fotoğraf: Emre Özgüder
İzler IX

Rüzgârlar artmıştı. Eskiden ormanın olduğu taraftan taze, serin esiyordu artık. Güzel yağmurlar gelip geçiyordu. Sık sık patatesleri kontrol etmek gerekiyordu, bu aralar toplamak gerekecekti onları. Sonra onun yerine yulaf, arpa, çavdar ekilecekti. Tarım kitabında böyle tarif ediliyordu. Bu yüzden herkesin çok işi vardı; turp, marul, ıspanak, lahana, havuç bu ara ekilecekti. Kışa hazırlığın garip bir heyecanı vardı. Bu biraz korku filmlerinin çok da hareketli olmayan sahnelerindeki gibi bir heyecandı. Okullar açılırdı veya saksılara lale, sümbül ekilirdi bu mevsimde eskiden; şimdi artık her şey bambaşkaydı. Okul, hiç kapanmamıştı; lale soğanlarını da herhalde kimse akıl edip saksıdan çıkartmamıştı.

Bay Kup, yanına elinden iş gelen gençleri toplamış, bir takım oluşturmuştu. Kış için onarılması, yamanması gereken bir sürü kıyafet vardı. Yine önce çocukların ihtiyaçlarından başlamışlardı, büyük paltolardan iki bazen üç tane çocuk paltosu çıkartabiliyorlardı. Bu çok mutlu ediyordu onu, kahkahalarla gülmüştü bir keresinde. Yeni diktiği bir çocuk paltosunda, eski paltonun kocaman cebi çok komik gelmişti ona. Oğlanın üstünde denerken paltoyu, hafif arka eteğinden çekiştirerek “Defterlerini de cebine koyarsın artık, sana çanta gerekmez.” demişti. Elinde kalan parçalara bakarken bazen, iki farklı giysidense bunlar ve renkleri de farklıysa, o zaman birinin adını söylerdi veya “Bana şu şair çocuğu çağırsanıza, elimdekiler tam ona göre galiba.” diye heyecanlanırdı. Yeni bir estetik anlayış çıkmıştı ortaya. İnsanlar belli ki senelerdir neredeyse sadece tek renkten veya klasik renk kompozisyonlarından sıkılmış olmalıydılar ki, herkes bu yeni kıyafetlerden fazlasıyla memnundu. Bayan Kozmetika, otlardan cilt bakım karışımları yapmakta usta bir hanımefendi, elinde birkaç nota kitabıyla Bay Kup’a uğrayıp hem notaları ona hediye etmiş hem de gönlüne göre renkler seçip bir kenara ayırıp, “Bir ara bana da sıra gelirse…” diyerek kafasıyla ayırdığı kumaşları işaret etmişti.

Bayan Kozmetika, orta yaşın ilerisinde bir kadındı. Eskiden çok varlıklı oldukları bilinirdi, kriz öncesinden değil, çok çok eskiden. Ahşap bir evde yaşıyordu. Çok iyi bir eğitim almıştı, evinde piyano vardı. Özellikle genç kızlar ona hayrandı. İlk önce parmaklarını birbirine sürterek uçlarını ısıtır, sonra kızlardan birinin yüzüne dokunur, gözlerini kapatır, biraz öyle durduktan sonra ayağa kalkar, raflara dizdiği kavanozlardan birini alır, içinden ressamların kullandığı türden küçük bir ıspatulayla kızın yanında getirdiği küçük kavanoza bir miktar koyardı. “Bunu bir dene bakalım, haftaya gel tekrar, duruma bakalım.” derdi, bir hekim havasıyla. Sadece bir keresinde verdiği kremi süren kıza arıların hücum ettiği yönünde bir dedikodu yayılmışsa da birçok kız bunun gerçek olmadığını söylemişti sonrasında. Bu dedikodunun kaynağı kızın annesiydi. Bayan Kozmetika çok hoş bir kadındı, kızın annesiyle aralarında zamanında bir anlaşmazlık yaşandığı ve bu işin sebebinin de bu olduğu anlaşılmıştı zaman içinde.

Bay Kup ve Bayan Kozmetika bir konser vereceklerdi, repertuvar konusunda anlaşmaları hayli uzun sürdüyse de sonuçta Rahmaninov’da uzlaşmışlardı. Bayan Kozmetika, “Sonbaharda yapalım konseri, kışın piyanoyu yakmak zorunda kalmadan.” demişti, bu yüzden herkes bundan Sonbahar Konseri diye söz ediyor, ederken de biraz yaklaşan kıştan çekinmeden edemiyordu. Kış ağırdan alıyordu; kendisine yakıştırılan heyecandan memnundu, bu hazırlıkların tadına varmak hoşuna gitmişti ve konseri merak ediyordu. Bay Kup, konser yüzünden kıştan korkmuyordu. Aslında insan sesi için bestelenmiş bir eser çalacaktı Bay Kup, Vocalise. Kış, bunu dinleyecek ve ne dediklerini anlayacaktı; o yüzden de kıştan korkmuyordu. Bunu birkaç kez söylemişti. Onun gibi çok az konuşan biri söylediği için olsa gerek, bu herkeste bir değişiklik yaratmaya yetmişti. Kimse artık yakın zamana kadar olduğu gibi kışı büyük bir düşman olarak görmüyordu. Kış, ağırlanması gereken bir misafirdi. Kış da bundan bir hayli memnundu.

Bir yandan tamamlanan varil sobalar evlere dağıtılıyor, öte yandan toplanmakta olan ürünlerle ilgili hesaplar çıkarılıyor, kış için eldekilerle yapılabilecek yemek tarifleri tartışılıyordu. Kontra’nın sınırları ve onun ötesinde neler olup bittiği —eskisi kadar olmasa da—ortaya atılan yeni kuramlar üzerinden sık sık tartışılıyordu. Bir fanus içinde yaşadıklarını düşünenler vardı, bu yüzden kışın da hafif geçeceğini iddia ediyorlardı. Kimsenin yeteri kadar bilgisi olmadığı için tam olarak adlandırılamayan ve tanımlanamayan bir diğer düşünce, zamanın ve uzayın bükülmesiyle ilgiliydi. Bu çok tutulan bir çözümleme değildi: Bir ekonomik krizin böyle bir şeye neden yol açmış olabileceği kısmı gerçekten de açıklanmaya muhtaçtı. Hatta biraz alay konusu da olmuştu. Beklenmedik şekilde karşılaşılan her duruma, mesela bir sağanak yağmura ya da erken çiçek açan ağaçlara açıklama olarak “zaman bükülmesi” deyip gülüp geçiyordu herkes.

“Eski düzenin tek nedeni kıştı,” dedi adam kıza. Bir yandan patateslerin kabuklarını kontrol ediyordu. Tarım kitabında tarif edilen kıvama gelip gelmediğini anlamaya çalışıyordu. “Düzen, derken, devleti mi kastediyorsun?” Kız, her zamanki gibi kafasını kaldırmadan sormuştu bunu. Herkes gibi onun da yapması gereken bir sürü iş vardı. “Din, devlet, ekonomi modelleri, krediler, borç, hepsi kış korkusundandı.” Bu çok mantıksız gelmemişti kıza, hep geniş anlamıyla bir kış korkusu vardı. Sistem, bu korkuya geçersiz de olsa çözümler önermek, insanları buna inandırmak üzerinden yürüyordu. Şöyle yaparsan, kışın üşümez ve aç kalmazsın. Eğer kış korkusu yeterli olmazsa açlık, susuzluk, kuraklık, hep bir korku vardı. Hiçbiri olmazsa, o zaman da düşmanlar vardı, her an saldırabilirlerdi. Bu korkularla ömürler tükenmişti. Bunların hiçbirinin olmadığı tüm şimdiki zamanlar, bunlarla dolu dünler ve yarınlar için harcanmıştı. Sonuçta çok şanslı hissediyordu kendisini, sonunda bir gün tüm bunlar yıkılmış, o çok korkulan eşikten diğer tarafa geçilmiş ve orasının sanıldığı kadar da korkunç bir yer olmadığı ortaya çıkmıştı. Evet, belki korkutan tarafları vardı, ancak bu diğer taraftan daha kötü hiç değildi. “Evet” dedi kız, “tarım devriminden tekrar başlayarak daha güzel bir hayat mümkün.” Adam, heyecanla doğruldu, “Buğdaysız bir tarım devrimiyle.” Buğday, un, hamur, ekmek, bunların insanlığın gerçek düşmanları olduğunu düşünüyordu. Onun için buğday, tarımındaki tüm zahmetleriyle ters orantılı bir tembellik getiriyordu insana. Tarihteki savaşların nedeni, komşunun buğday tarlasına göz dikmekti. Buğday, kışa girmeden ekim yapıp kışı “çok sert geçmesin” diye dua ederek, önceki hasadı yiyerek şişip, çiftleşerek gereksiz çoğalarak geçirmek demekti. Düşman, kış değil, buğdayın ta kendisiydi.

Kış, oturduğu yerden öne doğrularak kulak kabarttı adamın aklından geçenlere, bir tebessümle tekrar arkasına yaslandı. Huzurlu görünüyordu. Hiç de korkulacak birine benzemiyordu, zarif yüz hatları, arkaya taralı gür, kır saçlarında mum çiçeğinden tokasıyla yalın bir güzelliği vardı. Gereksiz suçlanmaktan kurtulmuş olmak onu rahatlatmıştı. O da tam olarak ne olduğunu bilmiyordu, zaman mı bükülmüş ne olmuştu belli değildi, ancak sonucundan fazlasıyla hoşnuttu. Onun da diğerlerinden bir farkı yoktu. O, su demekti. Kendini hiçbir zaman korkulacak biri olarak görmemişti. Gözlerini gökyüzüne çevirdi, “daha zaman var” diye geçirdi içinden. Adama baktı ve güldü.

“Evet, buğday olmasın” dedi kız, “kimse var olan bir şeyin rejimini yapmak istemez.” Adam, kıza baktı ve güldü.

distopya, Emre Özgüder, Emre Özgüder, İzler, korku