Kırmızı Ejderha

1981 yılının yazında Eğirdir’de televizyon karşısına oturup ailecek hiç alakamız olmayan bir düğün seyrettik. Upuzun duvaklı, puf kollu gelinliği olan bir gelin ile bol madalya takmış bir damat. Kız tarafı mıydık erkek tarafı mı bilmiyorum. Evlenenler İngiliz Kraliyeti’nin veliahdı Galler prensi ile prensesiymiş.

Televizyondaki düğünün tuhaf tarafı, gerçek hayat ve üstelik canlı yayın olmasıydı. İngiltere bir masal ülkesi miydi ki prensleri prensesleri vardı? Ve neden bütün dünya onları seyrediyorduk? Hadi ben, çocuk da olsam magazine meraklıydım, daha komiği Arda’nın Denizli’deki akraba ziyaretinde düğünü çoluk çocuk amcalar, halalar, kuzenlerle çay börek eşliğinde seyretmiş olması. Tanıdık düğünü olsa zor gider. TRT’nin darbe sonrası, içinde bayrak kılığında şarkı söyleyenlerin falan olduğu yayınları arasında İngiliz kraliyet ailesinin işi neydi bilemiyorum. Kafamızı karıştırdı boşuna.

Galiba kraliyetin artık elinde kalan tek işi tam da bu: Kafa karıştırmak, dikkat dağıtmak, insanı gerçek hayat gailesinden çıkarıp biraz rahatlatmak, belirsizlikler dünyasında kalıcı bir sığınak sunmak; sezonlarca devam eden bir diziyi takip etmek gibi. Başroldekilerin hayatı çok güzelmiş gibi ama aslında onların da ne dertleri var bilsen. Zaten o düğünün sonu da hayırlı olmadı, takip ettik hepimiz, trajedi trajedi üstüne. Kendi derdimizi unuttuk da dertlendik. Genelde küçük isimleriyle bahsediyoruz kraliyetgillerden: “Ay ben bunların ana babasının düğününe gitmiştim, elimize doğdular.” Hayırsız politikacıların çıkardığı savaşları okumak yerine hayırsız prens gene ne yapmış onu okumak daha eğlenceli herhalde.

Yoksa memleketin tapusu onlarda olsa da kraliyetin pek politik bir gücü yok aslında. İngiltere bunu ta Kral John’un 1215’te mührünü bastığı, hukuku kraliyetin üstünde gören ve güçleri tek yerde toplamak yerine paylaştıran, yönetimde “denetim ve denge”1 politikasını başlatan Magna Carta’ya borçlu. Hani zamanında “güçler ayrılığı” diye ezberlediğimiz, ne kadar hayati olduğunu ancak kaybedince anladığımız o muhteşem kavramın temeli. Zamanında düğününe katıldığımız İngiltere Kralı Charles geçenlerde davet edildiği Amerikan Kongresi’nde yaptığı konuşmada da Magna Carta’ya referans vererek hukukun üstünlüğünden bahsedince büyük sükse yapmış. “Demokrasi denetimsiz olmaz” demiş. Kral’dan al haberi.

Şimdiki kral, annesinin inadından bir türlü tahta geçemedi, yaşlanana kadar Galler prensi olarak kaldı zavallı. Ama adam sebatlı, sevdiği kadınla evlenmeyi de tahta kurulmayı da başardı sonunda. Büyük oğlu William’ı da veliaht yani Galler Prensi ilan ediverdi hemen. Kafama takılan, koca İngiltere’nin veliahdına neden Galler prensi diyorlar? Ben bunu, “Bakın ne kadar önemsiyoruz orayı” jesti sanıyordum, değilmiş tabii ki. 13. yüzyılda İngiltere işgal edene kadar Galler’in dağınık ama bir şekilde işleyen bir düzeni varmış. Yöneticilerine de hep prens derlermiş, Galler prensleri. 1301’de İngiltere kralı l. Edward, “Artık ülke bizim” diye sen tut bu unvanı veliaht oğluna ver. Ayıp etmiş bence. O zamandan bu zamana gelenek devam ediyor. Gal milliyetçilerinin bu işe gıcık olmasına şaşmamalı. “Bizim prensimiz yok, son prens yüzyıllar önce öldü” diye yırtınıyorlar. Ay onlar da biraz çağa ayak uydursun! Belli değil mi, fasulyeden prens işte artık bu.

Galler, İngiltere’nin batısına düşen, üç tarafı denizle çevrili küçük bir ülke. Ülke ama bağımsız değil, Birleşik Krallık’a bağlı. Ayrı parlamentosu var ama 32 milletvekiliyle İngiliz Parlamentosu’na da dahil. İngiliz hukuku geçerli ama kendi hukuk sistemleri de var. Resmi dilleri hem Galce hem İngilizce. İnsan Galler’e geldiğini tabelalardaki ardı ardına dizilen sessiz harflerden anlıyor zaten.

Wales Millenium Center, Cardiff,
mimar: Jonathan Adams, 2004 ve cephesindeki Galce-İngilizce yazı
:

CREU GWIR FEL GWYDR
O FFWRNAIS AWEN
[İlham fırınından çıkan cam gibi

gerçeği yaratmak]
IN THESE STONES HORIZONS SING
[Bu taşlarda ufuklar şarkı söylüyor]
şair: Gwyneth Lewis

Galler halkı, “Britanya’nın gerçek yerlileri biziz” diyor. Kısmen haklılar; tarihte bir ara Romalılarla haşır neşir olmuş olsalar da adayı işgal eden ne Saksonlar, ne Vikingler, ne de Normanlar burayı ele geçirebilmiş. Böylece Kelt kimliklerini korumuşlar uzun süre. Keltler deyince, Batı Avrupa’dan yayılan, hatta MÖ 3. yüzyılda Ankara yakınlarına kadar gelen bir kavimden bahsediyoruz. Anadolulular Galat diyor onlara. Bizde zaten bir Keltlik eksikti, anlaşılan o da var DNA’larımızın kuytu bir köşesinde.

Keltler de her kavim gibi tarihte var olmaya çalışırken farklı kollara bölünüyor. Fransa’nın kuzeybatısındaki Bretonluların diliyle Gallilerin dili aynı Keltçe koluna bağlanıyor.2 Breton eski Galya’nın Armorica bölgesi. Bizim nesiller Asterix çizgi romanı sayesinde bu bölgenin Roma İmparatorluğu’yla mücadelesini iyi bilir. Asterix’te Galyalıların anlatımı, bugünün Gallilerinin kendilerini tanımlamalarıyla neredeyse bire bir aynı. Dik kafalı, iddiacı, gururlu, esprili, hayalci, dağınık, biraz deli bozuk, tartışmayı ve içmeyi seven bir prototipi benimsemiş gözüküyorlar.3 Başkent Cardiff’teki bir cumartesi akşamı tanık olduğumuz, her bütçeye uygun alkol tüketimindeki yoğunluk ve çeşitlilik durumu, içki konusundaki önyargıyı haklı çıkarır şekildeydi doğrusu. 

Cardiff çarşısındaki pasajlar silsilesi içinde barlarla dolu bir pasaj

Tartışma ve iddiacılık konusunda da “İki Gallinin varlığı tartışma kulübü kurmak için yeterlidir” gibilerinden bir deyişleri var. Biz Cardiff’teki parlamentoya ziyaretçi olarak girdiğimizde orada da bir açık oturum tartışmasının içine düştük. Konu mayıstaki seçimler olabilir, konuşmacılar ateşliydi. Bu söz konusu seçimde tutucu, faşist ve ırkçı Reform Partisi’nin Galler’de büyük patlama yapması ülke adına nahoş bir gelişme oldu maalesef. O kadar tartışıp tartışıp geldiğiniz nokta bu mu yani?

Bir yanda hararetli tartışma sürerken diğer köşedeki oyun alanında çocuklar oynuyor, hemen yanında kitapçı ve kafeterya. Biraz ailemizin parlamentosu gibi bir hissiyat. Senedd Cymru [Galler Senatosu] ismi verilen bu bina, insanların bir araya gelebileceği bir yer olarak düşünülmüş hep. 2006 yılında Kraliçe Elizabeth tarafından açılmış Senedd. 1998 referandumundan sonra Galler Parlamentosu’nun kurulmasına karar verilince, binası için de RIBA bir yarışma açıyor. Richard Rogers ekibi (yeni isimleriyle Rogers, Stirk Harbour + Partners) yarışmayı kazanıyor. “Demokrasinin açıklığını vurgulayan ve bütün ziyaretçileri davet eden bir yer” olarak tanımlamış Kraliçe burayı. Ne çok demokrasiden bahsediyor bu krallar, kraliçeler!

Senedd Cymru, Cardiff, mimar: RSHP, 2006, ortadaki fotoğraf: Suna Birsen Otay

Bütün cephelerin şeffaflığı yanında içerde ve dışarda döşemenin ve dev bir saçak olarak başlayan çatının sürekliliği binanın en önemli özelliği. Yerdeki taşları pek yamuk yumuk bulmuştum ben ama mimar arkadaşım uyardı; özellikle öyleymiş, Galler için çok önemli olan Cwt-y-Bugail taşocağından gelen kayrak taşıymış onlar. Ahşap kaplı çelik strüktürlü eğrisel çatı, içeride hunileşerek alt kottaki senato salonunu da örtüyor. Huninin içinde ışık ve rüzgâr yönüne göre hareket ederek doğal aydınlatma ve havalandırmayı destekleyen mekanizmalar var. Nerden baksan güzel bina.

Senedd Cymru çatı örtüsü

Galler’in en güzel simgesi ise bayrağı. Nasıl güzel olmasın, bayrakta kırmızı bir ejderha var, ortaçağdan kalmış gibi bir figür. Tutucu ve aynı zamanda hayalci oldukları muhakkak. Kırmızı ejderhanın, içinde büyücü de olan bir hikâyesi var elbette. Büyücüler, ejderhalar, insanların doğaüstü güçleriyle dolu efsaneler Galler’in tarihinin içine işlemiş. Mesela çakma değil gerçek Galler prenslerinin sonuncusu Owain Glyndŵr’un, Kelt büyücüleri druid’lerin ve ozanların da desteğiyle oluşturulan, hem çağlar öncesinin kahramanlarıyla hem de doğayla, yeryüzüyle iç içe geçmiş bir karakteri var.

Kırmızı ejderhalı Galler bayrağı,
kaynak: wales.com

Yeryüzü ve topografya, yakın zamana kadar hayli fakir olan bu bölge için çok önemli. Yerüstü, dokuz nehir ve sayısız gölcükle sırılsıklamken, yeraltı, maden ocaklarının tünelleriyle delik deşik.4 MÖ 1. yüzyıla dayanan Roma işgali döneminden beri kömür, altın, bakır çıkartılıyor Galler’de. Zaten madenlere önce uzaktan gelenler dadanır. Kim toprağının, suyunun, havasının zehirlenmesini, yaşadığı yerin ölmesini ister ki. Çok kaliteli olduğu söylenen Güney Galler kömürünün çıkartıldığı madenler Galliler için önemli geçim ve belki daha da fazla çile kaynağı olmuş yüzyıllarca.

2014’te çekilen ve 1980’lerde Thatcher hükümetinin insafsız politikalarına toslayan madenciler ile kamusal hayatta var olmaya çalışan LGBTİQA+ topluluğunun dayanışmasını anlatan muhteşem Pride filminde Bill Nighy’nin oynadığı eski madenci Cliff, Güney Galler’den başlayan kömür hattının yeraltında Atlantik’i aşarak Pittsburgh’a vardığını ve alakasız görünen bu iki madenin aslında damarının aynı olduğunu anlatır. Birbirine uzak gözükenler aslında aynıdır.

Bristol’den Cardiff’e giderken, ekibimizin mühendisi sayesinde, Galler’i İngiltere’den ayıran Severn Nehri üzerindeki Boğaz Köprüsü’nden geçtik. Bildiğimiz Boğaz Köprüsü’nün tıpkısının aynısı. 1966’da açılan bu köprüyü tasarlayan mühendis William Brown. Zaten sonra 1970’lerde gelip aynısından İstanbul’a da yapmış. İlkinin etrafını beğenmedi herhalde, bir de daha güzel bir yerde olsun dedi. Üstelik 1980’lerde yapılan ikinci Boğaz Köprüsü de onun tasarımı; memnun kalmışız birincisinden demek ki. Bakmış Türkler kendisini seviyor, 1995’te Çanakkale Köprüsü için de teklif vermiş. Demek o zamandan gündemdeydi o iş.

Bu bölgede köprü denince asıl Bristol’deki Avon Nehri’ni aşan Clifton Asma Köprüsü geliyor akla. 1864 yılında açılan bu köprü Viktorya döneminin meşhur mühendisi Isambard Kingdom Brunel tasarımı. Asma köprülerin öncülerinden sayılan köprünün gecesi başka, gündüzü başka etkileyici. Vızır vızır da kullanılıyor hem yayalar hem arabalar tarafından.

Clifton Köprüsü için ilk yarışma 1829’da açılıyor. Genç mühendis Brunel dört öneriyle katılıyor yarışmaya. Jürinin danıştığı, zamanın köprü duayeni mühendis Thomas Telford katılan projelerin hiçbirisine güvenmeyip kendisi yapmayı öneriyor köprüyü. Biraz çakallık gibi geldi bu bana. Bristollüler “Peki” diyor ama neyse ki onlar da onun hazırladığı projeyi beğenmiyor. Çok iri taşıyıcı kuleler içlerine sinmiyor diyelim. 1931’de yeniden yarışma açılıyor. Brunel’in projesi kazanıyor. O güne kadarki en uzun, 200 metreye yakın açıklık geçen bir asma köprü önerisi bu. 1938’de temel atılıyor ama finansal sorunlar yüzünden neredeyse otuz seneyi buluyor inşaat. “İlk çocuğum” dediği bu meşhur köprüsünün açılışını göremese de ikinci evi gibi olan Bristol, Brunel’in kariyerinde önemli bir yer tutuyor.

Clifton Suspension Bridge, Bristol, mühendis: Isambard Kingdom Brunel, 1864

Brunel ortaya karışık bir mühendis: Gemi de (4 adet) tasarlıyor, vagon da, tren istasyonu da (10 adet), tünel de, rıhtım da ve tabii viyadük (8 adet) ve köprü de (17 adet). 1833’te 27 yaşında Great Western Demiryolları başmühendisi olunca, İngiltere demir ağlarla örülürken Brunel’e çok iş düşmüş. Gerçek bir Viktorya dönemi adamı olarak sosyal hayatta tutucu, işinde son derece ilerici. Prezisyonlu bir mühendis ama aynı zamanda romantik bir mimar olmak gibi farklı özellikleri bir arada taşıyan tutkulu ve azimli bir kişilik.

Bu arada bir de hastane projesi var, üstelik Türkiye’de. 1853’te Rusya’nın başlattığı Kırım Savaşı Osmanlılarla Fransa’yı ve İngiltere’yi müttefik hâle getirince yaralı Fransız askerleri için Taşkışla, yaralı İngiliz askerleri için ise Selimiye Kışlası hastane olarak veriliyor. O sırada savaş yaralıları için istanbul’a gelen hemşire Florance Nightingale, Üsküdar’daki salgınlar sebebiyle Selimiye’deki şartların sağlıksız olduğu konusunda rapor verince, İngilizler başka bir yerde prefabrik bir hastane kurmaya karar veriyor. Brunel’in hijyenik bir hastane için altı günde hazırladığı ahşap strüktürlü proje, parçalı olarak çok büyük bir hızla İngiltere’de üretiliyor, gemiyle getiriliyor, Çanakkale’nin güneyindeki Erenköy’de kuruluyor ve savaşın sonuna kadar başarıyla kullanılıyor. Üstelik daha sonra yapılacak bir çok hastane için de örnek kabul ediliyor. Nightingale bu hastane için “muhteşem kulübeler” tanımını kullanmış.

Brunel yorulmadan, dinlenmeden, dur durak bilmeden çalışmasıyla ünlü. Beraber iş yaptığı herkesten de kendisi gibi işkolik olmasını bekliyor; çekilir dert olmayabilir. Bir yandan da mesela 1851’de açılan Büyük Sergi’yi görebilmeleri için, evinde yanında çalışanlara tatil, bilet ve ekstra para veriyor. Çalışma yoğunluğunda sağlığını kaybedip 53 yaşında öldüğünde çok zengin bir portfolyo bırakıyor arkasında. Hastalığında dinlenmek için yerleştiği çiftliğinde de rahat duramayıp, özene bezene diktiği büyüttüğü ağaçlarıyla bir orman yaratıyor.5 Isambard Kingdom Brunel’de içten gelen bir yapma, üretme, hayalleri gerçekleştirme gücü varmış net olarak; gerçek bir mühendis. 1840’larda tasarladığı yolcu gemisi SS Great Britain müzeye dönüştürülmüş hâliyle Bristol rıhtımında sergilenmekte.

Paddington Tren İstasyonu, Londra, mühendis: Isambard Kingdom Brunel, 1854

Cardiff’te de Bristol’de de, bütün dünyada olduğu gibi, şehir içi rıhtımları artık işlevlerini büyük ölçüde kaybetmiş, hemen hepsi kamusal alana dönüştürülmüş. Herkesin çoluk çocuk kıyıya rahatça ulaşabildiği bu cıvıl cıvıl alanlar, Galataport’un ve İstanbul tersanelerinin sadece parası olanlar için değil, herkese açık alanlar olma fırsatını nasıl kaçırdığını göstererek insanın içini acıtıyor biraz. Vinçler, raylar, antrepolar, gemi havuzları arasında dolanırken seneler önce “tersane müzesi” konulu üniversite bitirme projemi yaparken kurduğum hayallerin gerçek hâllerini görmek heyecanlı oldu.

Bristol ve Cardiff’teki çatılardan hayaller

Buralarda hayaller sadece zihinlerde, efsanelerde kalmamış, etrafa da saçılmış; kıyılara, çatılara, duvarlara. Bristol, Banksy’nin memleketi olunca grafiti geleneği de bir başka şehir simgesi olmuş sanki. Eşyanın tabiatına aykırı ama turistik grafiti turları bile yapılıyor. Halbuki sokakta yürürken beklenmedik yerde karşına çıkması esası değil miydi bu işin?

Bristol’de Banksy grafitisi
ve bir duvar yazısı

Bristol’de tanıştığımız Fred bir ara Türk kız arkadaşından bahsediyor, “Yürümedi, ayrıldık” diyerek. Mırın kırın, kötü bir ayrılık olmuş sanki, çok mu üstüne düşüyormuş ne. Şehirden çıkarken köprünün yaslandığı Avon Nehri’nin dramatik dik yamaçlarının tepesinde beklenmedik bir anda karşımıza çıkan dev kıpkırmızı bir kalp çizimiyle birlikte beyaz boyayla yazılmış Love you FRED yazısını görünce her şey yerli yerine oturdu. Bizim kız nasıl çıkmış o kayalara? Onda da var demek kuytularda bir Kelt deliliği.


{aksi belirtilmedikçe fotoğraflar: İpek Yürekli}

1. checks and balance.

2. John Haywood, The Historical Atlas of the Celtic World, Thames & Hudson, 2015.

3. Jan Morris, Wales: Epic Views of a Small Country, Penguin Books, 2000.

4. Age.

5. Steven Brindle, Brunel: The Man Who Built the World, Weidenfeld & Nicolson, 2006

Birleşik Krallık, Galler, İpek Yürekli