İzler XI

Kış, oturduğu tahtından ayağa kalktı. Hemen yakınındaki aynada kendini bir süzdü, iyi görünüyordu. Ayna ondan daha büyüktü. Onun gibi dört kişiyi tamamen içine alabilecek kadar büyüktü. Zarif, ince bir çerçevesi vardı. Kış’ın üstünde Valentino bir palto vardı, eski değildi, yüzyıl ortası çizgisinde bir paltoydu. Botticelli desenli, folklorik bir halıdan yapılmış gibiydi. Bu optik desenli palto vücuduna yakışmıştı ve belli ki ona kendini iyi hissettiriyordu. Kış, kafese doğru ilerledi. Kafesi pencerenin yanına getirdi. Pencereyi açtı. Kuşlar, hızla Kontra’ya doğru uçtular.

Kız, “Dışarıda ayaz var” dedi adama, “Kış geldi.” Adamın gözü yaprakları hâlâ üstünde duran vişne ağacındaki kuşlara takıldı. “Kış geldi” dedi o da. O kadar sessiz söyledi ki bunu, kız onu duymadı. Adam, dönüp kıza baktı, “Kuşları gördün mü?” dedi. Kız pencereden dışarı bakmaya devam ederken, “Evet” dedi. Aslında adamın hangi kuşlardan söz ettiğini anlamamıştı. Çok da umurunda değildi, havaların birden soğuması onu biraz korkutmuştu. Gökyüzü, annesini kaybettiğindeki kadar griydi. Bugünden başka bir yere varmıştı kızın aklı. Kuşlara bakacak durumda değildi, bu sohbeti uzatmak da istemiyordu. Annesini hiç beklenmedik bir anda kaybetmişti. Kimsenin beklediği bir durum değildi bu. Sıradan bir gündü. Ortada bunu gerektirebilecek hiçbir koşul yoktu. Hastalık yoktu, yaşlı değildi. Gökyüzünün griliği dışında hiçbir şey yoktu ortada. Kız, içine kocaman kaya düşmüş bir kuyu gibi hissetmişti kendisini. İçindeki su kudurmuş, aylarca durulmamıştı. Bunu hak edecek ne yapmış olabilirdi, bunu düşünmüştü. Ortada böyle bir denge olmadığını anlaması kırk günden uzun sürmüştü. Hiçbir denge yoktu, cennet yoktu. “Kuş mu?” diye söylendi. Kuşları görmek ne işine yarayacaktı ki? Adam taze soğan ekmek için dışarı çıkarken ardından baktı. İçi yok gibiydi, kendini sadece organlardan ve onları sarmalayan bir tenden ibaret hissediyordu. Kızgındı. Ne adama ne de kuşlara kızgın değildi, sadece kızgındı, içinin çalınmış, gasp edilmiş olmasına kızgındı sadece. Saklanacak tohumların etiketlerini yazmaya devam etti. Bitkilerin hayatına özeniyordu. Ekilip, biçilmek, toplanmak iyi bir fikir gibi geliyordu ona. Ölümsüzlük gibi geliyordu bu ona. Kimsenin ölmesini istemiyordu. Kimsenin son nefesini verirken yanında olmak istemiyordu. Bu çaresiz durum onu çok etkiliyordu. Adam da bir gün ölecekti, bunu biliyordu. Bu, hiç gereği olmayan bir bilgiydi. Bilmemeyi tercih ederdi. Çocukken karanlıktan değil anasını, babasını kaybetmekten korkardı bir tek. Canavarlardan değil, kendi ölümünden de değil, bundan korkardı sadece.

Kışla beraber canı inanılmaz şekilde konyak çekmeye başlamıştı. Konyak nasıl yapılır bunu bilmiyordu. Adama sormak da istememişti. O, nasıl olsa her şeyi biliyordu. Konyak hakkında bir konferans dinlemek istememişti. Hemen, birkaç gün içinde yapılamayacağını da aklı kesiyordu. Laf dinlemek değil, o, konyak istiyordu, hemen istiyordu. Belki de Bay Korku ile görüşmesinde yarar vardı. Bay Korku, insanların korkularını gidermekte başarılı biriydi. Bay Korku ile sohbet edenler rahatlıyordu. Korkuları yok oluyordu. Yaşlı bir adamdı, bilgiliydi, sakindi. Onun heyecanlandığını hiç kimse görmemişti. Beyaz gür saçları vardı, sakallıydı. Aydınlık yüzlü ve iyi biriydi. O, bir komünistti. Onu görmesi gerektiğine karar verdi kız. Bu düşünce bile onu biraz olsun rahatlatmıştı. Ne diyecekti adama? Bunu düşünmeye başladı yolda. Tavernanın yanından yokuşu çıkacaktı, mezarlık boyunca tırmanacaktı, eskiden pazarın kurulduğu yere, ana caddeye varmadan köşedeydi Bay Korku’nun evi. Küçük bir evdi. Kulübe de denebilirdi. Bu barınağı kendi yapmıştı Kriz zamanı. Kapıyı çaldı kız. Bay Korku açtı kapıyı, “Kızım” dedi, “Hoş geldin.” Kız içeri girdi, karanlık sayılırdı. “Bugün her yer karanlıktır” diye düşündü, kış geldiği için. “Çay yapmıştım yeni, içer misin, kızım?” dedi Bay Korku. Kız, “Aslına bakacak olursanız ben konyak içmek istiyorum, onun için geldim zaten size” dedi. Bay Korku, sağ eliyle beyaz uzun saçlarını geriye doğru taradı, gülümseyerek yere doğru baktı, bir eski dolabı açtı. “Bununla ikram edeceğim, konyak kadehine en benzeyen budur” dedi. İkram ettiği bardak ayağı kopmuş bir konyak kadehine benziyordu da gerçekten. Kadeh topal olmakla birlikte konyak son derece sağlıklıydı. Kız, kendini iyi hissetmeye başlamıştı. “Ben kıştan ve kaderden korkuyorum” dedi. Bay korku da bu arada koltuğuna kurulmuştu. “Bu korkunun gereksiz olduğunu biliyorsun ama, değil mi, kızım?” dedi. “Çok da emin değilim ama” dedi kız. Bay Korku’nun oturduğu koltuğun kolunda geometrik desenli küçük boy bir battaniye vardı. Kıza uzattı. “Bak!” dedi, “Bu senin kış problemini çözebilir. Yapman gereken, kader için de buna benzer bir şey bulman. Bulabilirsin, istersen.” Kız, problemin çözümünün bu kadar basit olabileceğini tahmin etmemişti, sevindi. “Kaderin üstünü örtecek bir kumaş nereden bulabilirim ki?” dedi. “Kaderin üstünü örtmek için değil, kızım, kaderle kendi arana koyacağın bir şey lazım sana” dedi Bay Korku. “Kaderin değil kendi üstünü örtmen gerekir.”

Kız, ayrıldığında kendini daha rahat hissediyordu. Karanlık bastırmamış olsa, adamın sözünü ettiği kuşları görmek isteyecek kadar toparlamıştı kendisini. Eve vardığında, adam gaz lambası ışığında, bahçede çilek dikmeye çalışıyordu. Kızı görünce, “Kışın en sevmediğim tarafı bu, bir program yapıyorsun, bitmeden hava kararıyor” dedi. Kız adama sarıldı. Onu seviyordu. Sakinliğini, cana yakınlığını, sıcaklığını seviyordu. Güçlüydü. Günden güne değişmiyordu. “Bir şey soracağım, ama bana kısa bir cevap ver, uzatma olur mu? Konyak yapmak çok zor mu?” diye mırıldandı kız adama. Adam başta güçlükle duyduğunu tam anlayamadığını düşündü. Anladığına karar verdikten sonra ağzını açıp tam konuşmaya başlayacaktı ki havayı yutup sustu. Lafı çok uzatacağını o da anlamıştı, sustu. Nasıl toplayabilirim, diye kısaca düşündükten sonra. “Konyak değil de brendiye razıysan, yeterince armudumuz var bu iş için” dedi. “Konyak, biliyorsun sadece Fransa’nın belli bir bölgesi…” dedi ve sustu. Yine kendini tutamamıştı. Kız, adama sarıldı tekrar. “Bana bir şey yap, beni kıştan ve kaderden koru, lütfen” dedi. Adam, kendini hiç olmadığı kadar güçlü hissetti ilk defa. “Bunu yapabilirim” dedi. “Brendi biraz zaman alacaktır, ama sen merak etme.”

Gece gökyüzünde, tam da ufukta hafif bir gülkurusu renk saklanmıştı uzayın siyahının böğrüne, Kış’ın paltosunun baklava desenlerindeki renkti bu. Ay, bulutların arkasına saklanıp sonra tekrar beliriyordu. Hava ayazdı. Kız üşümüyordu. “Ben bugün Bay Korku’ya gittim” dedi. Adam, kızı omuzundan kavradı.

Kontra’da gökyüzünde dumanlar belirmeye başlamıştı. Kalori’nin imal ettiği sobalar birer birer yanmaya başlamıştı. Üşüyen pek yoktu. Günler kısalmıştı, zaman geçmek bilmiyordu ama. Gökyüzü suratını asmıştı.

Kış, sarayında pencereden Kontra’yı seyrediyordu. Pencereden bulutlara seslendi. “Soğuk devam etsin, biraz güneş verin onlara” dedi. Keyfi yerine gelmiş gibi görünüyordu. Valentino paltosunun eteklerini savurarak, biraz da dans eder gibi yürüyerek tahtına geri döndü, oturdu. Derin bir nefes aldı, mutluydu. Kontra’da, Kış’ın şık paltolu, hoş bir kraliçe olduğunu bilen tek kişi Bay Korku idi. Bay Korku da koltuğuna yerleşti. Pencereden dağılan bulutları görebiliyordu. Gözlerini yumdu, ellerini bitiştirerek, Kış’a teşekkür etti sessizce.

Kız, adama Ay’ı gösterdi. Kraterleri görünüyordu, parlaktı. Adam, mutluydu, içi içine sığmıyordu. Pırıl pırıl bir geceydi. Uzayı hiç bu kadar duru görmemişti. Kış mevsimini severdi. Kıza sarıldı, “Korkma sakın” dedi. “Olur mu?” Kız, güldü.

_
{fotoğraf: Saçar Makine}

distopya, Emre Özgüder, İzler, kış