Hawaii okyanusun ortasındaymış. Cehalet bu ya, ben yeni öğrendim. Yani tabii dört tarafı suyla çevrili takım adalar grubu olduğunu biliyordum da, Amerika’nın yakınlarında bir yerdedir diye düşünmüştüm. Haritada Pasifik’in ortasında görünce şaşaladım. Utanç verici, ama dünya haritasını çizerken tam oralardan kesip en büyük okyanusumuzu ikiye bölenler de utansın.
Memo, Hawaiili arkadaşını ziyarete gidip, dönüşte gördüklerini ayıla bayıla anlatmasa öğrenemezdim belki de. O ne doğaymış öyle; uçsuz bucaksız denizin ortasında volkanik kayalar, bizim aşina olmadığımız rengârenk kuşlar, sofrada okyanus nimetleri, bereketli topraktan fışkıran garip ağaçlar ve bir tükenmez sayfiye havası. İşte bu bereketli topraklar işi, başlarına bela açan. 19. yüzyılda Avrupalı ve Amerikalı kereste ve şekerkamışı tüccarları dadanıyor buraya. 1893’teki Hawaii Krallığı’nı yıkan darbeyi de bizzat bu tüccarlar yapıyor, bak şu işe.
10. yüzyıldan başlayarak adaya ilk yerleşenlerin, Pasifik’in efendileri sayılan Polinezya halkı olduğu biliniyor. Bu halkın Polinezya Üçgeni diye anılan hakimiyet alanı, Yeni Zelanda-Paskalya Adası-Hawaii arasında kalan dev bir bölgenin içindeki sayısız adadan oluşuyor. Yazısı, metal aletleri, büyük gemileri olmayan Polinezyalıların binlerce kilometreyi kanolarla aşabilmesinin tek açıklaması doğa hâkimiyetleri olsa gerek. Yüzyıllarca dünyanın geri kalanından izole olmanın tadını çıkartıyorlar, ta ki 1778’in ocak ayında İngiliz denizci James Cook’un yolu neredeyse tesadüfen buraya düşene kadar. Kaptan Cook şanslı bir adam. Tam Hawaii sahillerine vardığı günler, Makahiki festivali dönemine denk geliyor. İnanışa göre barış ve bereket tanrısı Lono bu dönemde adaya gelir ve şubat ayı bitmeden adadan ayrılır, bir sene sonraki Makahiki dönemindeki gelişine kadar. Üstelik Lono’nun simgesi bir direğe bağlı, rüzgârda dalgalanan beyaz kumaştır. Hâl böyle olunca gemilerinin beyaz yelkenlerini şişire şişire gelen Kaptan Cook ve adamları Lono’nun temsilcisi olarak coşkuyla karşılanır, misafir edilir ve de uğurlanır. Ama dönüş yoluna koyulduktan kısa bir süre sonra çıkan teknik arızalar sebebiyle bir iki gün sonra geri dönmek zorunda kalırlar. Şans da bir yere kadar. Doğanın rutinine uymayan bir tanrı temsilcisi nerede görülmüş. Bu zamansız dönüş Hawaiililerin hiç hoşuna gitmez. Coşku yerini kuşkuya bırakmıştır. Sonuç olarak foyası meydana çıkan James Cook öldürülür.1 Ama Hawaiililerin dünyadaki izolasyonu sona ermiştir artık.
Hawaii ne kadar sapa bir yerde olsa da zamanla her yönden geleni gideni oluyor. Doğu tarafından önce misyonerler, sonra tüccarlar, batı tarafından Asya kökenli köleler ve işçiler geliyor, beraberlerinde cüzzamla. 20. yüzyıl başında burada bir süre yaşayan yazar Jack London, “Good-bye, Jack” hikâyesinde Hawaii’yi tuhaf bir yer olarak tanımlar. Tuhaf olan, sosyal dengelerin tersyüz olmasıdır. Alçakgönüllü olması, mütevazı yaşaması beklenen misyonerler, ticaret yapanlarla el ele verip adaların en elit, kalantor kesimi hâline gelmiştir.2 Tüccar darbesi sonrası 1898’de Amerika adaları kalıcı olarak işgal eder, 1959’da da Hawaii, Amerika Birleşik Devletleri’nin eyaleti hâline gelir. Arada bir de Pearl Harbour’a yerleşen Amerikan donanması sebebiyle 2. Dünya Savaşı felaketi var.
British Museum dünyanın orasından burasından topladıklarını sunduğu sergilerin birine Hawai‘i: Kingdom Crossing Oceans3 başlığı atmış. Serginin öne çıkan teması Hawaii yerlilerinin “Biz Amerikalı değiliz” isyanları. “Burası Amerika değil, Polinezya” diyorlar. Azala azala toplam nüfusun en fazla yüzde yirmisi civarında kalan yerli Hawaiililer yok olmama derdinde.
[Ben Hawaiiliyim, Şimdi ve Sonsuza Kadar], 2021’de ölen aktivist Haunani-Kay Trask’ın sergideki portresi, Kapulani Landgraf,
2025
Yok olmamak için anadillerini ve geleneksel üretimlerini unutmamaya, daha doğrusu sergiden anladığım kadarıyla hatırlamaya çalışan Hawaiililer bir anlamda kültürlerini yeniden keşfediyor. Kapa kumaşının üretimi bu çabanın parçası. Bu kumaş dokumayla değil, ağaç kabuklarının dövülmesiyle üretiliyor. Dolayısıyla desenleri de iple değil baskı yöntemiyle yapılıyor. Eski desen kalıplarının kullanımına yeni yorumlar getirilerek üretilen örnekler sergileniyor sergide. Bunun gibi geleneksel sepet üretimleri de var. Ama en önemlisi kaybedilmekte olan doğa ilişkisini yeniden kurabilmek. “Okyanusu terimizde ve gözyaşımızda hissederiz” diyor Hawaiililer ama atalarının doğa konusundaki bilgeliğine ulaşabilmeleri için uzun yolları var herhalde. Okyanus da artık mikro-plastik dolu zaten.
Aslında sergiye adını veren konu, Hawaii kral ve kraliçesinin 1824’te okyanusları aşarak yaptığı İngiltere ziyareti. Başa bela Amerikalılara karşı, denize düşen yılana sarılır misali, İngiltere’yle ilişkileri güçlendirmeye çalışıyorlar ama gezi hüzünlü bitiyor. Genç kralla kraliçe Londra’da kaptıkları kızamık sebebiyle hastalanıp ölüyor. Hawaililerin İngiliz mikroplarına yabancılığı bir yana, Londra’nın da salgın hastalıkları meşhur o zamanlar. Koca şehrin kanalizasyonu ortadan geçen Thames Nehri’ne veriliyor. Sadece kızamık değil, esas kolera kırıp geçiriyor ortalığı.
1854’te Londra’da yaşayan doktor John Snow, koleranın o zamana kadar yaygın şekilde inanıldığı gibi pis havadan değil, temasla bulaştığını ve bir bölgedeki salgının belli bir su kaynağından yayıldığını ispatlıyor. Bunu araştırırken hazırladığı meşhur harita, görülen kolera vakalarının tam ortasında yer alan suçlu su pompasını ayan beyan göstermekte. Snow bu keşfiyle epidemiyolojinin öncülerinden biri olarak tarihe geçiyor. 1861 yılında Louis Pasteur’ün hastalıklarda mikroorganizma teorisini açıklamasına az bir süre kalmış.
John Snow’un haritasını ve 1840’ta William Heath tarafından çizilmiş olan “Thames Suyu Olarak Bilinen Canavar Çorbası”nı Wellcome Collection’daki Thirst: In Search of Freshwater4 sergisinde gördüm. Sergi insanların suyla, suyun azlığı ve çokluğuyla mücadelesini ve iklim krizinin getirdiklerini anlatıyor. Hintli düşünür ve aktivist Vandana Shiva sergi kataloğundaki yazısında, aslında bir müşterek olan temiz suyun, güçlü olanın, kırılgan ve güçsüz olanların hakkını gasp ederek ele geçirdiği bir değer hâline geldiğini söylüyor.5 Dünyanın hemen her yerinde temiz suyun özelleştirilmesi, hoyratça kullanılması, dahası pervasızca kirletilmesi en önemli sorunlarımızdan biri hâline gelmiş durumda. Her zaman tarihe yön vermiş olan yeraltı ve yerüstü temiz su kaynaklarının hızla yok oluşu belli ki giderek daha da kritik, vahim sonuçlara yol açacak.
Called Thames Water, William Heath, 1840
mimar: Wilkinson Eyre Architects, 2015
Pis su hastalık demekse temiz su da şifa demek. Tanıdık bir Ortodoks ikona çizimi çıktı karşıma bu sergide, 18. yüzyılda çizilmiş, İstanbul’daki şifalı bir su kaynağını, yani bir ayazmayı ve yarattığı mucizeleri anlatan. Yanında da Bizans imparatorlarından l. Leo hakkında bir efsane.
1700’ler
Doğma büyüme İstanbullu olarak benim Leo’nun kim olduğunu, ayazmanın yerini, efsanenin kökenini anlamam epey zaman aldı maalesef. Zeytinburnu’nda Balıklı Meryem Ana Rum Manastırı imiş bahsedilen. Balıklı semtinin ismi de buradaki havuzdaki renkli balıklardan geliyormuş. Onun da ayrıca pek tatlı başka bir efsanesi var, “Şu tavada kızaran balıklar canlanırsa ancak Türklerin şehri aldığına inanırım” diyen Konstantinapollü kalender bir balıkçıyı anlatan. Mecburen canlanmış balıklar. “Balıklı” ismi de onlardan yadigâr kalmış. Ayazmanın asıl adı, hayat bağışlayan su kaynağı anlamına gelen Zoodohos Piyi. Zeytinburnu’na gitmişliğim var ama Balıklı Ayazması’nı görmüşlüğüm yok doğrusu. İlk fırsatta gidip şifalanayım; mikrop kapmazsam iyidir.
ama bugün yoğun nüfuslu bir yer olan Zeytinburnu semtinin hareketli, canlı ve kozmopolit çarşısından tabelalar, 2025
İklim krizi dünyanın farklı noktalarını suyun azlığı ve çokluğu olarak vuruyor. Yer yer kuraklık, yer yer sel baskınları gündemde. Kimi yerde garip şekilde ikisi bir arada. Gideon Mendel, Güney Afrikalı bir fotoğrafçı, film yapımcısı ve aktivist. Sel baskınları sonrasındaki eve dönüşleri belgelemiş. 20 dakikalık beş ekranlı film gösteriminde 2010-2024 yılları arasında Pakistan, Avusturalya, Tayland, Nijerya, Almanya, Hindistan, İngiltere, Bangladeş, ABD, Brezilya ve Fransa’da afet sonrası evini ve hayatını sular altında bulan insanların doğa karşısındaki şaşkınlığının, çaresizliğinin ve kırılganlığının ortaklığını görüyoruz.
Gideon Mendel, 2010-2024,
beş ekranlı gösterimden bir sahne ve ekranların birinden bir yakın plan
Zamanında Polinezya yerlileri pusulasız ama doğanın rutinine, inceliklerine, işaretlerine hâkim olarak okyanusları aşarken, biz bu denli alet edevat, teknoloji yardımıyla var olmak için halen debeleniyoruz. Doğayı unutmak başa bela. Her kültürün bulunduğu coğrafyayla ilgili bir doğa savaşı var.
İngiltere konuyu en çok suyla mücadele, nehir ıslahları, bataklık kurutmaları olarak ele almış hep. Bütün ülkeyi kanal ağlarıyla örmeleri malum. 17. yüzyılda bataklıkları kurutup tarım yapsak diye düşünmeye başlamışlar. Kral l. Charles bu iş için Hollanda’dan mühendisler getirtiyor. Çünkü Hollandalılar, memleketlerini sudan çıkartıp kendileri el emeği göz nuru kurutup yaptıkları için, o zamanlar da bu konunun uzmanları. Fakat İngiliz bataklık insanlarının hoşuna gitmiyor bu proje; onlar suya, çamura, rızklarını bataklıktan çıkartmaya alışık. Epey bir itiş kakış, boğaz kesme, asılma oluyor kurutursun kurutamazsın diye.6 Sonra zaten l. Charles kendini hukuktan bağımsız tek yetkili zannetmeye başlayınca, ta 13. yüzyılda Magna Carta’yla gücü paylaşmak için hukuki olarak anlaşmış olan soylular ayaklanıyor ve kralın kafasını halkın desteğiyle uçuruveriyorlar. Günümüzde bataklıklar ekosistemin çok önemli bir parçası olarak korumaya alınmış olsa da suyla mücadele halen devam ediyor. Geldi mi artık iyice şiddetli geliyor meret, sel baskınları bitmiyor.
Yazar Graham Swift bataklık gibi ıslak alanların uçsuz bucaksız düzlüklerinin insanda melankoliyi tetiklediğini iddia ediyor.7 Kimine göre ruhun ağırlığı8 kimine göre sebepsiz bir keder9 olan melankoli hissi, bitmeyen karanlık ve soğuk kışıyla, yatık güneşiyle, karı, yağmuruyla kuzeyle özdeşleştirilir; ıslak ve soğuk. Neslihan Şık ise “Kara Safranın İcadı” başlıklı yazısında melankoli için, Hipokrat’a referans vererek, kuru ve soğuk diyor. Bana sorsan ıslak ve sıcak hava melankoli için biçilmiş kaftan, bildiğin kafama basan lodos havası. Herkesin iç sıkıntısı farklı.
Bir başka sergi, Nordic Noir’daki10 resimler, İskandinav ülkelerinin melankolik havasıyla beraber, mistik dünyasını da yansıtıyor. Ama öne çıkanlar gene doğayla ilişkili, bazıları çok da işlevsel. Balinanın karnını deşen balina avcılarından kestikleri kütükleri nehirler boyu yüzdürerek götüren kereste üreticilerine, doğayı nasıl kullanırız düşüncesi hâkim bu ilişkiye.
Serginin beni en çok etkileyen resmi Danimarkalı Jane Muus’un “Yatağın Altına Bakan Adam” adlı eseri oldu. Yatağın altında çorabının tekini mi arıyordu hayatın anlamını mı bilemem ama kuytu kalmış yerlere tepetaklak bakarak bir şeyler bulur sonunda eminim.
Jane Muus, 1954.
İskandinav ülkelerinin kuytu köşelerinde Sámi kültürü var. Sámiler bölgenin kuzeyinin yerli halkı. 17. yüzyıldan itibaren devlet baskısı görmeye başlıyorlar, 19. yüzyılda “ilkel” olarak tanımlanıp aşağılanıyorlar, anadilleri yasaklanıyor, asimile ediliyorlar, kutsal alanları yakılıp yıkılıyor, toprakları ellerinden alınıyor. 1970’lerde baskıya karşı politik olarak örgütlenmeye başlıyorlar, 1990’larda ise sırasıyla önce Norveç, sonra İsveç ve Finlandiya’da etnik kimliklerini resmen kabul ettiriyorlar, politik olarak parlamentolarda temsil edilmeye ve anadillerini kullanabilmeye başlıyorlar.
İsveçli Britta Marakatt-Lappa kendini Sámi kimliğiyle tanımlayan bir sanatçı, işleme ustası, aktivist. Marakatt-Lappa’nın sergideki resimlerinden biri, 1981’de yaptığı “Kargalar” işlemesinin kopyası; polislere dönüşen kargaların bir Sámi direnişine saldırısını gösteriyor. “Sámi kültüründe kargalar otoriteyi simgeler” diyor Marakatt-Lappa, “çünkü kargalar diğer hayvanlara hükmeder, yollarına çıkan her şeyi talan edip yağmalar”. Sámiler de defalarca İsveç otoritesinin polis şiddetine maruz kalmış.
İnsanlık tarihi benzer olaylarla dolu. Milattan sonra 5. yüzyıldan beri kullanılan “Hayat Bağışlayan Su Kaynağı Ayazması” da Konstantinapol İstanbul olalı beri defalarca yakılıp zarar gördükten sonra en son 1955’teki 6-7 Eylül vahşetinden de nasibini alanlardan mesela. İsveçliler Sámilere, Amerikalılar Polinezyalılara, Türkler Anadolu halklarına, Rumlara, Ermenilere, Kürtlere; kısaca sonradan gelenler kadim yerli kültürlere tahammül edemiyor. Kiminin aklı başına geliyor sonradan, kimisinde tık yok, ne yazık.
Kafam tıka basa dolmuş şekilde müzeden çıkarken, büyük kapalı avluda, bu yedi düvelden yüzlerce insanın dolaştığı, çeşit çeşit lisan konuşulan yerde, yanımdan üç genç hanım tam da o anda güzel Türkçemizi konuşarak, birazcık da oflayıp poflayarak geçti; “Yaa burası çok sıkıcı yaaa, sevmedim” dedi biri.
Yanımdan gençliğim mi geçti yoksa? Bir zamanlar o kadar sıkılmamış olsaydım şimdiki sıkılmama hâlimi bilemezdim belki. Kimisi meraklı doğar, bense yatağın altına bakmayı zamanla öğrendim.
–
{aksi belirtilmedikçe fotoğraflar: İpek Yürekli}
1. Christina Thompson, Sea People: In Search of the Ancient Navigators of the Pacific, 2019.
2. Jack London, “Good-Bye Jack”, Tales of the Pacific, Penguin Books, 1989 /1906-16.
3. Hawai’i: Kingdom Crossing Oceans [Hawaii: Okyanusları Geçen Krallık] sergisi, British Museum, Londra, Ocak-Mayıs 2026.
4. Thirst: In Search of Freshwater [Susuzluk: Temiz Su Arayışında] sergisi, Wellcome Collection, Londra, Haziran 2025-Şubat 2026.
5. Vandana Shiva, “The Struggles of Minorities and Indigenous People for Water Rights”, Thirst, Wellcome Collection, 2025.
6. Graham Swift, Waterland, Scribner, 1983.
7. “The great flat monotony of reality; the wide empty space of reality. Melancholia and self-murder are not unknown in the fens”, Graham Swift, Waterland, Scribner, 1983.
8. “A heaviness of the spirit, a melancholy.”, Maggie O’Farell, Hamnet, Headline Publishing Group, 2020.
9. “Beni en güzel günümde sebepsiz bir keder alır”, Sabahattin Ali, Melankoli, 1932.
10. Nordic Noir [Kuzey Karanlığı] sergisi, British Museum, Londra, Ekim 2025-Mart 2026.