İstanbul’un ve Alibeyköy’ün ucu,
fotoğraf: İpek Yürekli, 2020
Muazzez Hanım: Alibeyköy’ün Renkleri

99Y Yeşilpınar-Eminönü otobüsündeyim, istikamet Alibeyköy.

Yanımda ufak tefek, tombulca, pembe başörtülü, gri pardösülü, ben yaşta bir teyze oturuyor. Muazzez Hanım, Ispartalı. Kızı Hukuk’taymış. Telefonu çaldı, konuştu onunla. Evi güzelce temizlediğini, çamaşırlarını yıkayıp astığını, ona üç kap yemek hazırlayıp bıraktığını anlatıyor tatlı tatlı. Saat daha öğlen ancak olmuş, Muazzez Hanım çok verimli bir sabah geçirmiş anlaşılan, kendi sabahımdan utandım. Kızına arkadaşlarıyla okuldan sonra gelip, sakın ola iş yapmayıp rahat rahat ders çalışmasını tembihliyor.

İneceğim durağa geldik, vedalaşıyoruz. İşte Alibeyköy’deyim. Orta yerde fallik, sarı bir mısır heykeli yükseliyor. Suyu çekilmiş dere boyunca şantiyeler sıralanmış, bir kargaşadır gidiyor. Derenin iki yanında tıklım tıklım binalarla dolu yamaçlar yükseliyor. Tepelerde bir yerde oturan Sakine Hanım inşaatlar yüzünden çoluk çocuk gidecekleri yeşillik kalmadığından şikâyetçi.

Tramvay şantiyesinin doğma büyüme Alibeyköylü bekçisi Fadıl Usta, çocukluğunda her yerin mısır tarlası olduğunu ve derenin yemyeşil aktığını söylüyor. Kuzular, koyunlar, mandalar, çiftliklerle dolu doğanın içinde huzurlu bir yerlerden bahsediyor.

“2004 yılında Alibeyköy’ü sel basmıştı. Mimarlar Odası’nın Afet Komitesi başkanı idim. Bölgede sel afetiyle ilgili çalışmalar yapmıştık. O sırada meydandaki büyük mısır heykelini sorduğum bazı Alibeyköylüler bu heykelin neden dikildiğini bilmiyorlardı. Hâlbuki Alibeyköy’ü ünlü yapan iki şeyden biri mısır, diğeri ise oradaki Apikoğlu sucuk fabrikasıydı. Alibeyköy deresinin taşma alanı olan düzlüklerde mısır tarlaları bulunur, ayrıca bu havzada sucuk fabrikasının hammaddesi olan mandalar otlardı.”1

Buraların bilinen ilk çiftliği, Fatih Sultan Mehmet tarafından, ilk Osmanlı gazi-akıncılarından Evrenos Gazi’nin oğlu olan ve kendisi de akıncılık mesleğini icra eden İki Yürekli Ali Bey’e, İstanbul’un fethine katkıları sebebiyle verilen araziler üzerine kuruluyor. Semte ismini veren Ali Bey’in İki Yürekli lakabının anlamını bulamadım; çok cesur mu demek, yanar döner mi, iyi yürekli mi, dokuz canlı mı yoksa ikizler burcu mu, bilemem.

Tarihçi Heath Lowry fethi şöyle anlatıyor:

“Mesela Evrenosoğlu Ali Bey gibi bir akıncı var. Yaklaşık 10 bin kadar atlıyla kuşatmaya katılıyor. Daha sonra ona Haliç kıyısında bir yer veriliyor: Bugünkü Alibeyköy civarı işte… Kaynaklara göre Akşemseddin üç bin dervişle katılıyor kuşatmaya ve fetih esnasında çok kritik bir rol oynuyor. Bir taraftan manevi olarak Fatih’e ve orduya kuvvet veriyor, diğer yandan da kuşatma esnasında kaleme aldığı ilginç bir mektup var. O çok önemli bana kalırsa. İşlerin çok da parlak gitmediği bir sırada yazıyor mektubu Akşemseddin ve diyor ki: ‘Sen bunların Allah rızası için mi savaştığını zannediyorsun? Bunlar ganimet için savaşıyorlar!’ Ondan sonra da şehir alınırsa üç gün yağma edilecek diye söz verildi askerlere. Yağma sırasında da tek bir şartı vardı: Binalara asla zarar verilmeyecek!

“Bilürsüz… Allah içün canını ve başını koyan azdan azdır, meğer ki bir ganimet göreler, canlarını dünya için oda [ateşe] atarlar.” (miladi 1453)2

Bir iddiaya göre, artık kendi malı olan binaları sağlama alıp insanlara yapılacak her türlü zulme izin veren Fatih bile, şehre girdiğinde kendi askerinin üç günde yarattığı tahribatın boyutuna, işlenen cinayet ve tecavüzlerin sayısına şaşırır.3 Ben şaşırdığını hiç sanmam ama o üç günde olan bitenle ilgili kaynak, şüphe götürmeyecek şekilde, epey bol gözüküyor. İki yüzyıl sonra Evliya Çelebi, birdenbire zengin olan insanlar için “Konstantiniye yağmasına katıldı” deyiminin uzunca bir süre kullanılmaya devam ettiğini yazar.4

Osmanlı’nın bu haşin girişinden sonra Fatih, Konstantinapol’ü İstanbul’a dönüştürmeye başlar. Kafasındaki imparatorluk hayaline –bağımsızlıklarını kaybetme endişesiyle– uzak duran, fethe katılmış gazi ve dervişler, ‘haysiyetsiz kâfir’ geçmişi bahanesiyle de şehrin başkent olmasına burun kıvırırlar.5 Tam da korktukları gibi, şehir aslında Bizans’tan çok da uzaklaşmadan adım adım Osmanlılaşmaya başlar. Fetihte korunmuş olan mimari yapıya yüzyıllarca eklemlenen Osmanlı mimarisi İstanbul’un katmanlı ruhunu oluşturur, bugüne taşır. İmparatorluk döneminde Haliç boyunca doğal yapıya paralel büyüyerek surları aşan yerleşim, fetih sonrası şehrin cami olarak inşa edilen ilk yapısı Eyüp Sultan’a kadar uzanır, Alibeyköy’e varmadan biter.

“1498 tarihli Osmanlı kayıtlarında köy nüfusunun 46 kişi olduğu yazılıdır. Evliya Çelebi, Alibeyköy’ün 17. yüzyıl ortalarında, ’kırk kadar evi olan ve 70-80 kadar çınar ağacı ile süslenmiş bir mesire yeri’ olduğunu yazmıştır. 18. yüzyıl başında da yapılan bentler, havuzlar, bahçeler ve av köşkü ile Alibeyköy gerçek bir mesire, zevk ve sefa mahalli hâline gelir.

Bu semt bugün de Haliç’in uzantısı Alibeyköy deresinin topografyanın içinde yok oluşuyla ve 1983 yılında açıldıktan sonra vadinin bitişine yol açtığı söylenen barajın gölüyle,6 coğrafi olarak şehrin kuzey sınırını tanımlıyor. Şu anda otoban ve yoğun inşaat faaliyetleriyle bambaşka bir karaktere bürünmüş durumda olsa da, dev şehrin bir zamanlar mesire yerleriyle yumuşak bir şekilde bitişi bölgede hâlen algılanabiliyor. Fadıl Usta’nın anlattığı manda sürülerini, Osmanlı askerlerinin atlarının otladığı çayırları hayal etmek halen mümkün. Şehrin ucu olarak, gözü dışarda akıncılara uygun bir yer.

“Bin atlı, akınlarda çocuklar gibi şendik;
Bin atlı o gün dev gibi bir orduyu yendik!

Ak tolgalı beylerbeyi haykırdı: ilerle!
Bir yaz günü geçtik Tuna’dan kafilelerle.
…”

Yahya Kemal Beyatlı’nın 1919’da yazdığı “Akıncılar” şiiri adeta şenlikli bir piknik ortamını tasvir ediyor. Gel gör ki gerçek o kadar da neşeli ve hafif olmayabilir. Osmanlı fetihlerinde önemli roller oynayan akıncılar, fethedilecek yerleri padişahla ordusu gelmeden onlara hazırlık olarak perişan ederken, devletten maaş almadıkları ve bağımsız oldukları için, gelir kazandıracak yağmacılık işiyle iştigal etmektedirler. Osmanlı’nın Balkanlar’daki ilerleyişinde uç bölgelerde yaşayan gazi-akıncıların önemini vurgulayan tarihçi Cemal Kafadar, ‘gaza’nın zaten ilk anlamı itibarıyla yağmacı akın manasına geldiğini söylüyor. Aktardığı, Osmanlı Devleti’nin kuruluşunda etkili olan gazilerin hayatlarını anlatan destansı hikâyelerdeki maço anlatım ise insanı gülmekle ağlamak arasında bırakıyor.

“Güzel prenses (tabii ki Bizanslı), daha sonra Umur Bey’in ayaklarına kapandığında ve Umur Bey elini yine ona sürmediğinde şöyle der: ‘Al beni, olam sana bir karavaş [cariye].’” (miladi 1465)7

Zamanın şartları ne olursa olsun, şehirleri yağmalayıp kadınlara tecavüz eden, bir sürü kadını, çocuğu kendine cariye ve köle alan akıncıları, ne kadar uğraşsam kahraman olarak göremeyeceğim doğrusu. Benim Muazzez Hanım gibi farklı türde kahramanlara ihtiyacım var. Keşke buraların ismi Alibeyköy değil de Muazzezhanımköy olsaydı.

“Evrenos Bey’den sonra Osmanlı Devleti’nin hizmetinde Rumeli’de akıncı kumandanı olarak Evrenos’un oğulları İki Yürekli Ali Bey ve Evrenosoğlu İsa Bey’leri görüyoruz. Bunlardan Ali Bey babasının yanında yetişmiş ve ondan sonra Rumeli’nin meşhur akıncı kumandanlarından olmuştur… Ali Bey özellikle 1437’de yaptığı Macaristan akınından 70.000 (?) esir ve hesapsız ganimet malıyla dönmüştür.

İşte böyle hesapsız başarılı ve tatlı bir insandır Ali Bey. Tarihteki çoğu tatlı insan gibi ‘cesareti, kuvveti, kudreti ve pervasızlığıyla’ nam salmıştır. Babası ve kardeşleriyle birlikte Balkanlar’daki Osmanlı sevgisinin kaynaklarından olsa gerek kendisi.

İstanbul’un ucundaki arazilerin mülkiyeti saray erbabı, askerler ve vakıflar arasında paylaşılırken, Ali Bey gibi akıncılar ile tekkeler arasındaki kopmaz ilişkinin buraya da yansımış olması beklenebilir. Savaşçı akıncılar ile barışçı dervişlerin birlikteliği şaşırtıcı olsa da, insancıl öğretisiyle bildiğimiz Hacı Bektaş’ın velayetnamesinde de ismi geçen Evrenos Gazi8 ile ailesinin diğer akıncı aileleri gibi maneviyat dünyasıyla ilişkileri ve ermişlere saygıda kusur etmemeleri etkili bir günah çıkarma yöntemi olmalı. Evrenos Gazi’nin torunu Kara Ali, Hacı Bektaş Tekkesi’nin ikinci avlu doğu portaline yazdırdığı kitabede “Günahkâr Kara Evrenos, sen ne yüzle hazretin huzuruna çıkıyorsun?” diye soruyor kendi kendine. Yoksa ondan habersiz yazılmış, sadece dergâhtakilerin hislerine tercüman olan bir yazı mı bu?

“Ey günahkâr Evrenez yüzi kara
Ne yüz bula hazrete karşu vara.” (miladi 1495-96)9

Yüzyıllarca vakıf ve çiftlikleriyle İstanbul’u besleyen, tarım ile hayvancılık yapılan bir yerken, Alibeyköy zamanla gecekondu yerleşimlerine ve endüstri yapılarına yer açıyor. 1950’lerde hem Balkan ülkelerinden hem de Türkiye’nin farklı yerlerinden gelenlerle bir anda hızla oluşan ve çevre yamaçları dolduran mahalleleriyle de bir şehir merkezine dönüşüyor. Binlerce yıllık bir şehirde nispeten genç bir semt olsa da, az zamanda çok şey görmüş, kısa ömrüne çok haksızlık, çok eziyet sıkıştırmış bir bölge burası. Sel baskınları, kahvehane taramaları, Alevi evlerinin işaretlenmesi, devletin cemevleriyle bitmeyen itişmesi, otobüs yakmalar, protestolar, biz biraz ötede yaşayanlar için senelerdir uzaktan duyulan haberlerin bir kısmı. Şehir içinde başka bir, hatta birkaç şehir gibi Alibeyköy.

Bunca olayın yanında bir yandan da hayat dinamik bir şekilde devam ediyor. Çarşı cıvıl cıvıl. Rengârenk eşyaların çoğu vitrinlerin dışına da taşmış. Aynı sokakta renk cümbüşü yaratan yorgancı, elektrikçi, nalbur ve sonra bir de parti dükkânı var. Her türlü farklı kutlama için kartlar, balonlar, süsler mevcut burada. Mavi renkli bir tanesinin üstünde “Kızlar erkek oldum” müjdesi verilmiş sevinçle. Bunu önce trans bireyler için sanmıştım, sünnet olmuş erkek çocuklar için hazırlandığını anlamam zaman aldı. Bu kutlama da, “kız evi naz evi” gibi benzerlerinin yanında gururla yerini almış. Akıncıları kahraman, maçoları sevimli gösteren zihniyet tam gaz yoluna devam ediyor.

Kıyıdaki, küçük bahçelerinde halen tavuk beslenen sarı, turuncu, kırmızı boyalı eski evlere bakarken, birinden yüzünde gülümseme, sırtında çanta genç bir kadın çıkıyor. Muazzez Hanım’ın kızı gibi üniversite öğrencisi olsa gerek. Bu şirin evlerin bir kısmı ucuz öğrenci evleri olarak kullanılıyor olmalı. Aman kızım, dersini çalış güzel güzel, bağımsız ol, özgür ol, kendi ayaklarının üstünde dur. Ganimet ve cariye peşindeki akıncılara, erkeklik müjdesi veren maço geleneğe pabuç bırakma sakın, bu gidişle bitmez onlar çünkü.

{tüm fotoğraflar: İpek Yürekli}

1. Arif Atılgan, “İstanbul’un Semtlerine Özel Gıdalar”, mimdap.org, 2014.

2. Cemal Kafadar, İki Cihan Âresinde: Osmanlı Devleti’nin Kuruluşu, Metis Yayınları, 2019.

3. John Freely, İstanbul: The Imperial City, Penguin Books, 1998.

4. Stefanos Yerasimos, İstanbul: İmparatorluklar Başkenti, Tarih Vakfı Yurt Yayınları, 2000.

5. Zeynep Yürekli, Architecture and Hagiography in the Ottoman Empire: the Politics of Bektashi Shrines in the Classical Age, Ashgate Publishing, Surrey, 2012.

6. Erol Tümertekin, İstanbul Ansiklopedisi, 1993.

7. Umur Bey’in maceralarını anlatan Düsturname’den akt. Kafadar, age.

8. Yürekli, age.

9. Age.

Alibeyköy, eklemlenmek, İpek Yürekli, İstanbul