İzler VIII

Rüzgârlar başlamıştı. En çok merak edilen, bu yeni düzenin tam olarak sınırları ve bu sınırların ötesinde ne olduğuydu. Yaklaşan soğuklardan daha çok kaygı uyandırıyor gibiydi bu mesele. Herkes dışarıda ne olduğunu bilmek istiyordu. Bir yandan yine de variller toplanıyor, bunlardan bir tür soba üretiliyordu. Teknelere hizmet veren kıyıdaki eski bir benzin istasyonunda bu varillerden bolca bulunmuştu. Bunları bulan da bu projeyi başlatan da çok hoş, orta yaşlı bir hanımefendiydi. Ufak tefekti, çok güzel gözleri vardı, fazlasıyla kibardı ve inanılmaz ikna edici bir ses tonuna sahipti. Son derece sakin, tane tane konuşuyordu. Krizden önce büyük bir petrol firmasında çok önemli bir pozisyonda olduğu söyleniyordu. Kendisi bunu hiçbir zaman dile getirmemişti aslında, kimse krizden önce ne olduğu veya kim olduğu konusunda artık konuşmuyordu. Bunun bir önemi ve değeri yoktu, insanlar şimdi ne yapabildiklerinden, nasıl katkı sağlayacaklarından bahsediyordu artık. Kurduğu bir ekip vardı, on sekiz yirmi yaşlarında gençlerden oluşuyordu, kızlı erkekli. Katran’a gidip bu gençleri bir araya toplamıştı, muhtemelen iyi bir insan kaynakları geçmişi vardı ve sigarayı çok seviyordu. Ekip kendine “Kalori” adını takmıştı ve eski benzin istasyonunda çalışıyorlardı.

Herkes kış için onlara güvendiğinden olsa gerek, biraz boş vakit bulan Kontra’nın sınırlarını ve ötesinde ne olup bittiğini konuşuyordu. Doğal olarak onlarca teori üretilmişti. Paralel evren açıklaması bile vardı konuşulanlar arasında. Uyandırdığı bunca merak yine de insanları bu sınırları keşfetmekten bir şekilde alıkoyuyordu, kimse oralara gitmek istemiyordu. Halbuki eldeki Kanton Haritası’na göre bu sınırlar pek de uzak değildi. İnsanlar, korkuyordu. Belki krizden öncesine göre farklı bir hayat sürüyorlardı şimdi, belki çok daha güç bir hayattı bu, ancak yine de kimse bu düzenin bozulmasını istemiyordu. Burada her sorun bir şekilde çözülüyordu ve herkes büyük olasılıkla sınırların ötesinde işlerin bu kadar da yolunda gitmediğini varsayıyordu. Belki onlara gözükmemek en doğrusuydu. Sadece teorilerden biri, sınırın ötesindekilerin onları göremeyeceği varsayımı, özellikle gençler arasında bir merak uyandırıyordu. Fakat yine de bu da sadece bir varsayımdı ve kimse bu riski göze almak istemiyordu.

Üstelik zaten her yeni gün yeni bir keşif yapılıyordu. Terzinin aslında bir viyolonsel ustası olduğu ortaya çıkmıştı. Terziye Bay “Kup” adı takılmıştı. Krizin ardından onu tanımayan kalmamıştı. Kim elinde nasıl bir giysi ile giderse gitsin, o bu giysiyi getirenin üstüne tam oturacak şekilde düzeltebiliyordu. O, bir dikiş ustasıydı. Çocukken konservatuara gitmişti. Sonra ailesinin geçim sıkıntıları yüzünden baba mesleğini, terziliği öğrenmişti. İçine kapalı biriydi, çok konuşmazdı. Kelimeleri sevmediğini söylerdi, ona göre kelimelerin hepsi yalandı. Notalardı gerçek olan, bu yüzden doğada hiçbir canlı türü konuşmuyordu, o yüzden bütün canlılar notalara dökülebilen sesler çıkarıyorlardı. Bir tek insanlar yalancıydı. O yüzden konuşmuyordu mecbur kalmadıkça, genellikle başını sallar ya yüzünü buruşturur ya da gülümserdi. O, sadece bakardı, ölçü almazdı. Sadece uzun uzun bakar sonra işine koyulur ve ona ne verilmişse ondan ne isteniyorsa onu diker gülümseyerek ertesi gün verirdi. Viyolonsel hikâyesini eski Toprak Bakanı keşfetmişti. Eski şık elbiselerinden tarım işçiliği için uygun bir şeyler yaptırmaya gitmişti Bay Kup’a, dikerken mırıldandığı melodiyi sormuştu ona. Bir tangoydu bu. “Piazzolla” diye atılmıştı heyecanla, daha terzi cevap vermeden. Konu öyle açılmıştı. Eski bir bakan olduğundan herhalde, alışkanlıkla ona hayatta en çok ne istediğini sormuştu. Kriz öncesi, bakanlar sevimli gözükmek için halktan birilerine en çok istediğini sormayı ve sonra bunu yerine getirmemeyi, hemen unutup geçmeyi alışkanlık hâline getirmişlerdi. Bu çok sık olurdu, o kadar sık olurdu ki insanlar da dalga geçmek için ipe sapa gelmez şeyler dilerlerdi bakanlardan. Terzi, yakın gözlüklerinin üstünden eski Bakan Hanım’a kısacık bakıp “do teli” demişti.

Ekilenler yavaş yavaş ürün vermeye başlamıştı. Serpilen bitkiler, başlayan rüzgâr mevsimiyle salınıyordu. Huzurlu bir görüntüydü bu, insanı rahatlatıyordu. İnsanlar kendi ektiklerini biçmekten o kadar gurur duyuyordu ki bunlarla yapılan yemekler ayrı bir tat veriyordu. Bir de ekilmeden biçilenler vardı, mesela elma, onlar her şeyden daha lezzetliydiler, lütuftu onlar. Röntgen mütehassısı közde patatesleri yarıp içine elma dilimleri koyarak mükemmel bir reçete icat etmişti. Bu herkesin bayıldığı bir tattı. Bununla ilgili her sene bir bayram yapılması ve bu fikrin kutlanmasına karar verilmişti. Röntgen mütehassısı bundan çok gurur duymuştu, ilk defa onu çığlıklar ve kahkahalar atarak koşarken görmüştü insanlar. Aslında son derece az gülümseyen, çok da hızlı hareketleri olmayan biriydi, donuk bile kabul edilebilirdi. Ama yaptığı közde elmalı patates bir mucizeydi gerçekten. Hızla bir kutlama yemeğine dönüştü. İlk sobalar randıman verdiğinde, eski benzincide kutlama yapıldığında, yaş günü olan çocukların kutlamalarında bu elmalı patates yapıldı. İkinci sırada avukatın karısının biberiye ve soğanla hazırladığı patates vardı. Herkes bahçesindekilerden yola çıkarak bir şeyler hazırlıyordu. Bahçeler tahmin edildiğinden çok daha zengindi. Kimse kriz öncesinde biberiyeli patates yememişti. Etraf mucizelerle doluydu, kimse bugüne kadar fark etmemişti. Çocuklar için her yer oyuncak doluydu. Her yer kitap doluydu. İnsanlar bir şekilde paylaşmamışlardı sadece, sadece sahip olmak istemişlerdi. Evlerde bulunan oyuncaklar ve kitaplar düzenlendi. Tüm çocuklar bunlardan yararlanabiliyordu artık. Tüm eski buzdolapları pazar yerinde kitaplık olarak hizmet veriyordu. Kimsenin soğuk bir şeye ihtiyacı yoktu, artık margarin yoktu, meşrubat yoktu. Çocuklar memnundu, hiçbirinin bugüne kadar ne bu kadar oyuncağı ne de bu kadar kitabı olmuştu. Herkes eskiye göre daha zengindi, saklı bir şey kalmamıştı.

“Sen bulmuşsun, doğru mu?” dedi. Adam her zamanki gibi bahçede yine yeni bir sistem geliştirmeye çalışıyordu. Babasının kitaplarından okuyup öğrendiği kadarıyla bazı ekinleri kış soğuğundan koruması gerekecekti. Bunun için birtakım düzenekler geliştirmeye uğraşıyordu. Her zamanki gibi ciddi bir yüz ifadesi vardı, belki biraz da —göz kenarlarındaki kırışıklardan anlaşıldığı kadarıyla— kaygılıydı. Kış onu korkutuyordu. Mütevazı bir bakışla kıza, “Evet, ben buldum. Aslında buldum sayılmaz, nerede olduğunu biliyordum zaten, gidip aldım ve Bay Kup’a verdim.” dedi. Kız, onun nasıl olup da lazım olan her şeyi birkaç gün içinde bulabildiğini bir türlü anlayamıyordu. Garip bir sezisi olduğunu düşünüyordu, ancak bu onun marifetini açıklamak için biraz yetersiz bir yaklaşımdı. Bunu garipsiyordu, en az sınırların ötesinde ne olduğunu merak ettiği kadar bunun arkasındaki gizemi de önemsiyordu. “Yani, gittin ve bir viyolonsel için do teli buldun, bu kadar basit mi oldu?” Adam bu sert cümleden biraz irkilmişti. “Orada bulacağımı biliyordum, buradan krizden az önce apar topar ayrılmış olan tanıdığım bir ailenin evine gitmem gerekti sadece, onları tanırdım, onları çok severdim.” Bu konuyu çok konuşmak istemediği belliydi. Bir nedenden bugüne kadar oraya gitmek istememişti, bu defa mecbur kalıp gitmişti ve bundan fazlasıyla etkilenmiş görünüyordu, üzgündü. Göz kenarlarındaki kış kaygısı öte uca geçip bir kayıp gözyaşına bürünmüştü, belli ki onları kaybettiği için dertliydi. Sanki o evde dinlediği müzik her tarafını sarmıştı, sağ eli titriyordu. “Dün akşam gelmedin,” dedi kız, “terzi sana çok teşekkür etti, altı aydır çalamıyormuş bu yüzden, sana çok teşekkür etti çalmadan önce. Herkes seni alkışladı, seni sordular.” Dizlerinin üstüne çömelmiş adam boynunu büktü, gözlerini kapattı, açtığında artık ne kaygı ne de kayıp vardı gözlerinde. Kıza baktı. Güldü.

_ 
{fotoğraf: Emre Özgüder}

distopya, Emre Özgüder, gelecek, İzler