tam da her biri kendine özgü yoluyla gürültüyle müzik arasındaki bağı araştıran, irdeleyen, deneyleyen müziklerden, parçalardan oluşuyor. Gürültü denen şeyle doğrudan doğruya ilişkilenmekten çekinmeyen müzikler, parçalar bunlar. İroni yapmıyoruz: Bu playlist, bir gürültüden ibaret!

Bu playlist’i oluşturmak —haklı nedenlerden— bir hayli zordu. Mesela, en başta, fazlasıyla öznel bir liste yapma tehlikesi vardı. Ama aynı zamanda da, genel kanıya göre noise müziğe dahil olduğu ve/veya noise müziğin temelini attığı düşünülen parçalarla, albümlerle listeyi baştan sona donatma tehlikesi söz konusuydu. Biz, ne birinci ne de ikinci yolu izledik, diyebiliriz. Ortayı bulduk, diyelim. Liste, hem merkezsiz bir akım olan noise müziğin öncülerinin parçalarından, hem de noise müzikle tınısal ve/veya yapısal olarak ilişkisi kurulabilen (ya da bizim kurulabileceğini düşündüğümüz) parçalardan oluşuyor. Noise müzik dendiğinde, akla ilk gelen, nedendir bilinmez, harsh noise’dur.10 Noise’un bundan ibaret olmadığını da göstermek için, listeye olabildiğince az harsh noise parçası eklemeyi uygun bulduk, ki gürültü denen şeyin farklı hâllerine de yer verebilelim. Öte yandan, playlist, fazlasıyla ekletik bir playlist; Puce Mary’den Velvet Underground’a, Merzbow’dan James Tenney’e, Lightning Bolt’tan John Cage’e, Throbbing Gristle’dan La Monte Young’a kadar, farklı farklı sanatçılardan, bestecilerden, gruplardan vesaire parçalar, eserler barındırıyor. Listede Türkiye’den yer verdiğimiz isimler ise şöyle: Volkan Ergen, Sıfır (Zafer Aracagök), Korhan Erel, Tolga Tüzün, Alper Maral ve Mert Topel, İpek Görgün, Ekin Fil, Tuna Pase, Meczup (Cihan Gülbudak & Beyza Sena Özpolat) ve Batur Sönmez.11 Ayrıca playlist, bilinçli olarak kronolojik anlamda fazlasıyla dağınık bırakıldı, ki gürültüler zaman-mekân dinlemeden, rahatlıkla iç içe geçebilsin. İyisi mi, daha fazla uzatmayalım. İyi dinlemeler diliyoruz.

Lightning Bolt, “Dead Cowboy”
Boris & Merzbow, “Huge”
Pharmakon live, MOCAD

1. Bildungsroman: Alman edebiyatında ortaya çıkmış olan, bir protagonist, yani bir ana karakterin ahlaki, psikolojik ve kişisel gelişimine odaklanan edebi tür, bir roman türü. Oluşum romanı da denir. İlk ve en ünlü örneği, Johann Wolfgang von Goethe’nin Wilhelm Meister’in Çıraklık Yılları [Wilhelm Meisters Lehrjahre] adlı kitabıdır.

2. Dissonance: Bir arada duyulmaları hâlinde kulağa hoş gelmeyen müzikal notalar bütünü. Veya, teknik tanımıyla; müzikal notalar arasındaki armonik uyumsuzluk.

3. Fugue: Genellikle üç ya da daha fazla ses için yazılmış olan bir kontrpuantal besteleme tekniği.

4. Glass harmonica: Döner hâldeki bir dizi parçalı cam kâseden oluşan ve parmaklarla çalınan bir müzikal enstrüman. Mucidi, Benjamin Franklin’dir.

5. Pitch: Bir müzik parçasını oluşturan seslerden her birinin kalınlık veya incelik derecesi, yani bir sesin frekans değeri.

6. Harmony: Bir veya birden fazla ses arasında kurulan, dikey ve/veya yatay sessel ilişkiler, sessel ilişkiler bütünü.

7. Timbre: Türlü müzik araçlarının verdiği sesleri birbirinden ayırt etmeyi sağlayan ses özelliği. Ya da, fiziki tanımıyla; bir cismin titreşiminden çıkan sesi bir diğerinden ayırmayı sağlayan özgül sessel özellik.

8. Sprechstimme: Konuşmayla şarkı söyleme arasında gidip gelen performatif bir vokal tekniği. Sprechgesang olarak da adlandırılır. En ünlü uygulayıcısı Arnold Schoenberg (Moses und Aron) olsa da, bu tekniğe Kurt Weil (Die Dreigroschenoper), Alban Berg (Wozzeck) ve daha birçok başka bestecinin eserlerinde de rastlanır.

9. Musique concrète: Elektronik aygıtlarla elde edilen, bazen de doğadaki seslerden yola çıkarak sağlanan seslerin elektronik aygıtlarda düzenlenmesi, birleştirilmesi, işlenmesiyle gerçekleştirilen müzik.

10. Harsh noise: Sesi doğal sınırlarına itmek suretiyle sessel anlamda agresif ve monolitik ses duvarları üreten bir noise müzik alt türü. En önemli temsilcileri; Merzbow, Masonna ve Whitehouse’dur.

11. Korhan Erel’e kadın müzisyenlere dikkatimizi çektiği için teşekkür ederiz.

Furkan Keçeli, Hasan Cem Çal, müzik, noise müzik, Playlist