Bolo Bolo ve
Diğer Şeyler
Yazı dizisinin altıncı metninde bir değişiklik yapıp kurgusal bir metin yazmak istedim. Şimdiye dek Macahellilerle yaptığım görüşmeleri, özellikle son bir senede öğrendiğim bilgilerle harmanladım ve 70’li yıllarda Macahel’de yaşayan bir ailenin sıradan bir kış sabahı nasıl geçer sorusuna cevap aradım. Edebi kaygı gütmediğim gibi “köy gerçekliği”ni yansıtmak gibi bir amacım da olmadı.1 Kurgusal yapıyı zedelememek adına ilgili fotoğrafları metnin sonuna ekledim. Metnin bir “son”unun olmaması ise bir öyküden ziyade anlatı olduğunun göstergesi.
*
Emine hamur teknesine sırasıyla mısır unu, bir miktar sıcak su ve tuzu ekleyerek tek eliyle bulamaç hâline getirdi. Kıvamını kontrol ediyor, ara ara sudan eklemeyi ihmal etmiyordu. Biraz sonra hamurun kıvamı yerini buldu, keti’ye düzgünce yayıldı. Sönmek üzere olan ocağa yerleştirildi. Emine tepsiyi bir sacla örterek ocaktan aldığı közlerle üstünü kapladı. Hamura bulanmış elini yıkamak için teneke sobanın üstünde iyice ısınmış olan suyu kapıp yazloğa çıktı. Apteshane’de gügüm’deki suyla elini yıkadı, fazlasını havlu yerine eteğine sildi, sıcak sudan elleri kızarsa da içi soğuktan titriyordu. Sobalı odaya dönmek için acele etti.
Soğuktan içi titreyen tek kişi Emine değildi. Hasan da pedevra’sını koltuğunun altına sıkıştırmış, kırmızı burnunu ovuşturarak buz pistine dönmüş yollarda kayıp düşmemek için olabildiğince dikkatli eve yürüyordu. Buzda kayacak olmanın heyecanıyla güneşin doğmasını bile bekleyememiş, odunlukta bulduğu pedevra’yı kaptığı gibi hasat zamanı boyunu aşan mısır fidelerinin orman olduğu tarlanın en üst noktasına yürümüştü. Tam bir saattir kayıyordu. Soğuktan buz kesene dek oynadı, nihayet pes ettiğinde vakit de epey geçmişti.
Ablası Emine karşısında ıslak pantolonu, kırmızı suratıyla Hasan’ı görünce “Vuyme nenuuu” diye bir çığlık kopardı. Hemen soyup ocağın yanına ısınması için gönderdi. Islanan kıyafetlerini ters yüz edip ocağın üstündeki ipe astı. Bu sırada evin en küçük kızı Padime ahırı temizlemekten dönmüş belinden düşmek üzere olan sharvali’sinin üstüne siyah önlüğünü giymeye çalışıyordu.
Düğmelerini iliklerken gözüne tırnakları ilişti. İki haftadır kesilmediğinden iyice uzamış diplerine siyah kirler birikmişti. Bugün okulda tırnak kontrolü vardı. Öğretmeni yine kızacak, eline vurup kızartacaktı. Şimdi Emine’ye söylese başından savardı kesin. Yakasını taktığı esnada içeri diğer ablası Hatice girdi. Önlüğünü güzelce giymiş, saçlarını ustalıkla tarayıp atkuyruğu yapmıştı.
Hatice kız kardeşinin dağınık saçlarını, yanlış iliklenmiş önlüğünü görünce kıyamadı. Önce önlüğünün düğmelerini yeniden ilikleyip yakasını düzeltti, sonra ocağın kenarındaki gügüm’den aldığı bir avuç suyla kardeşinin saçlarını ıslattı. Annesinin siyah ince uçlu tarağıyla önlerini düzeltip topladı. Şimdi en azından öğretmeni saçları dağınık diye kardeşine kızamayacaktı.
Tam o esnada beşiğinde mışıl mışıl uyuyan Hüseyin ağlamaya başladı. Hatice bebeğin yanına koştu, sevimli yüzüyle annesini taklit edip sesini iyice incelterek bir ninni mırıldanmaya başladı: Naaanay naaaanay daedzinos / Chemi nenulam daedzinos.2
Hatice küçük kardeşinin kollarını kundaktan kurtardı. Şimdi Hüseyin beşiğinin üstüne takılı boncuklara gözlerini dikmiş, sağa sola oynatıyordu. Elleri serbest kaldığı için mutlu, ablaları başında olduğu için huzurluydu.
Ocaktaki çadi güzelce kızarmıştı. Hatice ve Padime mutfak rafından aldıkları kuruti’yi birer parça mısır ekmeğine katık edip ağızlarına tıkıştırdılar. Biraz daha oyalanırlarsa okula geç kalacaklardı. Hatice, kardeşine “Hayde” deyip ayaklandı. Önlüğünün üstüne geçirdiği yeleği iyice küçülmüştü, “Yeni bir tane gerekiyor” diye geçirdi içinden. Yün çoraplarının üstüne kara lastiklerini giyip okullarının yolunu tuttular.
Evde kalan Emine ilk iş Hüseyin’in havruz’undaki şkeri’leri saran pisliği temizledi. Yerine yeni yapraklar koydu. Kardeşinin ayaklarını da kundağından kurtarıp kucakladı. Henüz yarı yaşındaki kardeşini sol omzuna dayayıp sağ eliyle de bakır leğene gügüm’den su koymaya başladı. Bir tas yardımıyla Hüseyin’in belinden aşağısını iyice temizledi. Suyu sevmeyen bebek huzursuzlanıyor, tenine değen her bir damla suda yüzünü buruşturuyordu. Kardeşini daha fazla üzmek istemedi. Bir güzel kurulayıp gerisin geri giysisini giydirdi. Miniği sekvi’ye yatırıp tatlı sözlerle oyalamaya başladı. Bağana sudan kurtulmaktan mutlu, neşeli kahkahalar atıyordu.
Emine kotani’de pişen lobyo’yu kontrol etti. Ateşi sönmek üzereydi, odun atarak iyice harladı. Bu aralıkta Hasan odadaki sekvi’lerden küçük olanına uzanmış, sabahki yorgunluğunu üstünden atacak tatlı bir uykuya dalmıştı. Ta ki babası davudi sesiyle ismini seslenip odun taşımaya çağırana dek. Babasının sesine uyanan Hasan telaşla ayaklanıp ocakta kurumuş giysilerini üstüne geçirdi. Önce yazloğa sonra nalya’ya, odun kesen babasının yanına koştu.
Hüseyin yeniden huysuzlanmaya başlamıştı. Uykusu geldiğini anlayan ablası kardeşini şefkatle kucakladı. Poposu havruz’a denk gelecek şekilde beşiğine dikkatlice yerleştirdi. Önce kollarını, ardından ayaklarını kundaklayıp minik yorganını örttü. Emniyet kemerlerini de takınca en hızlı sallantılara karşı bile korunmaya hazırdı. Beşiğin üstüne takılı emzuk’u kardeşinin ağzına soktu. Gözüne odadaki sekvi’lerde serili dağınık yataklar ilişti, kardeşi emziğiyle oyalanırken bir koşu yatakları dürüp köşeye kaldırdı. Baculuğ’una ördüğü patiğin yumağı çözülmüş, yerde duruyordu.
Tüm bunlar olup biterken Padime ile Hatice okullarına varmıştı. Kara kışa rağmen bir grup çocuk okul bahçesinde esir oyunu oynuyordu. Padime ablasının elinden kurtulup arkadaşlarına karıştı. Hatice geçen sene okula başlayan kardeşinin ardından bakakaldı. Bir an için aklına okulun ilk günü Padime’nin yaşadığı şaşkınlık gelmişti. O gün eve döndüğünde ablasına “Benim adım Nurcan mı Padime mi?” diye sormuş, başta soran gözlerle bakan ablası durumu anlayınca kahkahayı basıvermişti. İlk şaşkınlık geçtikten sonra Padime kısa zamanla bu yeni ismine alışmış, hatta kendisine Padime diyenlere kızar olmuştu. Şimdi köyden tanıyan arkadaşları bile oyunlarda ona bu yeni adıyla seslenirdi.
Veysel Öğretmen köydeki herkesin öğretmeni olduğundan Padime’yi iyice tanırdı. Gerçi nasıl tanımasın, Padime her sabah ablalarının peşinden okula gelip de derse girmek isteyince öğretmen bir yolunu bulmuş, daha altısına basmadan okula kaydını yapmıştı. Ablası artık dördüncü sınıf olduğundan aynı sınıfa düşmedikleri için başta biraz burulmuşsa da okulun ilk günü Padime için oldukça eğlenceli geçmişti. Hepsi bir sınıf mevcudu etmeyen ikiler ve üçlerle hep birlik Gürcüce şarkılar söylemiş, erkekler esir oynarken o üçüncü sınıftaki kızların beştaşına karışmıştı. Okulun her gün oyunlar oynanan, şarkılar söylenen bir yer olduğuna kanaat getiren Padime ikinci günün sabahı erkenden hazırlanmış, okula koşmuştu. Daha o gün ilk azarını işitmişti öğretmeninden. Arkadaşlarıyla kendi aralarında Gürcüce konuştukları için öğretmen kızmış, “Okulda Gürcüce konuşmak yasak. Sadece Türkçe konuşacaksınız” diye sertçe uyarmıştı. Öğretmenleri sınıfta biri ne zaman Gürcüce konuşsa kızmayı alışkanlık edinmişti. İlk dönemin sonuna geldiğinde herkes okulda Türkçe konuşulacağını, hangi kelimenin Türkçe hangisinin Gürcüce olduğunu iyice bellemişti.
Hatice okul kapısında girip koridorda çizgi oynayan kızlara karıştı. Beşlerden Ayşe bu işte ustaydı. Upuzun boyu, beline yaklaşan siyah gür saçlarıyla genç kız gibiydi üstelik. Taşı hedefe tam tutturuyor, tek ayağıyla sürükleye sürükleye olması gereken yere taşıyordu.
Az sonra Veysel öğretmen önce bahçedeki sonra koridordaki çocukları sınıfa çağırdı. Padime’lerin ilk dersi Türkçe, Hatice’lerin ise cebirdi.
aptesane: Abdesthane. Balkonlarda lavabo görevini gören yer.
baculuk: Macahel’de kız kardeşe “da” dense de bacı ifadesi öz kardeş olmayan yakın kız arkadaşlar için kullanılıyor. Baculuk ise daha özel bir anlamı haiz. Yaylaları bir olduğu için sadece yazları görüşen, kışları farklı yerlerde geçiren Şavşatlılardan bir kızla Macahelli bir kız, “baculuk” etmiş olur. Baculuğun gereği olarak her yaz birbirlerine hediye getirirler.
bağana: Çocuk. Türkçe kökenli bala sözcüğünden türediğine dair yorumlar mevcuttur. (Kaynak: Tamar Toloraia’nın Türkçeden Gürcüceye Geçen Kelimeler Üzerine Bir Anlam Bilimi Çalışması başlıklı doktora tezi.)
çizgi: Seksek oyunu.
esir: Gruplar hâlinde oynanan bir çocuk oyunu.
havruzi: Bebeklerin beşiğinin altına konan lazımlık, havruz.
kuruti: Peynir altı suyuna kaymak ve süzme eklenip kurutularak yapılan peynir.
nenu/nenula: Anne, anneciğim. Türkçedeki “nene” sözcüğüne karşılık gelen kelime, Macahel’de kelimenin ikinci (eski) anlamı olan “anne” için kullanılır.
sekvi: Odalarda genellikle duvardan duvara uzanan, oturmak ve yatmak için kullanılan tahta sedir, seki. Yörelere göre çeşitli söyleniş biçimleri bulunan kelimenin kökeninin Türkçe, Farsça ve benzeri olduğuna dair farklı yorumlar mevcuttur. (Artvin Etimoloji Sözlüğü)
şkeri: Orman gülü, komar ağacı. Büyük yaprakları seçilip havruz içine bez niyetine konur.
yazloği: Macahel’deki geleneksel yapıdaki köy evlerinde, evin girişinde bulunan ince uzun balkon.
1. Geçtiğimiz yaz Hopa’daki Ücra Sahaf’ta görüp aldığım ve İstanbul’a dönüş yolculuğumda bana eşlik eden Mahir Özkan’ın Hemşin Öyküleri adlı kitabı bu yazının ilham kaynaklarındandır.
2. “Uyusun da büyüsün ninni” mısralarını anımsatan melodik bir bebek uyutma ritmi.
(Aile arşivinden fotoğraf.)
2000’li yılların başı. Macahel’de bir ev içi. Dört kuşak bir arada. Annemin anneannesi, annemin teyzesi, annem ve ben.
(Aile arşivinden fotoğraf.)
Nalyada iki kişi, 2000’li yılların başı.
(Aile arşivinden fotoğraf.)
Macahel’de denk gelebildiğim
tek karlı günden, 6 Kasım 2024,
fotoğraflar: Gökçe Özder
anadil, çocuk, çocukluk, dil (lisan), ev, Gökçe Özder, Gürcistan, Gürcüce, hikâye, kış, köy, Macahel, Macahelce, mevsim, öykü