binalar ve insanlar
Suç İşlemeyi Planlayan Turistler ve
Nazik Yabancılar
OTEL

Salon kadını olacağım iki yaşımdan belliymiş.

Kardeşim doğduğunda annem yeni bebeğine esir düşünce, babam eline kalan iki, üç ve beş yaşlarındaki üç ‘büyük’ çocuğu alıp yemeğe çıkarmış. Bizi götürdüğü ‘modernizm’in simgesi otelin1 şık lokantasında benim için salçalı makarna ısmarlama gafletinde bulunulmuş. “Aman kızım elle değil çatalla kibarca ye” falan müdahaleleri sonrası sonuç, isyanla avuçlanarak bütün lokantaya saçılan makarnaların oraya buraya fırlatılması rezaleti ve havada uçuşan makarnalara bakan çaresiz baba ile kıkırdayarak bu eğlencenin keyfini çıkaran bilmiş büyük kardeşler. Etraftaki diğer müşteriler de herhalde, “cık cık, ay, ne kadar da modernleşememiş bir aile!” diye ayıplamışlardır bizi.

Nerede nasıl davranılır —nereye ne giyilir gibi— hâlâ pek bilmem. Halbuki önemlidir; otel, lokanta, kafe gibi mekânlardaki davranış türleri büyük ölçüde medeniyet seviyesini yansıtır. Hizmet sektöründe çalışanlara davranış biçimi ve saygı, diğer müşterileri rahatsız edip etmeme, tek başına olabilme / birlikte / yan yana durabilme hâlleri, paylaşma / paylaşamama durumları, sıranı bekleyebilme yeteneği kim olduğumuzu anlatıverir. Üst başa, kıyafete, dress code’lara takılma saçmalığı bir yana, tanımadığımız insanlarla yan yana geldiğimiz bu yerlerde davranışlar belirleyicidir.

Kafede uzun kahve sırasında bekliyorum, arkamdaki üniversite öğrencileri konuşuyor. Kız yanındaki oflayıp poflayan arkadaşına diyor ki; “biz öne geçelim, dersimiz var.” Dönüp, “nasıl yani?” diye soruyorum. “Ne var ki?” diyor, “çok mantıklı bir şey söyledim, bizim dersimiz var, öne geçebiliriz.” Aldığım kahveyi bu mantıklı şahsiyetin kafasından aşağı dökmek istiyorum. Makarnaları saçan bunu da yapar. Ama yabancılarla rastlaştığımızda kabalığı değil nezaketi aramalıyız.

Daha önce hiç tanımadığı, ilk defa rastlaştığı bir yabancının nezaketi, seyahat eden insanın gönlünün genişlemesini sağlar, diyor tanımadıkları insanların yardımını, cömertliğini, konukseverliğini gören gezginler. Bu yüzden insanın satın alırken zenginleşebildiği yegâne şey, seyahattir. Seyahat etmek zihnimizi dünyaya açar; karşılaştığımız insanları ve ziyaret ettiğimiz yerleri anlamamıza yardımcı olur.2 İnsanın doğduğu ev ile mezarı dışında gerçek bir evi yoktur aslında. Şehirli gezgin için dışarısı zamanla içerisi hâline dönüşür ve içerisi de dışarısı.3

İnsanın rutininden, kimliğinden sıyrılabilmesinden daha hafifletici ne olabilir? Gezmek ve gezgin mekânları tam da bunun içindir.

Kimliksiz ve köksüz hayatlar için anonim odalar sunan otel mimarisi uzun süre modernizmin simgelerinden olmuştur.4 Otel odalarının aynalarının bize yansıttığı kendi kişiliğimiz değil, aslında anonimliğimizdir.5

Kimliksizlik ve kimsesizlik ve yurtsuzluk üzerinden filmlerde otel odası sahneleri: Memento (2000), Kanlı Firar (1960), Casablanca (1942)

Küçük dokunuşlar haricinde anonim bırakılan otel odaları insana tanımadığı yüzlerce insanla oda paylaşma şansı veriyor. Otel odalarına gizli notlar bırakıp beklenmedik arkadaşlıklar kurmak mümkün olmalı; en azından küçük bir işaretleşme, bir iletişim kırıntısı. Seneler evvel bir gün telefon çaldı. Arayan kadın, “hazine haritasını bulduğunu, ödülünü istediğini” söylüyordu. Bizim çocuklarla arkadaşlarının aylar öncesinde özenle hikâyesini yazıp, çizip, hazırlayıp, şişeye koyup deniz kıyısındaki bir mağaraya gizledikleri haritadan bahsettiğini anlamak zaman aldı tabii. Mesaj alınmıştı, iletişim kurulmuştu, ödül alınmıştı.

Unutulmaz gezileri tanımadığımız insanlarla rastlaşmalar taçlandırır. Oaxaca’ya uçan pırpır uçakta yanımda oturan ve çok kibar yaşlı bir ‘senyör’ olan mimar Jorge Ballina Garza’nın mimari tavsiyeleri olmasaydı; Dublin’de —yolda rastladığımız birinin önerisiyle gittiğimiz mahalle pub’ında konuştuğumuz başka birinin tavsiyesiyle bulduğumuz köydeki lokantada sohbet ettiğimiz çiftin sayesinde keşfettiğimiz— o ‘hobbit’ler köyünü hiç görmeseydik; Berlin KaDeWe’de mis kokulu parfüm reyonunun ortasına kusarak infial yaratan çocuklarımızın imdadına etraftaki Alman/Türk teyzeler yetişmeselerdi; Edinburgh’daki arka sokak barında kadeh tokuşturduğumuz İskoçların bağımsızlığı kaçırma pişmanlıklarıyla Brexit şikâyetlerini dinlemeseydik; Georgetown’daki Ukrayna göçmeni hamile otelcinin evde savaşın ortasında kalan ailesi için duyduğu endişeleri paylaşmasaydık; Buenos Aires’in El Nuevo Gasómetro diye anılan stadında maç seyrederken yanımızdaki coşkulu San Lorenzo taraftarlarından tezahürat, gazete kâğıdından konfeti ve lojistik açıklamalar desteği almasaydık; Atina metrosunda yanımıza düşen Tatavlalı Yorgo’yla sarılıp ağlaşmasaydık; bütün o geziler eksik kalırdı elbette.

Biz lisedeyken, geleceğini turizmde arayan bir ülkenin evlatları olarak ‘turizm’ dersi alırdık. Neden bir ‘tarım’ dersi yoktu ki? Veya ‘sanayi’? Demek daha o zamandan üretmeden de var olmanın yollarını ararmışız. Bütün dersten aklımda kalan “turist kime denir?” sorusudur. Turist bana denir elbette. Amaçlı amaçsız, yerli yersiz, avare avare gezmeye bayılırım.

Günümüz şehrinde sokakta yavaş yavaş yürüyen biri varsa, ya bir suç işlemeyi planlıyordur —ya da daha fenası— turist olabilir.6

Yavaş yavaş yürürken sokaklar, insanlar, binalar, mekânlar, hatta girilmeyen binaların içi, mahrem alanlar bile fütursuzca gözlem alanı hâline dönüştürülür; zaman kavramı farklılaşır, kafada planlar yapılır, işlenecek suçlar netleşir. Turizmin, benim de müptelası olduğum röntgenciliğe varan bu pasif gözlemci tutumu bir yana, bu işi daha aktif, daha paylaşımcı, daha üretken hâle getirmek isteyenler de var. Aktif turizm yaklaşımları, üretimle ilişki, konforla ilişki, paylaşmakla ilişki gibi konulara zihin açıcı alternatifler sunuyor. Gene de turistliğin esası bence avareliktir.

Turizm yapılarını sadece turistler için yapılmış projeler olarak görmek yerine, daha çok rastlaşmaya imkân vererek orada yaşayanlar ve toplum için yapılmış kamusal projeler olarak görmek ise insana iyi geliyor. Uygulanan ilk binam bir turizm meslek lisesi ve uygulama oteli binasıydı.

İlk fotoğraf okulun web sitesinden diğerleri: Cemal Emden

Bina Eğirdir Gölü’nün yamaçlarında, üçgen biçiminde, eğimli ve çok güzel manzarası olan bir arsada yer alır. Projenin önemli kararlarından biri bu arsanın potansiyelini ortaya çıkartmak olmuştur. Yaşamın mümkün olduğunca dışadönük olmasına çalışılmış, ortak kullanılan yerlerin birbirleriyle ve dışarısıyla ilişkili olmalarına özen gösterilmiştir. Otelin sadece gece kalacak turistler için değil, kasabalılara da hizmet edeceği göz önünde bulundurulmuştur. Ama esas kullanıcılar, bu okul/otelde turizm eğitimi alacak öğrencilerdir. Onların ders dışında da bir araya gelebilecekleri yerlerin yeterli büyüklükte, çok yönden ulaşılabilir ve çeşitli olmasına çalışılmıştır.7

Otel ve okul,
fotoğraflar: Cemal Emden
ve İpek Yürekli

Otel ve lokantaların görünür yerleri kadar görünmez olan yerleri, servis kısımları bir buzdağı etkisi yaratıyor. Ama bu projedeki fark servis kısımlarının aynı zamanda eğitim alanı olması. Aslında görünmez olanın en görünür ama gene de görünmez olması. Bu konuya en çarpıcı güncel örneklerden biri Antakya’da yapılmakta olan ‘müze otel’. Zemindeki antik mozaiklere dokunmadan parmak ucunda duran otel binasında genellikle zemin altına gizlenen servis kısmının tepetaklak edilip binanın tepesine yerleştirildiğini görüyoruz. Tabii parmak ucunda durmak bina maliyetini hayli artırmış. Bizim otel ise bu açıdan tam ters uçtaydı.

Binanın ekonomik, kolay uygulanabilir, kolay bakılabilir ve mimari karakterin sürdürülebilir olmasına çalışıldı. Bütündeki basitlik, sadelik, strüktürün mimari dili oluşturma özelliği, yerle kurulan ilişkinin belirleyiciliği gibi ana kararlar uygulamada çıkacak sorunlara, yetersizliklere karşı mimari bütünü koruyabilmek amacıyla alındı. Binanın bir devlet yapısı olarak farklı bakanlıkların kontrol ve denetiminde olması tasarım ve uygulama süreçlerini zorlaştırdı. Bu konuda ortaya çıkan en önemli sorunlar işleyişteki yavaşlık, süreksizlik, keyfilik ve bakanlıklar arasındaki tutarsızlık oldu.8

Milli eğitim müdürüyle randevumuz var, bir an önce bina yapılsın istiyor. Haklı tabii, çocuklar bir depoda ders yapıyor hâlâ. Yalnız aylar önce teslim ettiğimiz projeyi kaybetmese iyiydi. Ondan önce de bayındırlık müdürüyle toplantımız vardı; o galiba pek bir şey yapılsın derdinde değil. İnşaat başlayınca iyice coştu. Gerekli izolasyon detaylarını uygulamayı reddediyor; onun yerine bodrum katta bitümlü karton kullandırtıyor. Yetkisi olanın saçmalama hakkı sonsuz çünkü. Bir de turizm müdürlüğü var ki, onların standartları zaten hiçbirininkine uymuyor. Müdürlükler arasında serseme döndük. Bu bina yapılabilecek mi, yapılınca istediğimiz gibi kullanılabilecek mi acaba?

Kütüphane, konumu, kullanımı ve detayları ile hem içerdekiler hem de yoldan geçenler, dışardan görenler için binanın en belirgin noktası olmak üzere tasarlandı. Uygulamanın ne olacağı bilinmez tabii, ama kütüphane penceresine oturarak kitap okunacağı hayal edildi.9

Kütüphane penceresi,
fotoğraflar: Gürkan Akay, İpek Yürekli
ve Cemal Emden

Bir ara kütüphaneyi müdür odası yapmayı düşünüyorlardı. Belki müdür pencereye kıvrılıp kitap okur. Bauhaus renklerine sadık kalmayı kafaya koymuşken, sonradan duvarların pembeye boyanacağı da aklımıza gelmemişti. Neden olmasın? Antalya’da bir otelde, otelin mimarının seneler sonra barda otururken sürekli müdahale edip ışık ayarlarıyla oynayıp durduğunu görmüştüm. Her seferinde tam o hayal ettiği ışığı aramak hayli sinir bozucu olmalı. Mimar olmak nasıl bir azaptır. İlk göz ağrımız okul/otel, artık ne şekilde kullanılırsa kullanılsın ne hâle gelirse gelsin, gene de bu çorbada tuzum olduğu için mutluyum.

fotoğraflar: İpek Yürekli

Zaten hayatın anlamı, tuz olmaktan geçmez mi? Ya da sokaklarda suç işleme planları yaparak yavaş yavaş yürüyen avare bir turist olmaktan?

Açılış töreni, 2003,
fotoğraflar: İpek Yürekli

1. 1955 yılında yapılan İstanbul Hilton Oteli hem inşaatı, hem mimarisi ve hem de kullanımıyla İstanbul’a birçok yeniliği ve değişimi getiren bir yapı olarak bilinir. Yapım teknolojisi ve şantiye işleyişi, projede çalışan Gündüz Gökçe’nin deyimiyle, “malzeme, teknoloji, boyut ve kavram açılarından” alışılmışın dışında bambaşka deneyimler sunarken, yarattığı asıl kalıcı fark kent yaşamına getirdiği yeniliklerdir. İstanbullular, öncelikle modernleşme arzusundaki aileler, sabah kahvesi veya beş çayı için buluşulan lobisiyle, lokantalarıyla, balo salonuyla, zamanın önemli müzik gruplarını çıkaran danslı gece kulübüyle, sayfiyeyi şehrin ortasına getiren yüzme havuzuyla, otelde yepyeni bir sosyalleşme alanı bulurlar. Toplumun modern yüzünü aydınlatan otelin açılışı, kör karanlık 6-7 Eylül olaylarının dört ay öncesine denk gelir. Hilton Oteli’nin bir yandan kamusal hayata katkısıyla şehirde yarattığı değişim, diğer yandan Prost Planı’ndaki kamusal Taksim Gezisi bütünlüğünü delen ilk yapı olması, tarihe birlikte geçer.

2. The Kindness Of Strangers: Travel Stories That Make Your Heart Grow, ed. Fearghal O’nuallain, 2018.

3. Sidewalks, Valeria Luiselli, 2013.

4.Typology: Hotels”, Tom Wilkinson, 2017.

5. Sidewalks, Valeria Luiselli, 2013.

6. age.

7. “Bir Devlet Okulu Binası”, İpek Yürekli, Arda İnceoğlu, XXI, sayı 32, Mart 2005.

8. age.

9. age.

binalar ve insanlar, İpek Yürekli, mimarlık, okul, otel, turizm