First Man,
yönetmen: Damien Chazelle,
2018
Peyderpey
First Man ya da Armstrong’u Ararken Gosling’i Görmek

2017 yılında Akademi Ödülleri’nde en iyi yönetmen ödülünü alan Damien Chazelle’in yeni filmi First Man, gişede beklenen performansı gösteremese de Ryan Gosling’in en iyi erkek oyuncu dalında önemli favorilerden biri olmasını sağladı. Chazelle’in en iyi yönetmen kategorisinde şansı daha düşük olmakla beraber ismi şimdiden olası adaylar arasında anılıyor. Gosling’in daha evvel yine Damien Chazelle ile beraber çalıştığı La La Land kendisine Oscar adaylığı getirmişti. Oyuncu da yönetmen de durumdan memnun olsalar gerek ki Chazelle’in yeni projesinde beraber yer almışlar. Oscar yarışının dinamiklerine hâkim olanlara göre bu işbirliği ikiliyi tekrar Oscar adaylığına götürebilir. Fakat, her iki ismin adaylığı benim için çok heyecan verici adaylıklar olmayacak.

Ryan Gosling, First Man, 2018,
fotoğraf: Daniel McFadden,
kaynak: IMDb

İsmi, Ay’da yürüyen ilk insan olan Neil Armstrong’a ithafen First Man olan film, ne yazık ki defalarca anlatıldığı için tükenmiş bir öyküde başrol oyuncusunun star karizması ana karakterin önüne geçen bir performans sergilemesi nedeniyle beni çok etkilemedi.

Bu etkisizliğin önemli nedenlerinden biri Hollywood’un uzay filmlerinden hiç bıkmaması. Yakın zamanda çekilen The Martian ve Gravity ile beraber Arrival, konunun potansiyeli olduğunun kanıtı. Ay’a çoktan gidildiği için yeni hedef Mars. First Man, uzayda Martian ve Gravity filmlerini hatırlatan bir yalnızlık resmi çiziyor. Bu tercih biraz daha eski, vatanperver tonu olan Space Cowboys ve Apollo 13* gibi filmlerden farklı. Aerosmith’in yaptığı soundtrack şarkısı “I Don’t Wanna Miss a Thing” ile bir nesli evlendiren romantik Armageddon’u her iki dalga uzay filmi ile karşılaştırmak imkânsız. Yakın zamanda sinema izleyicileri ile buluşan ve Afrika asıllı Amerikalı kadın matematikçilerin NASA için yaptıklarını işleyen Hidden Figures de türün erkek egemen doğasını zorlayan izlemesi keyifli bir başka örnek.

Tüm bunları düşününce, filmden ilk haberdar olduğumda Chazelle konuyla ilgili daha ne anlatmak istemiş olabilir diye düşündüm. Hem belgesel hem kurgu olarak defalarca işlenen Amerika Birleşik Devletleri ve Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği arasındaki uzay yarışı ile ilgili ilginç bir konu kaldı mı diye merak ettim. Zaten Chazelle de bu yarışla ilgili anlatılacak yeni bir şey kalmadığına kanaat getirmiş olmalı ki yarıştan ziyade yarışın Armstrong’un psikolojisinde yarattığı tahribatı işlemiş.

Bu yüzden James R. Hansen’in First Man: The Life of Neil A. Armstrong kitabından uyarlanan hikâye, uzaya gitme sürecinden çok Armstrong’un kişisel öyküsü. Küçük kızının ölümüyle Armstrong, kendini işine veriyor. Crown dizisi ile tanınan ve yakında Girl with the Dragon Tattoo serisinin yeni filmiyle sinemalarda yer alacak olan Claire Foy’un canlandırdığı eşi Janet, Armstrong’un ruhsal çöküşünün en yakın tanığı.

Ryan Gosling, Claire Foy, Luke Winters
ve Connor Blodgett,
First Man, 2018,
fotoğraf: Daniel McFadden, kaynak: IMDb

Armstrong bu sürecin başında askerler arasından sıyrılan sayılı mühendisten biri olarak NASA’nın özel programına katılmayı başarıyor. Fiziksel performans kadar sorun çözümü yeteneğinin öne çıktığı bu yarışta birer birer takım arkadaşlarını kaybederken, uzaya gidecek astronot oluyor. Yanında ise, filmde pek de sempatik bir portresi çizilmeyen Buzz Aldrin (Corey Stoll) var. Herkesin takdir ettiği kriz anlarında sakin kalıp sorun çözebilmesi, kararlılığı yanında Armstrong’u uzaya götüren en önemli sebep. Fakat, bu soğukkanlı hâl —uzmanların affına sığınarak söylüyorum— yıllar süren fonksiyonel depresyonun alameti farikası aslında.

Filmin, bu ruh hâline uygun biçimsel tercihleri var. Armstrong’un içinde hissettiği boşluğun tezahürü olan ama zaman zaman bunaltıcı seslerle sonlanan bir sessizlik söz konusu filmde. Chazelle, müzik ve ses konusundaki ilgi ve hassasiyetini önceki projeleri Whiplash ve La La Land ile göstermişti. Yeni projesi First Man, ne konusu Whiplash gibi müzik ile ilgili ne de türü La La Land gibi müzikal. Fakat, Chazelle ses efektlerini yoğun ve etkin şekilde kullanmış yine. Biraz Christopher Nolan’ın Dunkirk’ü gibi bu yoğun ses efekti kullanımı aslında riskli bir karar. İzleyicinin dikkatini dağıtmak ya da rahatsız etmek mümkün. Nolan’ın filminde böyle bir hisse kapılmamakla beraber Chazelle’in kullandığı ses efektlerini zaman zaman biraz abartılı buldum.

Amerikan izleyicilerini sesten daha çok geren detay ise Chazelle’in Armstrong’un Ay’a Amerika Birleşik Devletleri bayrağını diktiği anı filmde göstermemesi. Zaten söz konusu bayrağın dalgalandığı anın görüntüsü, komplo teorisi sevenler için bu uzay yolcuğunun hiç gerçekleşmediğinin kanıtı olarak gösterilir. Yönetmenin bu tartışmalı ana yer vermemesi biraz da bu yüzden Amerikan milliyetçilerini bir hayli rahatsız etti. Üstüne üstlük, gerçek hayatta Armstrong’la çalkantılı bir iş arkadaşlığı olan Aldrin, filmi bayrak konusunda eleştirmekte gecikmedi.

Lukas Haas, Ryan Gosling
ve Corey Stoll,
First Man, 2018,
fotoğraf: Daniel McFadden,
kaynak: IMDb
Apollo 11 ay yolculuğu ekibi, 1969,
soldan sağa: Neil A. Armstrong,
Michael Collins ve Edwin E. Aldrin Jr., kaynak: Wikimedia Commons

Aslında Chazelle, uzay yolculuğuyla ilgili dönemsel tartışmalara genel olarak eleştiriye mahal vermeyecek ve hayli steril denebilecek biçimde değinmiş. Yönetmen, Vietnam karşıtlığıyla güçlenen öğrenci hareketinin sosyal adalet için harcanabilecek paranın uzay araştırmalarına harcanması konusundaki rahatsızlığına, filmdeki karakterlerden Ed White’ın (Jason Clarke) ağzından “çocukların ufkunu açmak ve ilerlemeye teşvik etmek” ekseninde idealist bir cevap veriyor. Uzay yolculuğu için denemelerde ölenler ve artan harcamalar sonrası siyasetçilerin ve bürokratların sorgulamalarına da Gosling’in canlandırdığı Armstrong aracılığıyla “şimdi mi aklınıza geldi ölenler?” mealinde bir yorumda bulunuyor. Diğer bir deyişle Chazelle her perspektife kısaca değinip derine girmiyor.

En başta dediğim gibi, çok kez anlatılan bu öyküye daha yakın ve insani bir pencereden bakmak istemiş Chazelle. Söz konusu amaca giden yolda oyunculara çok önemli roller düşüyor. Kadro hem sinema filmlerinden hem de televizyon dizilerinden aşina olunan Kyle Chandler (Deke Slayton) ve Ciáran Hinds (Bob Gilruth) gibi yüzler içeriyor.

Chazelle’in oyunculuk yönetimine diyecek pek bir şey yok. Ama tabii bunda oyuncuların iyi olmasının rolü büyük. Ryan Gosling ve Claire Foy’un performanslarında göze çarpan somut bir eksik yok. Kariyerinin başlarında yer aldığı çocuk programı The Mickey Mouse Club’da mesai arkadaşları Christina Aguilera, Britney Spears ve Justin Timberlake olan Gosling’in, çocuk oyunculara her zaman kısmet olmayan bir prestije sahip olduğu bu filmle tescilleniyor.

Lukas Haas, Ryan Gosling
ve Corey Stoll,
First Man, 2018,
fotoğraf: Daniel McFadden,
kaynak: IMDb

Her şey iyi, güzel, hoş da ortada tasviri zor bir sorun var: O da Ryan Gosling’in, en yakın zamanda Blade Runner 2049 ve La La Land filmlerinde gördüğümüz ama aslında Gosling’in önceki filmlerinde de karşımıza çıkan tipe bürünmüş olması. Gosling’in Armstrong’u, daha önce sıkça canlandırdığı karakterler gibi “iyi, cesur, çalışkan, sessiz, maskulen, dışarı karşı sert ama içinde fırtınalar kopan pamuk kalpli” bir adam. Gosling’in bu imajının daha sempatik benzer bir versiyonu ise Crazy, Stupid, Love ve The Nice Guys filmlerinde görülebilir. Üstelik Gosling’in bu tipin iki versiyonunda performansı bir hayli iyi. First Man özelinde aynı başarı söz konusu. Yani Gosling’in oyunculuğu kötü değil, ama fazlasıyla tanıdık.

İfade doğru mu emin değilim ama oyunculuktan star kategorisine geçenlerin ortak kaderi demek mümkün sanırım buna. En büyük örneği Tom Cruise olan bu duruma, kendi adıma bu sene listeye eklediğim Sandra Bullock bir başka örnek. Elbette, oyuncunun iyi taşıdığı karakterlerin benzerlerinin kariyeri boyunca karşısına çıkması muhtemel. Sonuçta yapımcılar için garanti modeller her zaman çekici. Fakat sektörün kazancı, izleyicinin kaybı oluyor. Film sayısı arttıkça oyuncuyu görmeden karakteri görmek zorlaşıyor. Oyuncunun rolün önüne geçmesi, her ne kadar sadık hayranları ve Akademi Üyeleri’ni kötü yönde etkilemese bile —etkileseydi Clint Eastwood ve Meryl Streep’i durmaksızın Oscar Ödülleri’ne aday göstermezlerdi— benim gibi bir grup izleyici için hikâyenin inandırıcılığını azaltıyor. Belki filmin yavaş temposu ve sessiz hâliyle konunun defalarca işlenmiş olmasının filmle ilgili hissiyatıma bir etkisi olmuştur. Fakat, her ne sebeple olursa olsun film boyunca Ryan Gosling’i Neil Armstrong olarak değil de, Ryan Gosling olarak görmek ciddi bir sorun. Özellikle de filmin amacı, bu tarihi figürü, tüm dünyaca tanınan bir ikon olarak değil kendi canavarları ile boğuşan bir ölümlü olarak tanıtmakken.

* Filmin kadrosunda Tom Hanks, Bill Paxton, Kevin Bacon, Ed Harris ve sanırım film ve dizilerde her türlü rütbede asker ve polisi oynamış olan Gary Sinise var.

film, First Man, Peyderpey, sinema, Şebnem Baran