Sonsuz ve Zamansız

Kafamızı döndüre döndüre çizime bakıyoruz.1 Yılanların, köpeklerin, kuşların, yaratıkların arasında bir yanda zarif bir başak diğer yanda görkemli bir boğa seçiliyor. Ya o dev yengece ne demeli? Bu çizimde benim burcum biraz gargaraya getirilmiş sanki.

Gökyüzü çizimi, Astronomicum Caesareum, Petrus Apianus, 1540

Önümüzdeki, Oxford Üniversitesi, St John’s Koleji’nin muhteşem kütüphanesinde sergilenen en eski eserlerden biri, 1540’ta Bavyera’da basılmış olan Alman matematikçi Petrus Apianus2 imzalı Astronomicum Caesareum [İmparator Astronomisi].

St John’s Koleji eski kütüphanesi, 1598’de açılan bölüm ile 1635’te açılan bölüm içerden ve dışarıdan. Bu kütüphane Oxford Üniversitesi’nde kitap raflarının, dik duran kitaplık şeklinde düşey olarak tasarlandığı ilk kütüphaneymiş.

Camekânda sergilenen kitabın açık olan sayfasında gökyüzü çizimi var. Merkezinde kutup yıldızının yer aldığı, volevelle tekniğiyle döne döne çizilen ve bakılan bu yuvarlak çizimde gökyüzünün yıldızlarını burç temsilleriyle birlikte görüyoruz. Çizimin içinde kaybolurken hissettiğim sonsuzluk ve zamansızlık hissi ise tam da bu kampüs şehrin karakteri bence.

St John’s Koleji yeni kütüphanesi,
2019’da açılan bölüm,
mimar: Wright & Wright Mimarlar,
fotoğraf: Dennis Gilbert

Oxbridge3 eğitiminde iki sistem iç içe geçmiş durumda. Fakülteler, bölümler ama bir de onlardan ayrı kolejler var. Ya da öyle bir şey, sıradan karışık bir İngiliz sistemi işte. Her şey olabilir, neden olmasın, çok gerekliyse olsun, ama acaba nasıl olsun, olurken biraz zaman alsın, çok da kolay olmasın, detaylara da takılalım, açık kapı da bırakalım, ama olmazsa olmaz geleneklerimizi de aman sakın ha unutmayalım sistemi. Her hoca ve öğrenci günlük hayatının, entelektüel gelişiminin parçası olarak, branşından bağımsız ortamların, kişisel, zihinsel ve sosyal hayatına yön verecek bir topluluğun yani kolejin üyesi aynı zamanda. Yurtların, kütüphanelerin, irili ufaklı çalışma alanlarının, mutfak ve yemek salonlarının, ortak rekreatif mekânların yer aldığı kolejlerin mimarisi, hangi dönem yapılmış olursa olsun, genelde birbirine bağlanan avlulardan oluşuyor. 

Avlularla birbirine bağlanan St John’s Koleji binaları, 1890’da yapılan hoca odaları, mimar: George Gilbert Scott, 1960’da yapılan yurt, mimar: Micheal Powers ve 1975’te yapılan yurt, mimar: Philip Dowson

Oxford şehrinin merkezi, farklı yüzyıllarda yapılmış kolej binalarından, avlularından ve dolayısıyla iç içe geçmiş açık, yarı açık, kapalı mekânların birbirine akışından meydana gelmiş; bütününe bakınca taştan oyulmuş bir kampüs gibi.

Oxford şehir merkezinde kolejler ve avluları kuşbakışı, foto: John Fielding, 2016
Magdalen Koleji koridordan avluya bakış, geçen bahar boyunca pek yağmur yağmadığı için yazın ilan edilen sulama yasağı sebebiyle vaktinden önce kurumuş ortancalarıyla
Christ Church Koleji sokaktan avlu girişi ve kapı görevlisi, ikonik şapkasıyla

Kolej kelimesi Latince collegium’dan geliyor; topluluk, ortaklık, işbirliği demekmiş. Üniversite kolejlerinin başlangıcı tarikatlara bağlı dini gruplara dayanıyor aslında. Zamanla sekülerleşmişler. Amerikan üniversiteleri ise kolej sistemini antik Yunan’dan ödünç aldıkları kardeşlik kulüplerine, önce 18. yüzyılda erkek kardeşliği grupları olarak fraternity’lere ve onlara ek 19. yüzyılda da kız kardeşliği grupları olarak sorority’lere çevirmiş. Esas amacı öğrencileri bir topluluğun iletişim ve dayanışma ağının parçası kılmak olan fraternity’ler zamanla yer yer partileme, kaçak olarak içki içme, seks, taciz ve tecavüz merkezleri olarak da çalışmaya başlamış. İşbirliğinin suç ortaklığına dönüştüğü durum çok.

Öğrenciler gibi sabıkalı hocalar da var bu konularda. Tacizci hocaların üniversiteden atılmalarına şahit oluyoruz sık sık. Neyse ki artık atılabiliyorlar. O kadar dip noktadan geliyoruz ki bu da teselli sayılıyor.

Benzer bir şuursuzluk hâli geçen aylarda karşımıza çıktı yine. Kocası tarafından uyuşturularak tecavüzsever erkeklere pazarlanan ve gerçeği öğrendiğinde büyük bir cesaretle bu kişilerin ipliğini pazara çıkaran Fransız Gisel Pelicot’nun davasında suçlu bulunan elli bir erkek arasında sadece bir erkek cezasına itiraz etmiş. Neyse ki mahkeme bu itiraza daha önce verilen hapis cezasını bir sene daha yükselterek cevap verdi.

Bu taciz ve şiddet suçlularının genel savunma şekli böyle sanırım. “Ben yanlış bir şey yapmadım ki” savunması. “Bir şeyler yapmışımdır belki ama suç olan şeyler değil ki bunlar; neden suç olsun ki?” savunması. “Erkek olarak zaten hakkım olanı aldım” savunması.

Çoğumuz ya çoktan delirdik ya da delirmeme azmiyle ilaçtı yogaydı, artık nefes egzersizi mi dersin meditasyon mu dersin başladık bir şeylere sakinleşmek için. Olmadı işten güçten vakit bulursak, tabii doğa da bulursak doğa yürüyüşleri, canlar kediler, köpekler, hayvanlar alemiyle idare ediyoruz. İnsanlar dünyasının hayvanlara yer açması da zor ama.

Buradaki kolejlerden Magdalen Koleji’nin parkında geyikler yaşıyor. Çilli, kızıl gövdeli koca gözlü bambiler. İnanılmaz bir sevimlilik. Keyifleri yerinde, tembel tembel otlanıp duruyorlar. Etrafta aslan kaplan yok hâliyle, e avlayan insan da yok. Hoş bu asil İngilizler belli mi olur, av konusu da belirsiz bence. Dediklerine göre, en son 2. Dünya Savaşı sırasında et kıtlığı olunca bu geyikleri de kesip yemişler. Bu park aynı zamanda, İngiltere’de homoseksüelliğin yasak olduğu dönemlerde, yani 1967 öncesinde, gizli buluşma yeri olarak da kullanılıyormuş. Oxford Üniversitesi dedikoduları kaynağım öyle diyor, ben onun yalancısıyım. Yasağın kurbanlarından biri 1870’lerde Magdalen Koleji’nde öğrenci olan yazar Oscar Wilde. Wilde kırklı yaşlarında Lord Alfred Douglas’la ilişkisi sebebiyle ağır hapis cezasına çarptırılıyor ve iki senesini Reading hapishanesinde geçiriyor. “The Ballad of Reading Gaol” [Reading Zindanı Baladı] adlı şiirinden bir bölüm mezar taşına da kazılmış:

And alien tears will fill for him,
Pity’s long-broken urn,
For his mourners will be outcast men,
And outcasts always mourn.

Ve yabancı gözler onun için yaşlarla dolacak,
Merhametin küllerinin durduğu kap çoktan kırılmış,
Çünkü yas tutanlar dışlanmış insanlar olacak,
Ve dışlanmış olanlar hep yas tutar.

2017’de dönemin İngiliz hükümeti tarafından, bu yasaktan hüküm giymiş 50.000 kadar kişiyle birlikte Oscar Wilde’dan da –ruhundan herhalde– özür dileniyor. Ama sadece bu adamlar değil ki kurban olanlar. Sosyal baskı yüzünden evlendikleri kadınlar da, aileleri de kurban. Bilmiyorum onlardan özür dileyen olmuş mu. Bugün Oscar Wilde’ın seks hayatının kabul edilemezliğiyle ilgili tartışma konusu yetişkin erkeklerle ilişkisi değil elbette; ergen çocuklarla ilişkisi olup olmadığı. Bu konuda karşı argümanlar olsa da, okuduklarımdan Wilde’ın pedofil olduğuna ikna oldum ben galiba. Ne de olsa her şeye hakkı olduğunu düşünen bir zümrenin parçası o da, kahramanı Dorian Gray ve kankası Lord Henry gibi.4 İronik olan, esas suçlarından değil suç olmaması gereken eylemlerden mahkûm edilmiş olması. 

Sanki bunu öngörür gibi, seneler önce yazdığı bir metinde, “Toplum genellikle suçlu olanı affeder, hayalperest olanı asla affetmez”5 diyen ve toplum, insan ilişkileri, dürüst olma, ayrıca tabii içimizi bayacak kadar güzellik kavramı konularında bol bol kafa patlatıp yazan Wilde’ın Oxford’daki tavuskuşu tüyleri, çiçekler, narin porselenlerle donatıp hayal alemine çevirdiği kolej odasında verdiği partiler zamanında pek meşhur. Hayalleri tetikleyen yerleri sevdiği belli: “Her yerde romantizm olur ama Oxford gibi, Venedik de romantizmin arka fonunu hep hazır tutar; ki gerçek romantikler için arka fon her şeydir, ya da neredeyse her şey.”6 Wilde, öğrencilik döneminde yaşadığı kolejin muhteşem parkı için “Magdalen Walks” [Magdalen Yürüyüşleri] adında romantik bir şiir de yazıyor: 

And the plane to the pine-tree is whispering some tale of love
Till it rustles with laughter and tosses its mantle of green

Ve çınar ağacı çam ağacına bir aşk masalı fısıldıyor
Ta ki o kahkahalarla hışırdayana ve yeşil örtüsünü savurana kadar

Magdalen Koleji parkında geyikler,
Oxford Üniversitesi

Romantik mi bilmem ama bu civarda kuş merkezleri de var. Vahşi kuşları tanıtıyorlar. Şahin, kartal, atmaca, çaylak ve doğanların birbirlerinden farklı olduğunu biz bu sayede anladık.7 Çokbilmiş kargaların bücürlüklerine bakmadan koskaca şahini nasıl taciz ettiğini gördük. Bilgelik sembolü baykuşların aslında pek de akıllı olmadığını öğrendik; o biraz hayalkırıklığı oldu. Türkiye göçmen kuşların dünyadaki ana göç yolları üzerinde olduğu için çok zengin kuşlar açısından.8 Ama memlekette sadece Birecik’teki kelaynakları görmüştüm. Kelaynakçı Mustafa adıyla tanınan müthiş bir kaynakla da tanışma şansım oldu.9 Ama o kadar. Halbuki Manyas’tan Iğdır’a dünya kadar kuş merkezi var Anadolu’da. İlk fırsatta gitmeli.

Cotswolds Falconry Center,
şahin, çaylak ve baykuş

Hadi geyik, kuş anladık da bir de timsah çiftliği varmış yakınlarda; onun romantik olması epey zor. Çiftliğin sakinleri olarak, aralarında dünyadaki 26 çeşit timsah türünün 19’u olmak üzere, toplam 150 timsah yaşıyormuş burada. İngiltere’nin tek timsah çiftliği olması pek de şaşırtıcı değil herhalde. Timsahları bile rahat bırakamamışlar kendi hâllerinde. Komşumuzun küçük çocukları bayılıyormuş, çocuklu misafirimiz gelirse mutlaka gitmeliymişiz. Bir sefer otobüste yanımda oturan kadın da, nasıl oluyor bilmem ama, torununun en çok sevdiği hayvan timsah olduğu için oraya sık sık gittiklerini ve ne kadar mutlu olduklarını anlatmıştı. Kısacık üç duraklık yolda havadan sudan sohbet ederken laf neden timsahlara geldi hatırlamıyorum. Bugün hava yağmurlu, tam bir timsah ziyareti günü.

Sonuçta biz dünyadaki muazzam çeşitliliğin ne kadar küçük bir parçasıyız, ara sıra hatırlamakta fayda var. Böyle düşününce de bir tuhaf oluyor insan. Debelenip duran mikrop gibi hissetmeye çok uygun değil insan egosu. Ben mesela uzayın aklımın almadığı ölçeğini anlamaya çalışmaktan korkarım. Güneş, yıldızlar, gezegenlere bakması güzel de, o hâkim olamayacağım boyuttaki güneş sistemi nasıl öyle birlik beraberlik içinde yaşamaya devam ediyor bilemiyorum. Ya vazgeçerse bu birlik beraberlikten? Ama beni esas korkutan galaksi, evren derken uzayın sonsuz ve hatta zamansız olma hâli.

Sonsuzluk ve zamansızlık nasıl şeyler yani? Dev kartalın kanat çırpmadan havada süzülüşüne, geyiğin narin bacaklarıyla koşuşuna tanık olduğunda veya bir resme bakarken, bir müzik dinlerken, bir kitap okurken nefesin kesilip oradan oraya zıplayan hislere, düşüncelere, hayallere daldığındaki gibi mi? Korkacak bir şey yok mu aslında? Ya da korkunç olan asıl bu mu?

{aksi belirtilmedikçe fotoğraflar: İpek Yürekli}

1. Yeşim Desticioğlu ve Ali Can Erol sayesinde.

2. Asıl ismiyle Peter Bienewitz. Bienewitz yirmili yaşlarında, kendisi ismini Latinceye çevirmiş, daha havalı olmuş.

3. Oxford ve Cambridge üniversiteleri.

4. Oscar Wilde, The Picture of Dorian Gray (Londra: Penguin Books, 2020 [1891]).

5. “Society often forgives the criminal; it never forgives the dreamer.” —Oscar Wilde, The Critic as Artist, 1891.

6. Oscar Wilde, The Picture of Dorian Gray (Londra: Penguin Books, 2020 [1891]).

7. TRAKUS: Türkiye’nin Kuşları, ed. Ömer L. Furtun (İstanbul: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2022): kartal [eagle], atmaca [hawk], şahin [buzzard], çaylak [kite], doğan [falcon].

8. Avrupa’dan Afrika’ya gidip gelen çoğu kuş Türkiye’den geçiyor.

9. Kelaynakçı Mustafa çocukken babaannesinin kelaynaklar için “kutsal kuşlar” dediğini, “Aman elleşmeyin” diye onları uyardığını anlatıyor. “Bunlar Mısır-Fırat arası yüzyıllardır çalışan kuşlar” diyor, “çekirge, böcek, fare, her şeyi yerler. Organik tarım için çalışırlar.”

doğa, hayvan, İpek Yürekli, kolej, kütüphane, Oxford, park, taciz, üniversite