binalar ve insanlar
Huysuz ve Uykucu
ve Meraklı
ADLİYE

Bir trafik keşmekeşinin tam ortasında yükselen dev bir silindir. Binayı gözden kaçırmak ne mümkün.

İstanbul Adalet Sarayı,
kaynak: istanbul.adalet.gov.tr

Şehrin merkezi bir yerinde, otoban bağlantılı bir kavşağın ortasında bulunan, zor da olsa her yönden ulaşılabilen Adalet Sarayı, gelenleri simetriden ve parlak granitten kaçınılmamış ezici bir giriş holü ile karşılıyor. Dışarıdaki, altından araç yolu geçen büyük beton meydan, basın açıklamalarının yapıldığı yer. Meydan ile bina arasında kot farkı, polis barikatları ve yol var. Bazen güvenlik kontrolünü geçip ulaşabilmek zor olsa da, itiş kakış girdikten sonra içine düşülen atrium, karşıdaki ana merdivenler ve iki yanında yükselen adalet sembolü Themis heykelleri ile görkemli.

Meydanda polis ve gösteri,
arkada saray

Themis, Yunan mitolojisinde ilahi adalet tanrıçası. Gözlerinin bağlı olması herkese eşit yaklaşan tarafsızlığını, elindeki terazi adaletin hassas dengesini, kılıç ise kararlarının kesinliğini temsil ediyor. Günümüzde bağımsız yargının evrensel simgesi. Ama neden bizim Adalet Sarayı’nda iki taneler? Bu biraz kafa karıştırıcı olmuş sanki. Biri gerçek Themis ise, diğeri sahte Themis mi yani? Hangisine güvenmemiz gerekiyor, ya da ikisine de güvenmemeli miyiz? İnsanı şüphelere düşürüp, mutlak adalet inancını hafif sarsıyor bu ikiz görüntü. Sonuçta, gerçeklere alıştırmak adına doğru bir çağrışım yaratılmış.

Atrium ve Themis heykelleri

Binaya ilk girişim, çoğunluk gibi nahoş sebeplerle oldu ama içeride gördüklerim aydınlatıcıydı. Bu kadar kurumsal bir binanın, bu kadar simgesel heykeller altındaki, bu kadar iddialı ana merdiveni bir resim panayırı şeklindeydi. Basamaklara dizilmiş, kıyıya köşeye dayanmış irili ufaklı yağlıboya resimler müşteri beklemekteydi.

“…Binada modern mimariyle Türk mimarisi birleşiyor. Dışardan bakıldığında modern ve teknolojik bir yapı görünümünde olan binanın iç bölümlerinde tasarlanan bahçeler ve avlular klasik Türk mimarisinin izlerini taşıyor…”

İçerdeki ‘klasik Türk mimarisinin izlerini taşıyan’ bahçe ve avluları göremesem de, seyyar resim satışı yanında, holün içinde yüzen veya duvarlara yapışmış, oraya buraya serpiştirilmiş stantları, kan bağışı veya fotoğrafçı kiosk’larını, kuruyemişten çini vazoya, dondurmadan deri cekete, konuyla alakalı, alakasız, faydalı, faydasız her türlü ıvır zıvırın satış yerlerini, dünya üzerindeki varoluşumuzu simgeleyen lakaytlık, geçicilik ve ‘gecekondu forever’ anlayışımızın bir göstergesi sayabilirim. Klasik Türk varoluşunun izleri. Belki de ezici otoriteler karşısındaki tek hayatta kalma, ama aynı zamanda mücadele edememe sebebimiz.

Adalet panayırı

Etraf tertemiz, güvenlik görevlileri —ağır ceza mahkemeleri önünde görevli olan bazı bilmişler hariç— son derece saygılı, kızarmış sigara böreğiyle çay kokan kafeteryalar rahat. Ancak binlerce kişinin girdiği giriş katının, zemin kotu kabul edilmemesi yerinde bir karar olmamış. İnsan kendisini eksi bir katına tırmanırken, zemini göklerde ararken, yukarı aşağı kafa karışıklığıyla katlar arası inip çıkarken, yolunu kaybederken buluyor. Asansörün durmadığı yasak katlar ve önüne barikat kurularak girilemez hâle getirilen yasak koridorlar, Themis’i bile ikizleştirmeyi göze alan simetri tutkusu, sonsuz granit yansımaları ve katların birbirinin aynı olan düzeni de pek yardımcı değil bu konuda. Tabii “Avrupa’nın en büyük Adalet Sarayı”, dolayısıyla “adaletin kalbinin” en çok attığı saray olmak kolay değil. Boyutuyla, görkemiyle, detayıyla, kullanımıyla, kafa karışıklığıyla son yıllarda yapılmış daha küçük diğer saraylara benzemiyor hâliyle. Binanın mimarisiyle ilgili kapsamlı bir değerlendirme, Hayriye Sözen’in “İçkin Tanıklık” başlıklı işinde bulunabilir.

Adalet yansıması/yanılsaması

Her köşesinde adalet dağıtılan bu devasa binada, yüzlerce mahkeme salonu var. Seyretmeye niyetlendiğim ilk ağır ceza mahkemesinde, salona girdiğimde avukat ile hâkim çoktan birbirlerine girmişlerdi. Avukat elindeki dosyaları mahkeme heyetine doğru havada sallarken, hâkim “çıkarın bunu dışarı!” diye avaz avaz bağırıyordu. Muhafızlar yaka paça çıkardılar avukatı. O da dışarı çıkar çıkmaz, muhafızların ellerini sıkıp neşeyle iyi günler diledi ve şöyle bir cübbesini silkeleyip yoluna devam etti. Kapı önünde yeni tanıştığım kerli ferli avukat bey, “herkesin kendine özgü bir yoğurt yiyişi vardır efendim” diyerek olayı izah etti bana.

İstanbul Adalet Sarayı,
koridorlar

Mahkeme heyeti üç kişiden oluşuyor. Girişin tam karşısında biraz yüksekteki kürsüye diziliyorlar. Hâkimlerden başkan olan, yani ortadaki çok huysuz, her lafa tersleniyor. Sıradaki davaya bakan avukat hanım sakince, “sinirinizi bizden çıkartmasanız” diye uyarmak zorunda kalıyor. Tabii onu da tersliyor. Avukata müvekkili ile yan yana gelme şansı vermeyen salon düzeninde, sanığın yalnızlaşmaması imkânsız. Başkan, mahkeme boyunca ortada ayakta dikilmek yerine oturmak isteyen sanığa, elinin tersiyle sinek kovalama hareketi yaparak “otur otur” diyor. Bu lütfu göstermeyen hâkimler de var. Bir yandan da hepsinde “ahh, hayatım ne kadar da zor!” tavırları.

Solda oturan hâkim çok yorgun, ağzını aça aça esnemekten, başını eline dayayıp uyuklamaktan iyice bitap düşüyor sanki, ara sıra elini kolunu yukarı uzatıp gerinerek azıcık dikleşiyor, sonra gene cüppesinin içine çöküveriyor, önündeki, bizim kablolarına maruz kaldığımız bilgisayar ekranı arkasına büzüşüp tatlı rüyalarına geri dönüyor.

Sağda oturan hâkim ise aksine pek acar, mahkeme sürüp giderken, bir yandan dünya kadar iş hallediyor. İkide bir yüksek sesle salonu inleten telefonuna cevap verip, birilerine laf yetiştiriyor. Konuşurken arada kalkıp içerilere gidip orada devam ediyor. Diğer zamanlar zaten mesajlaşmakla meşgul, hep ekranda bir şeylere bakıyor, gözü telefonunda.

Mantıken savunma ile eşdeğer pozisyonda olması gerektiği hâlde, her nedense yukarıda kürsüde oturan savcının varlığı belli belirsiz, varla yok arası. Konuşsa bile, mikrofonu özellikle uzakta tuttuğu için sesi duyulmuyor. Kendi yazmadığı, belki de hemfikir olmadığı bir metnin arkasında durması gerekiyor, tabii hâliyle fikir beyan etmesi beklenmiyor kendisinden. Sanırım kimseden fikir beyan etmesi beklenmiyor bu mahkemede. Mahkeme başkanı diğer hakimlere danışmadan heyet adına karar alıyor. Avukatlar veya sanıklar tarafından söylenenlerin ancak uygun bulunan kısa bir özeti kayda alınıyor. Hâkimler zaman kaybından fena halde mustaripler. Soldaki tatlı uykusu bölündüğü için, sağdaki önemli işlerine ara vermek zorunda kaldığı için üzülüyor, ortadakinin ise, şu karşısındaki sefil insanları gördükçe siniri iyice tepesine çıkıyor. Haklılar belki, uzatmaya gerek yok, sonuç belli nasıl olsa.

Benim bu ilk mahkeme deneyimimi yaşadığım günün hemen sonrasında internette Ahmet Altan’ın “Kendi Kaderini Yazan Romancı” yazısına rastladım.

“…Ortada oturan başkanları sağ kolunu ıslak çamaşır gibi kürsünün üstüne serip parmaklarını oynatıyor ve oynayan parmaklarını seyrediyor…Özellikle savunmacılar konuşurken artan garip bir tiki var.

Avukatlar, en hayatî konuları anlatırken mikrofonu önüne çekip mekanik sesle, “iki dakikanız var, toparlayın” diyor. Sanki sanıkların ve avukatların söylediği sözler alnına çarpıp, parçalanmış kelimeler hâlinde kürsüye dökülüyor.

Sağ yanındaki şehlâ gözlü tombul üye, sanıklar ve avukatlar konuşurken yaylı koltuğunu geriye doğru yatırarak tavana bakıyor. Yüz çizgilerindeki haz kaymalarından hayallere daldığı anlaşılıyor. Hayallere dalmadığı zamanlar genellikle başını eline dayayıp uyuyor.
… 
Sol taraftaki üye ise önündeki bilgisayarla meşgul, sürekli bir şeyler okuyor…”

Demek ki, her mahkeme heyetinde mutlaka bir uykucu, bir huysuz, bir de meraklı oluyor. Themis’in, —en azından bir tanesinin— şaşmaz dengesinin sırrı bu olsa gerek.

İstanbul Adalet Sarayı, 2018
{Aksi belirtilmedikçe fotoğraflar: İpek Yürekli}

binalar ve insanlar, İpek Yürekli, İstanbul Adalet Sarayı, mimarlık