fotoğraf:
Julia Hawkins (CC BY 2.0)
İzler XIII

Kış korkusu, yerini sıradan günlere bırakmıştı. Yer yer sertleşse de kış korkunç geçmiyordu, bol yağış vardı. Yağmur, hareket özgürlüğünü biraz kısıtlasa da, tarıma yararlı olduğu için pek kimseyi üzmüyordu. Herkesin oturup düşünecek vakti vardı. Hemen herkes farklı bir düzende doğup büyümüştü, bambaşka bir yaşam tanımıyla bugünlere gelmişti. İlk defa, değişimin ardından oturup biraz düşünecek zaman kalmıştı insanlara. Kız, bu yeni yaşam biçiminin iyi olduğunun farkındaydı. En önemli değişiklik güvenlik algısında olmuştu. Suç ve düşmanlık kalmamıştı. Politika bitmişti; beraberinde kavga da bitmişti. Özel isimler bitmiş, yerini cins isimler almıştı. Kimsenin evine hırsız girmiyor, kimse kendini tehdit altında hissetmiyordu. Herkes fikrini açıkça söylüyor, bundan çekinmiyordu. Hedef, herkes için aynıydı: Daha iyisini yapmak. Hırs, yerini çaba ve azme bırakmıştı.

Kız için sorun biraz burada başlıyordu. Kolay bir çocukluğu olmamıştı, ailesinin şartları çok iyi değildi, varlıklı değillerdi. Gittiği okullarda —ailesi onu daha iyi bir gelecek için ne yapıp edip iyi okullarda okutmuştu— kimse kızın zor koşullarda kendi kendine yaptığı oyuncaklara, bulduğu oyunlara ilgi göstermiyordu. Sınıfta diğerlerinden farklıydı, bunu ona hissettiriyorlardı her zaman. Bu yüzden fazlasıyla içine kapanmıştı. Dışarıdan bakıldığında sessiz ve sakin görünürdü, sınıfta onun adını bilmeyenler bile vardı. Buna karşın içi çok kalabalık ve gürültülü bir yerdi, dış dünyadan alabildiği kadarını içine sığdırmaya çalışmıştı, hiçbir şey başka bir şeye çarpmadan, değmeden duramazdı içinde. Zamanla bu yoğunluk öyle artmıştı ki, bulduğu yakaladığı her şeyi içine çekmeye ve orada ezerek yok etmeye başlamıştı; sevgililerini, kıskançlıklarını, yoksunluklarını, açlığını. İçinde biriktirdiği bu posayı süzmüş, usaresini kin ile karıştırıp yarattığı maseratı içinde yıllarca dinlendirmiş ve tam da hazırladığı zehirli likörünü sunacakken, düzen değişmiş, mal elinde kalmıştı. Tüm yaşamı boyunca beklediği gün, bir gecede, şimdilik göründüğü kadarıyla sonsuza kadar ertelenmişti. Bunu kabullenemiyordu, bu büyük bir haksızlıktı.

Kombina’nın reçel yapması için verdiği çileklerden bir bölümünü kendine ayırarak yeni düzeni kurcalamaya başlamıştı. Kalanlarıyla yaptığı reçel açık ara en iyi reçeldi, ancak bu düzende bunun bir önemi yoktu. Gerçi herkes bu lezzeti övmüş, ona teslim edilen miktara göre daha az reçel çıkartmış olmasının bu tada değeceğini söylemiş ve onu Kombina’da tebrik edip alkışlamıştı, ancak bunun yine de bir önemi yoktu. Herkes gelip onu tebrik edip bu işin sırrını, bu gizli tarifi öğrenmek istemişti. Sırrı basitti, çileklerden bir bölümünü çalıp yerine kimsenin pek ilgilenmediği, eski sosyete mezarlığının eteklerindeki böğürtlenlerden koymuştu. Şeker yerine verilen üzümlerden de çalmıştı, bu yüzden çok tatlı da değildi kızın reçeli. Reçeller herkese eşit şekilde dağıtıldı, kıza kendi yaptığı reçelden bir tane bile denk gelmemişti. Bay Kalem, Kombina’da tüm liste işlerini yapan yakışıklı adam, kızın memnuniyetsizliğini fark etmiş ve ona, “Sende evde kendine ayırdığın birkaç tane vardır zaten.” demişti. Kız, bozuntuya vermemiş, “Bir gün uğrarsanız, birlikte tadını çıkarırız” diyerek, kendince adama kur yapmıştı.

Adam, gerçekten yakışıklı biriydi, kız onu beğeniyor, ara sıra onu hayal ediyordu. Bay Kalem, kır saçlı, krizden az önce kalın paltoları dâhil her şeyini kaybetmiş, sadece güzel gömleklerini, ceketlerini ve kız açısından en etkileyici olan o çok güzel ayakkabılarını kurtarabilmiş bir borsacıydı. Kıza göre, artık reklam filmi çekilmemesi ve Bay Kalem’den bu anlamda yararlanamamak çok acıydı. İstediği her şeyi satabilecek bir görüntüsü ve sesi vardı. Ancak fazlasıyla acımasız ve köşeli bir adamdı. Krizden önce hapse girmişliği vardı. Çok para kazanması devletin dikkatini çekmiş, düzmece bir vergi davasıyla varına yoğuna el konmuştu. Kışın gelip onu evden alırken hapishanenin soğuk olacağını, tüm paltolarını yanına almasını söylemişler, sonra da hapishaneye girerken avluda tüm paltolarını kendisine yaktırmışlardı. Acımasız olması doğaldı. Kendi paltolarının ateşi, o kış için ısındığı son andı; ona da çok müsaade etmemişlerdi. Katran’daki toplantılarda başından geçenleri anlatırken, herkes dikkatle onu dinlerdi. İyi bir konuşmacı olmanın yanı sıra etkileyici bir ses tonu vardı. Korkunç bir sigara tiryakisiydi. Gerçekleri delip geçen bir bakışı vardı, her zaman gerçeklerin ardındaki düzeni ve kurguyu görebilme becerisiyle para kazandığını anlatmıştı. Kazandığı parayı kendisi de gereksiz fazla buluyordu, fakat sistemin açığıydı bu.

Kız, Bay Kalem’in er geç onun niyetinin ne olduğunu anlayacağını biliyordu, o yüzden belki de açıkça konuşmak daha doğru olabilir diye düşünüyordu. Fakat açık etmesi gereken sırrı şimdilik pek de öyle polisiye romanlarından fırlamış bir ayrıntı değildi. Böyle bir hayat yaşamış bir adama gülünç gelebilirdi. Çilek ve üzümlerden alkol çıkaracaktı ve sert bir içki yapmayı planlıyordu. Şimdilik itiraf edebileceği bu kadardı, sonrasını kendi de henüz bilmiyordu. Krizden önce alkollü içeceklere getirilen vergi yükü ve yasaklardan dolayı herkes bu işlerin evde nasıl yapılacağını biliyordu. Kız da lokantası olan bir arkadaşı için bu işlerle uğraşmış ve hayli başarılı olmuştu. Kız, her zaman sistemi delip geçmenin heyecanını sevmişti. Sistemler, her ne olurlarsa olsunlar, bireylere karşıydı ona göre ve birey olmak için yapılması gereken tek şey sistemin sızdırdığı yerleri bulup, oralardan diğer tarafa geçmekti. Hiç kimse eşit değildi, bu yüzden birey olmak çok önemliydi. Herkesin eşit olduğunun söylendiği bir sistem, ona zamanında hiç de herkesle eşitmiş gibi davranmamıştı; eşitsizliği bu yüzden çok küçük yaşında öğrenmek zorunda kalmıştı. Kız, sırrını Bay Kalem’e içkiyi hazırladıktan sonra açmaya karar verdi. Kimse bu içkiyi tadınca itiraz edemez, diye düşündü.

Günler geçtikçe kış korkusunun yerini ilkbahar hayali almaya başladı. İnsanlar üşüyorlardı, kaynaklar kısıtlıydı. Şöyle güneşli bir günde ısınmayı çok özlemişlerdi. Bu karanlık ve soğuk günlerde herkesin en çok yaptığı iş, planlamaydı. Herkes geçen zamandan bir şeyler öğrenmişti, hatalar yapılmıştı. Herkes her şeyi not ediyordu. Çünkü sonra geri dönüp, yapılanları değerlendirerek verimi artırmak herkesin en önemli çabasıydı, bunun dışında ilgilenilmesi gereken fazla bir konu da yoktu zaten. Kitaplar taranıyor, üretim için fayda sağlayacak her türlü bilgi bir araya toplanıyordu. Herkes bir mucit gibi davranıyordu, her gün yeni çareler, yeni yöntemler konuşuluyor ve tartışılıyordu. İnsanlar yavaş hareket etmeye başlamışlardı. Aradıkları her cevabın çevrede bir yerde gözlerinin önünde durduğunu biliyorlardı, bu yüzden etraflarına çok dikkatli bakmaları gerekiyordu. Özellikle toprakta kendiliğinden yetişen, herhangi bir çaba gerektirmeyen bitkiler çok değerliydi. Onları bir işe yaratabilmek, onlarla bir sorun çözmek en takdir edilen gelişmelerdi. Bu dünyanın sınırlarının nereye kadar olduğu hâlâ belli değildi, ötesi de bilinmiyordu. Bu sınırlar içinde eski dönemden kalma bir şeyler bulmak da heyecan verici oluyordu. Bir yerde daktilo bulunmuştu, büyük bir heyecan yaratmıştı bu. Mürekkep şeridi bitene kadar bazı önemli listelerin daktiloyla yazılmasına karar verilmişti. Birtakım insanlar da daktilo şeridi bittiğinde tekrar değerlendirmek üzere mürekkep yerine geçebilecek bir şeyler icat etmeye çalışıyorlardı. Sık sık birtakım vurmalı sazlar yapılıyordu, bu da işin eğlenceli tarafıydı. Kız için ise artık çok belirgin bir hedef vardı. İçkiyi yapmak. İlk yudumu alacağı anın hayali ateş gibi yakıyordu onu. Bunu düşündüğünde güçlükle yutkunacak kadar sıkışıyordu göğsü. “İçki, yaygınlaşırsa, o zaman bu hayat daha heyecanlı bir hâle gelir” dedi kendi kendine. Güldü.

distopya, Emre Özgüder, İzler