İzler XIV

Bay Kalem kapıyı çaldığında, güneş henüz batmamıştı. Bu mevsim için fazlasıyla ılık ve yumuşak bir ışık Kız’ın bahçesinden arka yola doğru tırmanıyordu. Kız, neredeyse bütün gün bu anı beklemişti. Hatta belki birkaç gündür bunun heyecanını yaşıyordu, dürüst olmak gerekirse tam da Bay Kalem’le buluşmayı kararlaştırdıkları o günden beri. Her gün defalarca çilek likörünü kontrol etmiş, hemen hemen her kabarcığın hareketini dikkatle izlemiş ve sonunda iyi bildiği rengi ve görünüşü yakaladığında, heyecanla açmış, süzmüş, defalarca ışığa tutup berraklığını kontrol etmişti. Bu süreçte bir defa bile tadına bakmamış, bunu çok istemesine rağmen, bu korkunç güdüyle baş edebildiği için de kendisiyle gurur duymuştu. Sonuç, bugüne kadar yaptığı en iyi likör olmamakla birlikte bu şartlar altında mükemmele yakındı. Fazla tatlı değildi. En çok önemsediği etki vardı: Çok belirgin olarak daha ilk yudumda yanakları kızarmıştı. Kız ilk denediğinde kendisini 18 yaşında gibi hissetmişti, sıcak basmış, içini deli bir heyecan işgal etmişti. Daha bundan yıllar önce bu konuda ilk denemelerini yaptığında düşündüğü şeyleri geçirdi aklından. “Neden,” diye merak etmişti o zaman da, “neden insan bunu içmeden kendini böyle hissedemiyor, neden böyle bir yardımcıya gerek var?” Buna o zaman da çok kafa yormuştu. Şimdi, krizin ardından yaşanan bunca zamandan sonra da ilk defa kendini tam bir insan gibi, tam bir kadın gibi hissetmişti. “Belki,” diye düşündü, “bundan yüzlerce yıl sonra, insan bu olmadan da kendini bu kadar iyi hissetmeyi öğrenecektir.” Ancak maalesef Kız’ın bu kadar vakti yoktu.

Kapı çalındığında Kız kristal minik kadehleri ılık gün batışı ışığına tutarak kontrol ediyordu, elinde kurulama bezi ile. Kapıya koşmak istedi, yapmaması gerektiğini bildiği için ağırdan aldı, “geliyorum” diye seslendi, içinden ona kadar saydı ve kapıya yöneldi. Bunu ona annesi öğretmişti. Kapıyı açtı, Bay Kalem çok yakışıklıydı. Işık arkadan gelmesine ve neredeyse kara bir gölge dışında pek bir şey gözükmemesine rağmen, adam yakışıklıydı ve güzel kokuyordu. Bay Kalem’in elinde bir şişe vardı. İçeri girince pencerenin önündeki masaya bıraktı. Günden kalan son ışığın fotonları, verimli bir çiçek bulmuş arılar gibi üşüştüler şişeye. Bu hâliyle şişe, neredeyse kendi ışık saçıyormuş gibi görünüyordu. İlahi bir hâli vardı. Kız, böyle bir hediye beklemiyordu. Şişenin içindekinin içki olduğu her hâlinden belliydi. Bay Kalem’in böyle bir tarafı olduğunu bilmiyordu, bu açıdan şaşırmıştı. Bir yandan da bu fazlasıyla hoşuna gitmişti. Bir tarım işçisi, bir reçelci olarak değil de bir kadın olarak değerlendirilmek gururunu okşamıştı.

Bay Kalem, hoş sesiyle, “Sana hidromel getirdim” dedi. Kız, bunu duyunca irkildi. Hidromel nedir bilmiyordu. Birden şifalı bir sıvı olabileceğini düşündü, biraz kötü hissetti kendini. Kendini çok da şifaya ihtiyacı varmış gibi değerlendirmemişti. Çilek likörü, evet, çilek likörünün şifası ona fazlasıyla yeterliydi. Güneş üst yoldaki binaların arkasına kaçınca birden, şişe de tüm cazibesini bir anda kaybetmişti, Kız bir mum yakıp masaya koyana kadar. Şişe, biraz önceye göre daha da görkemli görünüyordu titreyen ışıkta. Kız, masaya temizlediği küçük kadehleri koydu. “Çilek likörü yaptım, içersin değil mi?” diye sordu. “Böylece eksilen çileklerin tadına varabilirsin” diye gülümsedi. Bay Kalem, sandalyeye oturdu. “Memnuniyetle,” dedi. Çilek likörü gerçekten büyüleyiciydi. Fakat Kız ilk kez tek başına içtiği gibi bir heyecan duymamıştı bu sefer. Tüm hayatı boyunca bu tatminsizliği yaşadığını biliyordu, bu yabancı bir duygu değildi onun için. Her zaman, her şeyin hazırlığını, öncesini, o şeyin kendisinden daha heyecan verici bulmuştu. İnsan, hazırlanırken duyduğu heyecanı olay gerçekleştiğinde tadamıyordu. Olay artık yalın ve kaba saba bildiğimiz bir gerçeğe dönüşüyor, öncesinde kurulan hayaller, parlak pullar gibi üstünden dökülünce, arda kalan gerçek pek de çekilmez bir hâl alıyordu; en azından birkaç kadeh daha çilek likörü içene kadar.

Bay Kalem, çilek likörünü tattı. “Muhteşem olmuş. Bence seneye reçelden vazgeçip herkesin bunu yapmasını sağlamalıyız, bence buna hepimizin reçelden daha çok ihtiyacı var.” dedi. Kız, kafasını kaldırmadan, gururu okşandığı için şımarmamaya da özen göstererek, gözleriyle masa örtüsünün desenlerindeki birbirlerine dolanmış çiçek saplarını takip ederken, “Bu hidromel dediğin nedir?” diye sordu. Bay Kalem, şişeye uzandı, açtı, kızın kadehini aldı, kadehin dibine süzülen çilek likörünü kafasına dikerek içti, kadehe hidromel koydu, çalkaladı, kendi boşalmış kadehine döküp, tekrar şişeden doldurdu ve Kız’a uzattı. Kadehi tam mumla Kız’ın arasında bir yerde tutmuştu, kadeh mükemmel görünüyordu. Kız, Bay Kalem’in bu bir dizi hareketinden adamın bu işlerde tam bir profesyonel olduğunu anlamıştı. “İç!” dedi Bay Kalem. Kız, büyük bir yudum aldı. Bu içtiği her neyse, çilek liköründen bin kat daha iyiydi. Diline değdiği anda neredeyse bütün vücuduna yayılmıştı, tadı harika, etkisi daha da harikaydı. “Bal şarabı” dedi Bay Kalem. Etkileyici sesiyle bal şarabının hikâyesini anlattı. Yapılışı çok basitti, sadece su ve balla yapılıyordu, çok eski bir içkiydi. Sözcüklerle flört etmeye başladılar, Kız’ın kalbi o kadar hızlanmıştı ki, bir ara gerçekten tıbbi bir sorunu olup olmadığı konusunda endişeye kapılmıştı. Birkaç kadeh kadar sonra artık tıbbi bir rahatsızlığı olmadığına emin olduğunda Bay Kalem’e baktı ve ondan neler istediğini açık, açık anlattı. Kurduğu hayalleri bir hayli somut dile getirdi. Bay Kalem de memnuniyetle bu kullanma kılavuzunun tüm aşamalarını tarif edildiği detaylarla, hiç değiştirmeden yerine getirdi.

fotoğraf: Emre Özgüder

Bu kaçamak ilişki çevrede çok geçmeden kendine bir gündem edindi. İlişkiyi kaçamak hâle getiren, aslında kriz öncesi sosyal yaşamın kurallarıydı, bunu herkes biliyordu. Şimdi her şeyin değiştiği, eski düzenin tüm hatalarının anlaşıldığı bir dönemde, yavaş yavaş bu konulara da açıklık getirilmesi gerektiğini düşünüyordu herkes. Bununla ilgili resmi olmayan küçük toplantılar yapılıyordu. Önemli olan, her ne kadar eskiden gelen bir alışkanlık olsa da, bunu yine de bir karara bağlamaktı. Sonuçta baharın gelmesini beklemeden pazar yerinde bir Kontra toplantısı yapılmasına karar verildi. Daha çok bir akşam eğlencesi tadında geçen toplantıda diğer gelişmelerin yanı sıra bu konuya da sıra geldi. Aslında herkesin beklediği de buydu. Oy çokluğuyla “Kiriş” adı verilen bir uygulamaya karar verildi. Kiriş, çemberdeki kiriş kavramından yola çıkarak isim olarak seçilmişti. Kiriş, günün belli bir zamanında, kışın akşam saat 6–8 arasında, yazın 8–10 arasında herkesin özgürce davranacağı bir uygulamaydı. Tek kuralı vardı, kendine yapılmasını istemediğin bir şeyi başkasına yapmamaktı. Bu şartla kişiler istediklerini özgürce yapabileceklerdi. Bu karar, biraz sıkıcı geçmekte olan kış günlerine yeni bir güneş gibi doğmuştu. Karara kimse karşı çıkmamış, birkaç kişi sadece böyle bir kararın gerekli bile olmadığına, zaten aksini zorlayan bir kural olmadığına dikkat çekmişti. Ancak insanlar yine de karara bağlanmasını gerekli görmüşlerdi. Sadece yarar sağlamayacağı hemen hemen kesin olan bu uygulama yine de insanların yüzüne gülümseme getirmişti. Tabii, içki üretiminde de ciddi bir artışa neden olmuştu. İnsanlar bir yandan sevinirken, öte yandan da bunun neredeyse eski düzenin doğal hatalarını da beraberinde getirip getirmeyeceği konusunda da endişeliydiler. Bunun önünü, yeni bir kararla kesebileceklerini düşünmüşlerdi, tarih bunun aksi örnekleriyle dolu olmasına karşın. Sadece saat kısıtlaması olması, herkesin bu işi dozunda tutmayı becerebileceğini ve dolayısıyla fazla bir sorun çıkmayacağını düşünmek için şimdilik yeterli görünüyordu. Kız, eve dönerken keyfi yerindeydi. Birden, bunun aslında bir karara ve kurala bağlanmış olmasının işin heyecanını kaçıracağını düşününce biraz somurttu. Ama sonra bunun da delinmesi gereken bir kural olduğunu düşününce keyfi yerine geldi. Güldü.

distopya, Emre Özgüder, İzler