İzler XV

Bay Kalem ve Kız hemen her gün Kiriş’te buluşuyordu. İkisi de kendilerini hiç olmadığı kadar iyi hissediyordu, yolunda gitmeyen bir şeyler olduğunu bilmelerine rağmen, ya da bir şeylerin yakında yolunda gitmeyeceğini bildikleri hâlde. Şartlar ne kadar değişirse değişsin, hemen her düzen yerle bir olduktan sonra, yerine daha iyisi kurulsa bile, insanlar mutlu olmuyordu. Bu herkesin kanına işlemişti. Bu, ya insan olmanın bir gereğiydi ya da yakın zamana kadar hayatlarını geçirdikleri düzenin devasız bir lekesiydi. Daha birkaç ay önce kışı atlatıp, atlatamayacakları bile belli değilken, bugün yaklaştığı belli olan ilkbahar, onlara tüm bu kaygıları unutturmuştu bile. Herkes, zor bir kış geçirmemiş veya bir daha hiç kış olmayacakmış gibi konuşmaya başlamıştı. Kış, bu işe biraz bozulmuş, insanların akıllanamaması onu hırslandırmıştı.

İyi giden havalar nedeniyle hemen herkes meyve ağaçlarının çoğaltılması için çalışıyordu. Adam, babasından kalan kitaptan birkaç gün herkese bu işin nasıl yapılacağını anlatmıştı. Seneye daha çok meyve alabileceklerdi. Adam çok heyecanlıydı, bir bahçeden diğerine koşuşturuyordu. Kız’ı çok umursamamıştı, ya da bu Kiriş denilen uygulamayı da. Onun tek derdi vardı, meyveler ve sebzeler. Bir akşam Kız’a, “tek bir din vardır, o da üretmektir” demişti. Hararetli bir sohbet olmuştu. Kız, en çok Adam’ın bu tarafını seviyordu. Akıllıydı, güzel konuşuyordu ve neredeyse kriz öncesi dünyada hiçbir doğru olmadığını düşünüyordu. Kız, bir ara krizi bu yüzden Adam’ın çıkartmış olabileceğini bile düşünmüştü. Konuşmanın bir yerinde Kız, ona bir ailesi olmasını isteyip, istemediğini sormuştu. Adam, bir aile istemiyordu. Onun için aile, dinin bir uzantısıydı. Sistemin çalışması için uydurulmuş bir yapı taşıydı. Aile, güçlü bir devletin ihtiyacı olan bir yapıydı. Halbuki şimdi gördükleri gibi, güçlü bir devlete ihtiyaç yoktu. İnsanlar, güçlü bir devlet olmadan da hayatlarını devam ettirebiliyordu. Söyledikleri gerçekti. Çevrede neredeyse hiç aile kalmamıştı. Kriz döneminde rastlantı sonucu bir arada olan insanların kurdukları bir topluluk vardı sadece. Çocukların çoğunun anne, babasının nerede olduğu bilinmiyordu. Eski hayatta sadece okulları burada olduğu için şimdi de buradaydılar. Krizden bu yana bu konu pek konuşulmamıştı. Genel olarak, nasıl herkesin artık özel değil bir cins ismi varsa, çocuklar da öyleydi. Soyadları da yoktu, dolayısıyla bir aileleri de yoktu. Onlar çocuktu. Kalori’deki çocuklar, Kurye çocuklar, bu kadar. Hiçbiri de bundan çok şikâyetçi görünmüyordu.

Adam, krizi gerçekle yalan arasındaki bir kavganın sonucu olarak değerlendiriyordu. Gerçekler o kadar çarpıtılıp zorlanmıştı ki, sonunda bir kırılma noktasına gelinmişti. Dünyanın geri kalanına ne olduğunun cevabını da böyle veriyordu. Dünyanın kalanı bir yalandı, gerçek olan burasıydı ve bu yüzden artık birbirlerini göremiyorlardı. Eski dünyada para, gerçek bir para değildi; aslında hiçbir değeri yoktu. Tüm ekonomi bunun üzerine kurgulanmıştı. Banknotların bir karşılığı yoktu. Tüm mekanizmaların gerçekle arası o denli açılmıştı ki, sonunda bu bağ tamamen kopmuş ve içinde bulundukları yeni düzen böyle ortaya çıkmıştı. Hikâye, yazarına isyan etmiş ve kendi kendini sürdürmenin bir yolunu bulmuştu. Adam’a göre olup biten bundan ibaretti, buna fazla kafa yormanın da bir mânâsı yoktu. Ne paralel evren ne nükleer savaş, hiçbiri değildi olan. Olan, gerçekle gerçek olmayanın bir gün birbirlerinden kopmasıydı ve onlar gerçek olan tarafta kalmışlardı. Arılar, gerçekti. Şimdi kandırılmadıkları için, gerçek bal veriyorlardı. Ağaçlar gerçekti, meyveler gerçekti. Aile, gerçek değildi, kurguydu. Arzular, onlar da gerçek değildi. Aile, arzuların kontrolü için kurulmuş bir yapıydı. Arzular, karşılandıklarında bir boşluk duygusu yaratıyorlardı ve bu onların ne kadar yalan ve boş olduklarının ifadesiydi. Eski dünya, arzuların karşılanmaması veya karşılanması arasında gidip gelen bir kandırmacaydı adama göre. Gerçek insan, gereksinimin bir sonucu olmalıydı; eski dünyadaki gibi arzunun değil. Kız, hafif hafif kar yağmaya başladığında, arzuları olduğu için kendini suçlu hissetmeye başlamıştı Adam’ın bu konuşmasından sonra. Adam, ayağa kalktı, pencereye yaklaştı. Gökyüzünden süzülen taneleri bir süre seyrettikten sonra, hızla Kız’a döndü, ceketini aldı ve çıkması gerektiğini söyledi. Yapılması gerekenler vardı; bitkileri, bahçeleri korumak gerekiyordu, bu kar yağışı kısa sürmeyebilirdi. Kız da ayağa kalktı, yardım etmek istediğini söyledi. Adam, “Kiriş vakti şimdi, sen git arzularını boşalt.” dedi ve çıktı.

Adamın dediği gibi kar günlerce kesilmedi. İlk bir hafta hızı gittikçe artmıştı. Kız, Bay Kalem’in yanında mahsur kalmıştı. Günler sonra, akşamüstü saatlerinde kar durdu, biraz güneş göründü. Kız, fırlayıp dışarı her yerde Adam’ı aradı. Ortalıkta bir koşuşturma vardı, kriz gününden bu yana böyle bir görüntüyle karşılaşmamıştı Kız. Sonra birden havanın rengi değişti ve kar olanca gücüyle tekrar yağmaya başladı ve günlerce yağmaya devam etti. Kar, gerçekti. Soğuk, gerçekti. Kız, burada birinin koynunda üşümediği zamanların ne kadar gerçek olduğundan ise artık çok emin değildi. Adamın söyledikleri kafasını karıştırmıştı. Söyledikleri ona doğru gelmişti. Gerçek ve doğrunun farklı olduğunu biliyordu, Adam’ın söylediklerinin gerçek olmasını da diliyordu. Bu da onun bitmek, tükenmek bilmeyen arzularındandı. Ne yapıp, edip Adam’a gitmesi gerektiğini düşünüyordu. Onun yanında kendini daha gerçek hissediyordu. Burası bulanık, fazla likörlü, fazla eğlenceli bir yerdi ve yavaş yavaş bu durum onun canını sıkmaya başlamıştı. Hazırlanmaya başladı, Adam’ı evde bulmayı umuyordu. Orada olmasa bile, muhakkak bir ara oraya gelecekti. Yürümesi gereken yol çok fazla değildi, bu kar yağışı bitecek gibi değildi, beklemek istemiyordu.

Bilerek yolunu uzattı, bahçelerin yanından Katran’ın köşesine indi, oradan yokuştan eve gidecekti. Kendine kızgındı. Hiç değilse bu kararı gece olmadan da verebilirdi, karanlıkta yürümekten her zaman korkardı. Karda yürümek zordu. Bir zaman sonra soğuk onu çok etkilememeye başlamıştı. Yolda devrilen yaşlı ağaçlar vardı, karın yükünü taşıyamamışlardı. Her yer kırılmış dallarla doluydu. Belli ki kimseler çıkıp bu işlerle uğraşmamıştı. Ortalıkta bir kış yetecek kadar ağaç vardı. İlk günden beri ilk defa Katran kapalıydı, orası açıldığı günden beri hiç kapalı olmamıştı. Birçok insan gidip geceyi orada geçirirdi. Birden yol boyunca kimseye rastlamadığını fark edince içinde büyük bir kaygı büyüdü. Krizdeki gibi bir kopma tekrar yaşandıysa, diye düşündü, o, kimselerin olmadığı tarafta kalmış olabilir miydi? Arzularıyla yaşayan bir tek o olamazdı, burası her neresiyse, burada tek başına olamazdı. Ama diye düşündü, Adam’la aynı tarafa düşmedikleri kesindi. Onu bir daha hiç görememek düşüncesi tek başına kalmaktan bile daha korkunç geldi ona. Kız, gerçekti, Adam, gerçek ve doğruydu, ona ihtiyacı vardı. Kar, her şeyin üstünü kapatmıştı. Beyaz bir hiçlik gibiydi. Kız, aklının hiç bu kadar temiz ve keskin olduğunu hatırlamıyordu, kristalden bir beyni var gibiydi.

Eve yaklaşırken birden Adam’ı fark etti, köşede bekliyordu. Hızlandı, kalbi bu defa gerçekten bu hızı kaldıramayacak gibi atıyordu, koşmaya başladı. Takıldı, tökezledi, düşüyordu. Yine koşmaya başladı ve Adam’a sarıldı. “Geleceğimi nereden bildin?” diye sordu. “Bilmiyordum,” dedi Adam. “Rastlantı mı yani?” diye sordu, Kız. “Hayır, ben her gece bekledim seni,” dedi Adam.

fotoğraf: Emre Özgüder

Evi özlemişti, burası onun eviydi, hep böyle hissetmişti. Kar yağmaya başladığı günden beri hep Adam’ı ve söylediklerini düşünmüştü. Hayatında hiçbir konuyu bu kadar düşünmemiş olabilirdi. Adam, yiyecek hazırladı, beraber yediler. “Sen gittikten sonra çok düşündüm,” diye başladı Adam, “seninle bir aile kurmak isterim, gerçek bir aile olacaksa eğer.” Kız, duyduklarını anlamıştı. Bir süre daha önündeki yemeğinden gözlerini ayırmadan düşündü. Bu hayatta verebileceği en gerçek karar olabilirdi bu. Aslında bir karar vermesi gerekmediğini biliyordu. Bunun düşünülecek bir tarafı yoktu. Kafasını kaldırıp Adam’ın gözlerine baktı ve “Gerçek bir aile kuralım” dedi. Güldü.

Adam cebinden bir şey çıkarttı ve Kız’a uzattı. “Yüzük bulmak imkânsız, tahmin edersin ki. İstediğini alabilirsin, diğeri de bende kalacak.” dedi. Kız, Adam’ın avucuna baktı, sonra yüzüne ve güldü.

Emre Özgüder, İzler