Elisabeth Moss (Offred),
Alexis Bledel (Ofglen),
Jenessa Grant (Ofsamuel)
ve Bahia Watson (Oferic),
The Handmaid’s Tale (2017),
kaynak: IMDb
Peyderpey
The Handmaid’s Tale

Mart ayında Teksas senatosunda kürtaj ile ilgili düzenlemeler tartışılırken bir grup kırmızı pelerinli ve beyaz boneli kadın yasa tasarısını protesto etmek için salona girdiler. Margaret Atwood’un The Handmaid’s Tale adlı kitabında yönetici sınıf erkeklerine çocuk doğurmak için köleleştirilen kadınlar gibi giyinmişlerdi. Online izleme platformu Hulu romanın uyarlamasını yayınlamaya hazırlandığı için protestoya basın büyük ilgi gösterdi. İlhamı kim nereden aldı bilinmez ama Atwood’un Los Angeles Kitap Fuarı’ndaki söyleşisi öncesinde festival alanına benzer kostümlü oyuncular getirilince olaya tanık olanlar, gördükleri bir promosyon çalışması mı yoksa başka bir protesto mu tereddüdüne düştüler. Başlamadan hakkında konuşulmaya başlanan dizinin aynı anda internette yayınlanan ilk üç bölümü ile ilgili eleştiriler olumlu. Eleştirmenler hikâyenin zamanlamasının Amerika Birleşik Devletleri’nin değişen siyasi iklimine uygun olduğu konusunda da hemfikir.

1985 yılında yazılan kitap Sevinç ve Özcan Kabakçıoğlu tarafından AFA Yayıncılık için Damızlık Kızın Öyküsü olarak Türkçeye çevrilmiş. “Hizmetli kız” olarak çevrilebilecek handmaid yerine “damızlık kız” kullanmak öyküyü bilenleri çok da şaşırtmayacak bir tercih. Zira hikâyenin anlatıcısı Offred’in görevi doğurganlığını yitirmiş üst sınıfa çocuk doğurmak. Romanda detayları zamanla anlatılan bir devrim sonrası kadınlar hak ve özgürlüklerini yitiriyorlar. Yeni baskıcı rejimin komplike kast sisteminde Offred ve diğer handmaid’ler, kumandanların çocuk sahibi olamayan eşleri için bir nevi taşıyıcı annelik yapıyorlar. Doğurganlık oranının çok düştüğü Gilead Cumhuriyeti’nde handmaid’lerin hayatta kalmasına izin verilmesinin tek sebebi dünyaya çocuk getirme potansiyelleri.

Tahmin edilebileceği üzere roman bir distopya. Gilead Cumhuriyeti de, diğer pek çok distopya örneğinde olduğu gibi totaliter bir rejim. İlk sezonu on bölüm olacak dizi, yirmi iki yıl önce yazılan romanın zamanını günümüze yaklaştırmış. Romanın anlatıcısı Offred’in (Elisabeth Moss) devrim öncesine dair anıları cep telefonlarının ve Uber’in olduğu, insanların günümüz Amerika’sında yaşayanlar gibi göründüğü bir dünya çiziyor. İsmi, kumandanı Fred’e (Joseph Fiennes) aidiyetine işaret eden Offred’in1 hatıraları ile dizi, bizlere kadınların çalışma ve mülk edinme hakkını kaybedişini, güç kazanan baskıcı grubun çizdiği çizgilere uymayanların maruz kaldığı şiddetin artışını ve rejimin değişimini gösteriyor. Kendi adının June olduğu günlerde sahip olduğu her şeyi kaybetmesine rağmen Offred’i hayatta tutan tek hayal, kızı Hannah ile tekrar bir araya gelmek.

The Handmaid’s Tale TV dizisi (2017)
ve Volker Schlöndorff’un
yönettiği sinema filminin (1990)
tanıtım afişleri, kaynak: IMDb

Kitap daha evvel yönetmen Volker Schlöndorff tarafından, ünlü oyun yazarı Harold Pinter’in senaryosu ile, 1990 yılında sinemaya uyarlanmış. Natasha Richardson, Faye Dunaway, Robert Duvall ve Aidan Quinn’in oynadığı film, dizi versiyonu kadar yankı uyandırmamış. Aslında politik atmosfer ne kadar tanıdık olursa olsun, uyarlaması çok kolay bir roman değil The Handmaid’s Tale. Anlatıcının aklından geçenleri okuyucu ile yoğun olarak paylaştığı metinleri görselleştirirken karşılaşılan en büyük sorun anlatıcıya ne kadar anlattırmak gerektiğine karar vermek. Mini dizide bu dengenin kurulması üçüncü bölümde2 mümkün olmuş. Bu yüzden, ilk iki bölümde anlatım bazı anlarda ritmini biraz yitiriyor. Kadrosunda Elisabeth Moss (Offred), Yvonne Strahovski (Serena Joy), Alexis Bledel (Ofglen), ve Samira Wiley (Moira) gibi televizyon izleyicilerinin alışık olduğu yüzler barındıran dizinin gizli yıldızı Strahovski. Çocuk sahibi olsun diye eşi ile Offred’in birlikte oluşlarını izlediği sahnede içinde bulunduğu durumdan Offred kadar rahatsız olduğunu gözleriyle anlatmış Strahovski. Gilmore Girls ile tanınan Bledel de geçmiş performanslarından ayrılan bir oyunculuk sergilemiş. Ünlü yönetmen Anthony Minghella’nın oğlu Max Minghella (Nick) kadronun dikkat çeken bir başka ismi. Mad Men sonrası Jane Campion’un Top of the Lake dizisinde yer alan Elisabeth Moss hem başrol oyuncusu hem de yapımcı olarak şüphesiz en öne çıkan üyesi kadronun. Dizinin oyunculuk ve Püriten kıyafetlerinden esinlenilerek hazırlanan kostümler konusunda başarılı olduğu ortada. Fakat ilk üç bölümüne bakınca distopya türünün en iyi örneği olduğunu söylemek de mümkün değil.

Yvonne Strahovski (Serena Joy), 
The Handmaid’s Tale (2017),
kaynak: IMDb

Görünen o ki, dizinin konusunun siyasi gündemle ilişkisi, dizinin zayıf yanlarını unutturacak kadar etkili. Amerika Birleşik Devletleri’nde Donald Trump’un başkanlık seçimini kazanması, düşünce ve yaşayışları Trump’un savunduğu muhafazakâr ögeler ile örtüşmeyenler arasında, çok da haksız sayılamayacak endişeler doğurdu. Başta kadın hakları, LGBT bireylerin hakları ve göçmenlik düzenlemeleri olmak üzere eğitime, sanata, doğanın korunmasına ve ücretsiz sağlık hizmetlerine ayrılan fonlar gibi pek çok diğer konuda da endişeleri haklı çıkaran gelişmeler yaşandı Trump’ın başkanlığının ilk yüz gününde. O nedenle, Atwood’un romanının yeni dizi uyarlamasının yankı uyandırması çok sürpriz değil. Gilead’da da hedef alınan ve marjinalize edilen gruplar hemen hemen aynı.

Hoş zaten, ideolojik yöneliminden bağımsız, her totaliter ve hatta otoriter rejim ilk kadınlar üzerinde kuruyor tahakkümünü. Bir rejimin yasakladığını, bir başka rejim kadınlara zorunlu kılıyor. Kadınların vücutları, vücutları üzerine giydikleri ya da giymedikleri, dünyaya getirdikleri veya getirmedikleri çocukları dünyanın pek çok ülkesinde toplumsal gerginliklerin ana ekseninde yer alıyor. Sembolik siyasetin konusu ve hedefi olmanın dışında kadınlar ve kız çocukları ekonomik zorluklardan da daha büyük zarar görüyor. Fakirleşen toplumlarda kız çocukları daha az besleniyor, daha az okula gönderiliyor. Margaret Atwood da bir röportajında savaş ve soykırımlarda kadınlara toplu tecavüz edilişinden, doğurganlık üzerinden tahayyül edilen toplumsal projelerin çokluğundan söz etmiş. Dişi kedilerle birlikte olmak için kedi yavrularını öldüren erkek kedilere benzetmiş erkeklerin yaptıklarını. Özetle Atwood’un demek istediği gibi dünyada her türlü şiddetten ilk nasip alan dişiler oluyor.

Alexis Bledel (Ofglen),
The Handmaid’s Tale (2017),
kaynak: IMDb

Gilead Cumhuriyeti, yönetici sınıf dışındaki erkekler için de yaşanması kolay bir yer değil ama anlatıcı Offred olduğundan, bu distopyada kadın konusu daha öne çıkıyor kaçınılmaz olarak. Ütopyalar ve siyaset felsefesine Antik Yunan’dan beri konu olan siyasi modeller, yazarlarının yaklaşmayı arzu ettiği gelecekleri tasvir ederken, distopyalar ile yazarlar yaklaştığına inandıkları gelecekle ilgili okurlarını uyarıyorlar. Thomas More 1516 yılında yayınlanan eseri Utopia’da satirik bir biçimde hayalindeki sosyo-politik sistemi anlatırken bir edebi türe isim, bir diğerine ilham vereceğini hayal edebilir miydi meçhul.

Günümüzde ise ütopyalardan çok distopyalar hüküm sürüyor edebiyatta. İnsanlık, belki Lord Acton’un “Güç yozlaştırır, mutlak güç mutlaka yozlaştırır” diyerek anlattığı gibi güç ilişkisine taraf olan her yöneticinin ve yönetim sisteminin sorunlu olduğu iddiasına ikna olmuş. Ulaşmak istediğimiz düzenlerden ziyade kaçmak istediğimiz geleceklerden söz etmemizin sebebi de belki bu.

George Orwell, Aldous Huxley, Ray Bradbury ve Ursula K. Le Guin gibi politik sistem eleştirileri yapan diğer distopya yazarlarına benzer şekilde Margaret Atwood röportajlarında sık sık siyasi gündem ile ilgili sorularla karşılaşıyor. Yakın zamanda verdiği bir röportajda okuyucularınıza içinde bulunulan siyasi süreçlerle ilgili ne demek istersiniz sorusuna şöyle yanıt vermiş:

“İnancınızı yitirmeyin. İnancınız ne olursa olsun. Henüz çok depresif olmaya lüzum yok. Amerika hâlâ çeşitliliğini koruyan inatçı bir yer ve totaliter bir diktatörlüğe kolay itilemeyecek pek çok insan var. Düşüncem bu. Geçmişi hatırlamayan gençler için bu [başkanlık] biraz şok edici oldu. Şimdiye kadar olan en kötü şeyin bu [başkanlık seçiminin sonucu] olduğunu düşünüyorlar. İnanın en kötüsü bu değil. Ve sizin göreviniz durumun olduğundan daha kötü hâle gelmesini engellemek.”3

Atwood’un sözleri bana annemin dediklerini hatırlattı. O da hak ve özgürlükler konusunda her jenerasyonun bir sonrakini daha ileri taşıması gerektiğine inanıyor. Bir sonraki nesli daha ileri taşıyıp taşıyamayacağımızı bilmiyorum ama, Atwood’un da dediği gibi, geriye gidişi engellemek belki de atılması gereken ilk adım. The Handmaid’s Tale de bu adımın ne kadar elzem olduğunu gösteren izlenilesi bir örnek.

Elisabeth Moss (Offred)
ve Ann Dowd (Aunt Lydia),
The Handmaid’s Tale (2017),
kaynak: IMDb

1. Dizi ile ilgili makalelerde sıklıkla yer verilen şekliyle Offred olanları şöyle tasvir ediyor: “Kongre üyelerini katlettiklerinde uyanmadık. Teröristleri suçlayıp Anayasa’yı askıya aldıklarında da uyanmadık. Geçici bir durum dediler. Oysa hiçbir şey birden değişmez. Yavaş yavaş ısıtılan bir küvette bir bakmışsınız anlamadan kaynamış ve ölmüşsünüz.” (Çeviren Ş.B.) [When they slaughtered Congress, we didn’t wake up. When they blamed terrorists and suspended the Constitution, we didn’t wake up then either. They said it would be temporary. Nothing changes instantaneously. In a gradually heating bathtub, you’d be boiled to death before you knew it.]

2. İlk üç bölümü Reed Morano yönetmiş. Diğer bölümlerin yönetmenleri farklı olacak. Dizinin televizyon uyarlaması Bruce Miller’ın projesi. Ilene Chaiken ve Margaret Atwood ile beraber Miller da senaristler arasında yer alıyor.

3. Orijinal metin: “Keep the faith. Whatever that may be. Don’t get too depressed yet, because I have a belief in America being very diverse and ornery, and containing a lot of people who are not going to roll over very easily for a totalitarian dictatorship. That is what I think. It has been a bit of a shock to the very young, who don’t remember things like this in the past. They think this is the very, very worst thing that has ever happened. But trust me, it isn’t. Your mission is to keep this from not being any worse than it is.” (Çeviren Ş.B.)

distopya, dizi, film, Handmaid’s Tale, kadın hakları, Margaret Atwood, Peyderpey, popüler kültür, Şebnem Baran, televizyon, uyarlama