binalar ve insanlar
Çaydan Toprakta Çiçek Yetiştiren Mahkûmlar ve
Acemi Ziyaretçiler
HAPİSHANE

“Bakırköy Cezaevi’ni biliyor musunuz?” diye sordum taksi sürücüsüne.

Başını çevirip, “hem de nasıl, dört sene gidip geldim oraya” diyerek neşeyle gülümsedi. Teyzesi orada yatmış. “Siyasiydi” dedi, sonra “sizinki de öyle herhalde” diye ekledi. “Hımmm? Sanırım bizimki de öyle” dedim. Söz konusu cezaevinde yatan teyze, 30 yaşlarındayken bir gösteriye katılma ‘suç’undan tutuklanmış. “Dört sene sonra delil olmadığı için çıktı tabii” dedi genç sürücüm, “çok şükür.” Dört sene! “Pardon da neresi şükür bunun” diyemedim.

Şehrin orta yerinde bir hapishane burası. Önünde ise yeşillik içinde bir çay bahçesi var, sanki şehirlerarası yolda kırlık bir yerlerdeyiz. Bahar da gelmiş inadına. Burası ziyaretçilerin buluşma yeri. Ayrıca ‘özgürlük nöbeti’ tutanların yeri.

“Günümüzde doğru kabul edilen, cezaevlerinin yerleşim birimlerine yakın ve güvenlik tedbirleri dahilinde bulunduğu çevre ile ilişkili olmasıdır… Türkiye’de cezaevleri mimari organizasyonuna ve büyüklüklerine göre tip adları ile tanımlanmaktadırlar.1

Bakırköy Kadın Kapalı Ceza İnfaz Kurumu, kaynak: İBB şehir haritası

Bu hapishane kendi web sayfasında “tipsiz” olarak geçiyor.

“Mimari yapı itibari ile ‘Tipsiz Kapalı Ceza İnfaz Kurumu’ grubuna giren 147.668 metrekare tahsis alanı ile 34.478 metrekare oturum ve bina alanı olan Ceza İnfaz Kurumumuz hükümlü ve tutukluların barındırıldıkları bölüm ve idari hizmet binalarından oluşmaktadır.” Hapishanelerin mimari tasarımı, mahkûmların hayattan kopartılmayıp yaşamayı sürdürebilecekleri çevreyi yaratmak açısından hayatidir. Bu da iş, eğitim, spor ve ailelerle temas kurabilmeyi gerektirir.2 Mahkûm yakınları da bir anlamda cezaevi kullanıcısı olarak görülebilirler. Bu durumda onların ulaşımı, ziyaret öncesi ya da sonrası bazı hizmetlere ulaşabilmeleri de cezaevi konumunun planlamasında önemli bir girdi olmalıdır... Cezaevi genel olarak zihinde gerilime sebep olan bir kurumdur.3

Biz acemi ziyaretçiler tedirginiz, içerde neyle karşılaşacağımızdan emin değiliz. Diğer ziyaretçiler gelip elimizi sıkıyor; “bizim kız da içerde” diyen anneler, babalar. İçerdeki bizim kızların kardeşleri de geliyor, gülümsüyor, hatta sarılıp öpüyorlar. Sanki komşu ziyareti bu, bayramlaşır gibiyiz. Kızları Nevruz öncesi alıp bırakmamışlar, en az yargılanana kadar tutuklular. “Ah vah” etmeden anlatıyor herkes hikâyesini, hayatlarının doğal bir parçası gibi bu tutukluluk. Hüküm giymiş olanlar ile henüz iddianamesi bile hazırlanmamış olup gözaltına alınan, suçlu olup olmadığı belirsiz tutukluların eşit derecede cezalandırıldığı tuhaf bir sistem var burada. “Dünya üzerindeki bütün tutukluların aşağı yukarı üçte biri sonuçta suçlu bile bulunmuyor —yargılanmadan gözaltına alınmış oluyorlar.”4 Onların çoğu, olağan şüpheliler.

Bu bina bana okul binalarını hatırlatıyor. Modern zamanlarda iktidarın gözetim ve denetimini her yere sinsice yayarak kontrolünü artırdığını söyleyen Michel Foucault, “Hapishanelerin fabrikalara, okullara, kışlalara, hastanelere benzemesi, hepsinin de hapishaneye benzemesi şaşırtıcı mıdır?”5 sorusunu sorar. İktidarın belirlediği disiplin düzeninin içinde okul ile hapishanelerin ilişkisi sadece mimari benzerlikte kalmaz. Amerika Bileşik Devletleri’nde “okul-hapishane hattı” [school-to-prison pipeline (SPP)] olarak anılan dezavantajlı çocukların yaşadığı, okuldan hapishaneye geçen süreklilik durumu toplumdaki disiplin politikaları bağlamında tartışılıyor. Mimari tasarım da şüphesiz bu tartışmanın parçasıdır.

“Okul tasarımı ve disiplin fakir siyah öğrencileri okul-hapishane hattına çekerken, onları mahkûmluğa da hazırlıyor. Şehrin göbeğinde yer alan bu okullarda problemli kabul edilen öğrenciler için konulan öncelikli hedef, akademik mükemmellik kazanmaları değil, itaat etmeleridir. İtaat, bu öğrencileri sadece hapishaneye değil, aynı zamanda askerliğe ve düşük ücretli işlerde çalışmaya da hazırlar.”6

Bahçe kapısından girdik; gerçekten de aynı bizim lisenin bahçe kapısı bu. İlk önce çantalar, telefonlar bırakılıyor. Kantinde satılan hiçbir şey içeri alınamıyor. İkinci filtre, getirilen hediyelerin kontrolü ve üstüne isim yazılması. Aaa, kitabın içine koyduğum çiçeği içinde bıraktılar yaşasın, ama yazılı kartlar mektuplar giremez; postayla gönderilmesi lazım. Neden? Öyle işte. İlk aramadan geçip giriyoruz. Kayıt yaptırmamız lazım. Bir de alengirli bir optik göz kaydı işlemi var. Bürokrasi ve devlet dairesi özürlü olduğum için, her aşamada salakça bir hata yaparım diye korku içindeyim. Nitekim şimdiden nüfus cüzdanımı bir yerlerde düşürdüm bile, biri buldu getirdi, pes yani.

“Bizim kıza ajanlık teklif etmişler. Kabul edersen tutuklamayız demişler. Olmaz demiş, ben ajanlık yapmam. Tabii getirmişler buraya…” diye anlatıyor annelerden biri. Bunu, “a benim salak kızım” diye mi anlatıyor, yoksa “aferin aslan kızıma” diye mi, önce anlayamıyorum. Sanırım ikincisi. Burada kızıyla gurur duyan anneler var.

Bu anne babaların ziyarete geldiği ‘bizim kız’lar çok genç henüz. Zaten ziyaret gününde bu hapishanedeki tutukluların yaş ortalaması 18-20 gibi gözüküyor. Belki de ziyaretçisi olanlar sadece gençlerdir, koğuşunda bekleyen bir sürü yalnız, küskün, yaşlı tutuklu vardır. Etrafta koşuşturan küçük çocuklar, gencecik annelerini ziyarete gelmişler. Ama içerde anneleriyle kalan çocuklar da varmış. Onlar için bahçeli bir anaokulu binası yapılmış; ismi “Adalet”, pek manidar.

Bu arada hep beraber çağırıldık, öteki binaya geçmek gerek. Tekrar bir filtre, ayakkabılar da çıkıyor, gene aramadan geçiyoruz. Her aramada cebimdeki sümüklü mendil, üzerimi arayan polis kız için kötü bir sürpriz oluyor. Ben tabii mahcup oluyorum. Gene optik zamazingo. Bazılarının gözünü de algılayamıyor. Algılanmayan gözler kenarda bekleşiyor.

Okul hissinden kurtulamıyorum. Şimdi de sınıf koridoru gibi bir yere geldik. Duvarlar bir yere kadar yağlıboya, sonrası badana yapılmış; ağırlıklı renk gülkurusumsu pembe. Sınıfların kapısında “avukat görüşme,” “kapalı görüş” gibi şeyler yazıyor. Kapalı görüş, kısa bir koridor, iki yanında camlı duvarlar ve camların arkasında mahkûmların yerlerinden oluşuyor. Öyle böyle bakışıp telefonda konuşuyoruz. Bir sessiz sinema durumu da olabiliyor. İlginç bir deneyim.

“Kapalı görüş yerlerinde görüşler kabinlerde kapalı devre telefon sistemi ile yapılmakta olup, görüşmeler kayıt altına alınmaktadır. 32 adet telefonlu görüş kabini bulunmaktadır.

Konuşma sırasını bekleyen ziyaretçiler hep iç içeyiz; bayram havası devam ediyor. Sohbet ediyoruz, bebekleri kucaklıyoruz, birbirimizin ‘mahkûm’una el sallıyoruz. ‘Bizim kız’ların kız kardeşlerinden biri bize bakıp neşeyle “açık görüşte de hep beraber olacak mıyız, ne güzel!” diye cıvıldıyor. Çıkıştaki son optik göz taraması sonrası onlarla birbirimize sarılıp vedalaşıyoruz. Ne tuhaf bir toplumuz biz.

Her gelişte daha tecrübeliyiz, optiklere, aramalara hazırlıklıyız, cebimde sümüklü mendil yok. Girişte optik göz taramasıyla bakışıyoruz gene, İngilizce konuşuyor kendisi; “dur algılayamadım, öne gel, hoooop arkaya git, tamam oldu galiba” gibi durumu aktarıyor mekanik İngiliz sesiyle. Sinir bozucu bir hâli var. Bir seferinde beni de yani her zamanki gözlerimi de tanımamakta ısrar etti. Neyse ki, ben ben olduğumu biliyordum.

Oraya buraya bir sürü özlü söz serpiştirilmiş. Kapılardan birinde bir tabela, üzerinde de “EY KAHRAMAN TÜRK KADINI...” diye başlayan bir yazı var. Bu bahsedilen kahraman kadınlar tutuklu olanlar mı, bilemiyorum. İçeri alınmayı beklerken “SAHİPSİZ VATANIN BATMASI HAKTIR” özlü sözünün altında oturuyoruz. Yani sahip çıkmak lazım gibilerinden iyi bir şey mi söylüyor, yoksa ‘batsın’ bedduası mı, emin olamıyorum. Fonda savaş resmi var, hayra alamet değil gibi. 1984 romanında yaşar gibiyiz.

“SAVAŞ BARIŞTIR / ÖZGÜRLÜK KÖLELİKTİR / CEHALET KUVVETTİR”7

Ziyaretçilerin bazıları hapishaneleri karşılaştırıyor, burada kontrol daha fena, orada şöyle böyle diye. Biliyorlar. Biri arkadaşını ziyarete gelmiş, yirmi iki senedir içerdeymiş, daha da on senesi varmış, tutuklandığında 18 yaşındaymış. Neden tutuklanmış; siyasi. En çok hücre cezasından korkuluyor. Optik göz yine insanları yoruyor. Kayıt memuru genç görevli bizi neşeyle karşılıyor.

“Tecridin işe yaramadığı kısa zamanda anlaşıldı. Mahkûmları daha iyi duruma getirmiyor, onları delirtiyordu. Kendisi de hapis yatmış olan Dostoyevski, bu uygulamanın etkili olduğunu reddeder; ‘…hapishane ve ağır hapis cezası suçluyu iyileştirmez. Çok övülen hücre sisteminden çıkartılan sonuçların bile yüzeysel, aldatıcı ve hayali olduğuna kesin olarak inanıyorum. Bu yöntem insanın içindeki yaşayan özü emer, ruhunu yerle bir eder, onu zayıflatır, yıldırır ve sonuç olarak pişmanlık ile iyileşme görüntüsü altında kurumuş, yarı delirmiş bir mumya çıkartır ortaya…’ Ama zaten niyet iyileştirme miydi ki? Bugünün Foucault sonrası zamanlarında bu çok şüpheli görünüyor. Hapse atmanın, daha çok politik düşmanları etkisizleştirmeye ve hapishane-endüstri yapısına işgücü kaynağı yaratmaya odaklandığı söylenebilir.”8

Açık görüş, ‘teneffüshane’ gibi bir yerde yapılıyor. Tanıdık tanımadık herkesin birbirine sıkı sıkı sarılıp iki yanağından öptüğü bir ortam. Tutukluların ev sahipliği yaptığı, ziyaretçilere tek tek hoş geldiniz deyip kurabiye ikram ettikleri gerçek bir bayram günü. Dışardakiler içerdekilere bir şey getiremiyorlar ama, içerdekiler dışardakilere kurutulmuş çayda yetiştirdikleri çiçekleri, kantinden aldıkları yiyecek ve meyve sularını getiriyorlar. Ziyaret edilenler genelde siyah saçlı, kara gözlü, kocaman gülümsemesini, sohbetini bizden esirgemeyen genç kadınlar. Havalandırma avlusunda, çaydan toprak içinde çiçek yetiştiren incelikte kadınlar. Misafirlerini ağırlamak için çırpınıyorlar. Sonra zil çalıyor, görüş bitiyor.

Ziyaretler çoğaldıkça biz de artık tecrübeli cezaevi ziyaretçilerine dönüşüyoruz. Her şeyi pek biliyoruz; duvardaki özlü sözler yanında karlı dağlı, göllü manzara resmi de, dev yüzük çeşitleri sunan mücevher camekânı da bizi şaşırtmıyor artık. Tekrar tekrar üst baş aranıp cam arkasından konuşmak hiç şaşırtmıyor. İlk günkü tedirgin hâlimizden eser yok. Yanımdaki arkadaşım durumu normalleştirmemizin çok fena olduğunu söylüyor. Ben de haklı olduğunu bile bile “ama hayatta kalmak” falan gibi bir şeyler zırvalıyorum.

Cezaevinin içi başka, dışı başka âlem. Özgürlük nöbeti yeri çok şenlikli. Nöbet masasında bir bakıyorsun pos bıyıklı bir amca davudi sesiyle türkü söylüyor, bir bakıyorsun cıvıl cıvıl gençler uçurtma yapıyor. Bir yanda konuşmalar, fotoğraf çekimleri, şakalaşanlar, halay çekenler, diğer yanda küçücük konteyner çay ocağında sürekli tazelenen çay. Taze simit yanında rengârenk kâğıtlardan yapılmış kuşlar. Masaya içerdeki hocalar için erguvan dalları ve mor salkımlar konmuş.

Masa hiç boş kalmıyor o dönem.

{fotoğraflar: İpek Yürekli}

1. Sevda Ağcakale, “Ceza Mimarlığı”, İTÜ Yüksek Lisans Tezi, 2010.

2. Imogen Wall, “Architecture and Prisons: Why Design Matters”, The Guardian, 28 Eylül 2016. “(The architectural) design (of prisons) is crucial to creating an environment in which prisoners can live and not become institutionalised. This means providing spaces for staying in contact with families, work, education, and playing sport.”

3. Sevda Ağcakale, age.

4. Imogen Wall, age. “Around a third of prisoners globally haven’t even been found guilty – they are on pre-trial detention.”

5. Michel Foucault, Discipline and Punish: The Birth of Prison, Vintage, New York, 1977.

6. Amber Wiley, “Schools and Prisons”, 2015.

7. George Orwell, 1984, Penguin Random House, 2003. İlk kez 1949 yılında yayımlanan ve bu zamanlarda mutlaka yeniden okunması gereken bir kitap. “WAR IS PEACE / FREEDOM IS SLAVERY / IGNORANCE IS STRENGTH”

8. Tom Wilkinson, “Typology: Prison”, 2018. “Isolation was quickly found not to work. It did not reform prisoners, it drove them mad. Dostoyevsky, who had been imprisoned himself, dismissed the efficacy of the practice: ‘Prison and penal servitude do not, of course, reform the criminal … I am firmly convinced that the results achieved even by the much-vaunted cell-system are superficial, deceptive and illusory. It sucks the living sap out of a man, wears down his spirit, weakens and browbeats him, and then presents the shriveled, half-demented mummy as a pattern of repentance and reform.’ But was reform ever the intention? In our post-Foucauldian moment, this seems dubious indeed. Rather, incarceration is oriented to the creation and neutralization of political enemies and to the labour supply of the prison-industrial complex.”

binalar ve insanlar, hapishane, İpek Yürekli, mimarlık, okul