binalar ve insanlar
Şarkı Söyleyen Çocuklar ve Karşısındakinin Gönlüne Bakanlar
KÜLTÜR MERKEZİ

“Bizde böylesi kalmadı” diyor. “Bizde artık sadece üst başa, evdeki eşyalara, mala mülke bakılıyor. Karşısındakinin gönlüne bakan kalmadı.”

Sabaha karşı Erivan’dan dönerken uçakta yanıma düşen Âdem Usta’yı dinliyorum. “Lise ikiden terkim” diyor, “denedim ama olmadı” diyor. Çeşitli işlerde çalışmış, bir ara seyyar köftecilik yapmış, uzun süre tuhafiyeci dükkânı varmış, sonra mekanikçi olmuş. “Benim işim makinedir” diyor. Çalıştığı şirket onu Rusya’ya, Kazakistan’a, Ermenistan’a türlü yere gönderiyormuş. “Kendimce bir lisan uydurdum, her memleketten insanla anlaşıyorum” diyor, “anlaşmaya niyeti olan anlaşır.” Erivan’da makinelere bakım yaptığı fabrikanın sahibinin onu evine yemeğe davet ettiğini, karısının güzel bir sofra kurup özel yemekler hazırladığını, annesinin onun için pişirdiği keteyi yanına verdiklerini, fabrika sahibinin kendisinin gecenin köründe arabasıyla gelip onu otelden alıp havaalanına getirdiğini anlatıyor. “Yapmak zorunda değillerdi” diyor.

TUMO, Erivan, fotoğraflar: İpek Yürekli
ve TUMO (kaynak:
itel)

Benim için Erivan gezisi* tam da bu noktada zihin açıcıydı; insanların insanlara —yapmak zorunda olmadıkları hâlde— yaptıklarını, ulaşılmayanı ulaşılır kılan çalışmaları, gerçekleşmekte olan dev sosyal projeleri, hele hele bunların mimari karşılıklarını görmek, Ozan’ın deyişiyle “şikâyet etmek yerine gördükleri boşlukları sızlanmadan dolduran” insanları dinlemek. Olamaz sanılan birçok şey, lafta kalmayıp gerçekten karşısındaki insanın gönlüne bakabilenler sayesinde oluyor. Eğer öğrencilere okul sonrası bedava eğitim veren yaratıcı teknoloji merkezi TUMO binlerce çocuğa ulaşabiliyorsa, eğer venture philanthropy kapsamında eğitim, kültür, sağlık ve külüstür nükleer santral Metsamor’u devreden çıkartacak temiz enerji konularına servet aktarılabiliyorsa, eğer koca okulların eksiğini gençler birbirlerini eğiterek kapatabiliyorsa, eğer Hrant Dink Vakfı birbirine küs iki toplumdan her alanda yüzlerce kişiyi buluşturabiliyorsa, o zaman mesela Ani harabeleri yakınındaki İpek Yolu Köprüsü’nü yeniden yapmak neden gerçekleşemeyecek bir hayal olsun ki? Bu sivil toplum örgütlerinin amacı olamaz sanılan hayalleri gerçek kılmak, daha adil, daha eşit, barış içinde bir geleceğe yatırım yapmak.

IDeA, Erivan, fotoğraf: İpek Yürekli

İstanbul’da geleceğe bu yönde yatırım yapan mimari projeler arıyorum. Benzer birini Beylikdüzü’nde buldum. Giderken bir parkın içinden geçtim. Türkiye’de hiçbir parkta görmediğim sıklıkta yüksek ağaçlar ve altlarında zapturapt altına alınmamış doğal bitki örtüsü vardı. İstanbul’un en güzel parkı olmalı bu. Küçücük, ama rüya gibi bir yer. Zaten başka bir dünyada gibiyim, epey uzun bir yoldan geldim. Metrobüsle gelirken şehrin bitemeyişini seyrettim. Önünden geçtiğimiz kaba inşaat hâlindeki koca bir binanın üzerine pankart asmışlardı: “Üniversite, hastane, otele uygun müstakil bina / komple kiralık”; ‘ne iş olsa yaparım abi’ binası. Geldiğim bina da böyle; bugünkü işlevine yapılırken değil, sonradan karar verilmiş.

“‘Ne iş olsa yaparım abi’ binası”
ve Beylikdüzü koruluğu,
fotoğraflar: İpek Yürekli

Beylikdüzü Kültür Merkezi, özel olarak bu işlev için tasarlanmamış, ama yine de her köşesi yoğun olarak kullanılan bir binaydı… Müzik kursuna gelen çocuklar, hobi kurslarına katılanlar, akşam derslerine gelen çalışanlar, satranç, bilardo oynayanlar; fuayelere taşan halk oyunları dersleri, sürekli kalabalık olan kütüphane ve bunların ortasında kalan ve kullanılmayan dev bir boşluk —etkinlik mekânları arasındaki geçişi epey zorlaştıran şeffaf bir atrium.

“Saaağ elimde beş parmak, soool elimde beş parmak… heeeepsi eder on parmak…” Aşağı katta çocuk atölyesi toplanmış. Anne babalar merdivenin yanındaki basamaklarda oturmuş sohbet ederken yan gözle de evlatlarını gururla ve hafif bıkkınlıkla seyrediyorlar. Çocukların keyfi yerinde.

Giriş katında kitapçının hemen yanındaki kafede inatçı bir görevli masa masa dolaşıp oturanlara öğleden sonraki etkinliğin tanıtımını yapıyor. Konuşma ‘nükleer enerji’ üzerine. “Hakikaten nükleer enerjiye ihtiyacımız var mı? Dünya nükleer enerjiden neden vazgeçiyor?” soruları tartışılacak konular arasında. Görevli, çikolatalı pasta yiyen çocuklarıyla oturan annelerin yanına gidiyor. “Bakın küçük çocuklarınız var, onların geleceği açısından konu hakkında bilgi sahibi olmanız gerekir, konuşmaya mutlaka gelin.” diyor. Kadınlar suskun, boş boş bakıyorlar. Sonra el ele tutuşmuş genç bir çifte yöneliyor: “Bakın gençler aşk meşk güzel şeyler de, gelecek planı yaparken bu konuları da bilmeniz gerekir.” Gençler bir anda ellerini bırakıyor, şaşkınlıkla. Sonra beni görüp, genel tepkisizliğe, kayıtsızlığa küçük bir isyanla “haksız mıyım hanfendi?” diyor. Tabii ki haklı, herkesi ikna etmek için damardan yaklaşan ve işinin hakkını veren bu görevliyi hararetle onaylıyorum.

Beylikdüzü Atatürk
Kültür ve Sanat Merkezi, SO?,
fotoğraflar: Orhan Kolukısa, Yerçekim

Binaya girince, sağa sola, aşağıya yukarıya nereye baksam, nereye gitsem gördüğüm bütünlük müthiş. Bin türlü faaliyet bir arada yürürken, özel mekânlar ile ortak kullanımların sürekliliği çok kuvvetli. Atrium’un ortasında yer alan ve her şeyi bir araya getiren, yeşil bitkiler içindeki merdiven bu sürekliliği kuvvetlendiriyor. Basamaklarda, duvarlarda, tavanlarda sade, basit ama özenle tasarlanmış ahşap kullanılmış. Yenilemeyi yapan mimarlara belediyeyi süreklilik ve bütünlük hissinde büyük payı olduğunu düşündüğüm duvarlardaki siyah renge nasıl ikna edebildiklerini soruyorum. “Siyah değil, koyu lacivert!” diyorlar; RAL 5004, black blue. Ama ne renk! Gerçekten her şeyi toparlıyor.

Beylikdüzü Belediyesi mevcut yapının içini, işlevine uygun olarak yeniden kurgulamak ve strüktürünü güçlendirmek isterken, biz öncelikle atrium’un geleceğini düşündük. Binaya girer girmez yapının tüm algısını etkileyen bu büyük boşluk neye dönüşecekti? Yapının mevcut durumu, bazı etkinlikler için temel mekânları sağlıyordu, ancak bu işlevler arasında boş vakit geçirecek, oturup hasbıhal edilebilecek yerler pek yoktu. Atrium’un ortasına hem dolaşım için kestirme olacak, hem de etkinlik dışı zamanlarda insanların oturabileceği merdivenler önerdik. Bunu yaparken de atrium’u binanın yeni imgesinin en güçlü parçası olarak hayal ettik, merdivenli bir bahçeye dönüştürdük.

Kent merkezinde ücretsiz hizmet veren bu yapı kapsamlı kütüphanesi, çocuk oyun alanı ve atölyeleri ile farklı etkinliklerin aynı anda yapılabildiği bir yer olarak boş vakitlerini tüketim odaklı mekânlarda geçirmek zorunda kalanlara bir olanak sunuyor; tıpkı avlusunda büyüyen bitkiler gibi, kültür ve sanat hayatının kamusal ölçekte serpilip yeşermesini sağlayacak bir kültür vahasına dönüşüyor.

Binanın her yerinde gençler var. Kitap okuyorlar, ders çalışıyorlar, müzik dinliyorlar, gülüşüp muhabbet ediyorlar. Giriş holünde köy enstitüleri konulu bir fotoğraf sergisi, sergi salonunda ise yağlıboya resim sergisi düzenlenmiş. Dolaşırken farklı köşelerden farklı enstrümanların sesi duyuluyor. Kütüphane tıklım tıklım. Burası göz yaşartıcı bir yer. Yakında oturanlar için büyük şans. Ama uzakta olanlar için de gidip görülecek tiyatrodan konsere, konferanstan panele birçok etkinlik mevcut. Yolu göze alıp gitmek gerek. Şehrin merkezinden toplu taşımayla, metrobüsle rahatça ulaşılıyor, ama yoğun saate kaldıysanız yandınız. O zaman benim gibi elâleme kulak misafirliği yapmak kaçınılmaz durumlardan.

Beylikdüzü Atatürk
Kültür ve Sanat Merkezi, SO?,
fotoğraflar: İpek Yürekli

Metrobüste tıkış tıkış giderken “Ece nasıl?” diye soruyor üniversiteli genç önümdeki —kapüşonundaki gereksiz tüyler yüzüme yapışıp burnumu kaşındıran— arkadaşına. “Geçen gün konuştum,” diyor arkadaşı, “bana yol verdi.” Güzel tabir. Aşk acısı onu yıkamamış ama, neşeyle okulunu anlatıyor, Ukrayna’da okuyormuş. Artık ne okuyorsa, gelecek dönem Çernobil’e ziyarete götüreceklermiş. Havadaki radyasyon hâlâ tamamen temizlenememiş, —otuz üç sene sonrasında— sıkı koruma ve özel kıyafetlerle gireceklermiş. “Ne heyecanlı!” diyor öteki, “fırtınalı denizde kalmak gibi. Bir keresinde Avşa Adası’na giderken fırtına çıkmıştı, kaptan anons yapıp can yelekleri giydirtmişti bize, çok güzeldi.” Ha evet canım aynen öyle, nükleer santralda patlama gemide sallanmak gibi bir şey, çok heyecanlı! Bu çocuğun da bir an önce bir ‘nükleer enerji’ konuşmasına katılmaya ihtiyacı var. Felaketlere karşı bu derece kayıtsızlık da tuhaf artık.

Bütün bu kayıtsızlıkla, tepkisizlikle, duyarsızlıkla, cehaletle inatla savaşanlar en büyük saygıyı hak ediyorlar. Bu yolda işinin hakkını veren görevlilere, gönüllülere, sivil toplum örgütlerinde çalışan ve —sivil inisiyatife karşı giderek artan bütün engellemelere rağmen—lafta değil gerçekten ‘karşısındakinin gönlüne bakabilen’ onca güzel insana destek vermek lazım. Geleceğin tek şansı, onların çabaları çünkü.

* Hrant Dink Vakfı’na, ama özellikle Can Gümüş’e Armenihu Nikoghosyan’a, Ani Tovmasyan’a, Vahakn Keşişyan’a, Tina Kopma’ya ve Valya Martirosyan’a teşekkürler.

Beylikdüzü Atatürk Kültür ve Sanat Merkezi, binalar ve insanlar, İpek Yürekli, metrobüs, mimarlık, SO?