İlk Gece

Kanepenin kenarında oturuyordu. Hemen yanında katlanmış bir çarşaf, bir battaniye ve en üstte de bir yastık duruyordu. Kanepenin arkasında, neredeyse kanepe kadar bir pencere ve pencere kadar da bir gece vardı. Gün boyu onu bir arada tutan, biraz gereksiz soğuk, mesafeli ve kontrollü ve hatta —belki de dışarıdan bakan birisi için— hayli kuvvetli, metin görünmesini sağlayan sanki üstündeki kirli kıyafetleriymiş gibi bu yarı çıplak hâliyle fazlaca dağılmış görünüyordu artık. Üstünden çıkardıklarıysa bu zor günün yorgunluğuyla bavulunun üstünde uyuya kalmışlardı çoktan. Olup bitenle ilgili sanki hiçbir fikri yokmuş, sanki her şey az önce olmuş kadar sarsılmış, fakat bunu da çok umursamayan bir aptala benziyordu şimdi tam da.

Başına gelenleri kelimelerle tekrar edebiliyor, bu kelimelerin her birinin ne anlama geldiğini, bu yan yana dizilişten nasıl bir sonuç çıktığını çok iyi biliyor, buna rağmen gerçekliği tam olarak algılayamadığını kavrıyor, bu yüzden de biraz boş bakıyordu. Bakmaya devam etmek zorundaydı, gözünü kapattığı anda binlerce resim hücum ediyordu; doktorun kalemiyle oynaması, sedyenin yanında duran sandalyenin pembe rengi, servisin girişindeki perdenin kısa gelmiş boyu, kumsal, nüfus kâğıdı. Belki de tüm hayatı boyunca ilk defa gerçek bir çaresizlikle karşılaşmış olmanın şaşkınlığıydı bu. Hiç de yavaş değildi içine savrulduğu gerçek. Çaresizlik, ilk defa, daha ilk anından kendini çok açık göstermişti, o, daha kafasını çevirmeye yeltenemeden, iki eliyle, işaretparmaklarını kulaklarının dibine bastırarak onu çenesinden kavramış ve hiddetle yüzüne tükürmüştü gerçeği. Yalvaramamıştı bile. Merhamet dileyebileceği kimsesi yoktu. Son fısıldadıklarını da kimse duymamıştı. Yaşadığı, birazdan yapacağı gibi, sigarasının dumanını sokak lambasının ışığına üfleyerek dağıtılabilecek bir efkâr olmanın ötesine geçmişti. Tüm etrafını çevreleyen nesneler, gözlerini kırpmadan birer sahipsiz hatıraya dönüşmüştü. Epeydir elinde tuttuğu suluboya fırçasını, bir kez daha parmaklarına sürüp sonra bavuluna kaldırdı.

Hiddetlenmek istiyordu, bu haksızlığa isyan etmek istiyordu, ancak ortada bir haksızlık yoktu. İnkâr edilemeyecek kadar keskin bir gerçekti bu. Ne pazarlık edilecek açık bir kapı, ne de avunulacak bir lütuf vardı ortada. Gerçeğin çok açık bir adresi vardı; istediği zaman ziyaret edebileceği, eğer bu onu rahatlatacaksa, çiçek götürüp, sohbet edebileceği bir yer vardı, uzak ve sapa bir yer. Dağlardan serin bir rüzgâr, arka bahçedeki melisanın baygın kokusunu da önüne katıp perdeyi hafifçe silkeleyene kadar, hareketsizce bavulundakileri seyretmeye devam etti. Kalkıp kitaplıktaki resimlere bakmak istiyordu, bunun ona çok iyi gelmeyeceğini bildiğinden öylece oturmaya devam etti. Gece iyiydi, en azından başkalarıyla baş etmek zorunda değildi, ortalık sessizdi. Bir plan yapması gerektiğini düşünüyordu. Yapabildiği en uzun boylu plan birkaç dakika içinde anlamsızlaşıyor, yerini daha da saçma olan bir yenisine bırakıyordu, bunlara su içmek de dahildi.

En ciddi pişmanlığı çakmağını kaloriferin arkasına düşürmüş olmaktı, bu evde kibrit aramak istemiyordu. “Bir bu eksikti” demişti, sonra da buna gülmüş, sonra güldüğü için de kendini yadırgamıştı. O çok şikâyetçi olduğu, hızına yetişemediği zaman artık uyuşmuş, önemini de, değerini de dünde bir yerde bırakmıştı. Gece iyiydi ve bitmesini istemiyordu, bunun ruhuna iyi geldiğini düşünüyordu. Garip bir şekilde böyle bir ruh sağlığı bencilliği edinmişti hemen, ruhunu dinlendirmesi gerektiğini düşünüyordu. Bedeni hissizleştiği için olsa gerek, ondan yana bir şikâyeti yoktu, sadece ruhu yorulmuştu. Bir ara deniz kıyısına kaçmayı başardığında, herkes onun tek başına ağlamaya gittiğini düşünmüş olmalıydı, ama o ağlamamış, oturduğu yerde etrafta bulduğu taşları dizmiş ve denize bakmıştı sadece. Bu da, telefonla konuşurken kâğıda karalama yapmak gibi, insanın ruhunu dinlendiren bir şeydi. Aslında o da ağlamayı duruma daha çok yakıştırmış, ama bir şekilde becerememişti. Dizdiği taşların fotoğrafını çekmeyi düşünmüş, sonra vazgeçmişti. Çektiği hiçbir fotoğraf onun düşündüğü gibi çıkmazdı. Fotoğraflar için, iyi fotoğraf çekemediğinden, gerçeğin ve şimdiki zamanın katili diye söz eder, bunu oldukça da havalı bulurdu. Fakat bu sefer bazı anları unutmak istemiyordu, bu taşları, hastanenin numarasını telefonunda gördüğü anı, bunları kaydetmek istemişti, ama fotoğraflar hiçbir işe yaramıyordu, bunu biliyordu. Gerçeği tekrar etti, olabildiğince yalın bir cümleyle, sonra küfürlü bir cümleyle, yakaran bir cümleyle, hiçbir değişiklik olmuyordu. Ne gerçeğin kendisinde, ne de sebep olduğu boşluğunda bir fark olmuyordu. Gün boyu yalanlar söylemişti, kimilerini birilerini avutmak için, kimilerini lafı uzatmamak, kimilerini de kendini kandırmak için kullanmıştı. Yalan söylemekten yorulmuştu, bu yüzden uyumak isterdi şimdi, korkmasaydı eğer. Ama uyumak demek, kâbustan sert gerçeklerin içine dalmak demekti. Uyumak, sabah uyanmak, kahve içmek, her gün olduğu gibi yaşama devam etmek demekti. Halbuki yarın, herhangi bir her gün değildi artık. Yokluğunu hiç bilmediği bir şeyin, artık var olmadığı bir gün olacaktı, yarın. Böyle bir ilk gün, doğum günü kadar özel bir gündü. Öyle olmasını istemiyordu. Belki her zaman yaptığı gibi ilk iş bir sigara içmeyebilirdi, bu yeterli bir değişiklik olur muydu ki acaba? İlk iş bir sigara içmezse eğer, sigarayı bile bırakabilirdi zaten. Bu çok lüzumsuz bir başlangıç olurdu ama. Bunu herhangi bir yılbaşına saklayabilirdi.

Gürkan Özgüder’in
bir suluboyası “Kış”

Yavaş yavaş kendini toparlaması gerektiğine karar verip, işe önce su içerek başladı. Kaç saattir su içmeye çalıştığını hesaplamaya çalıştı. Her ne düşünmeye çalışırsa çalışsın, hemen aklı başka bir yere sekiyor, başladığı yeri, varmak istediği yeri şaşırıyordu. Korkunç bir dağınıklık içindeydi, o yüzden sürekli program yapmaya çalışıyor, yine bu yüzden de bir türlü beceremiyordu. Her zaman kullandığı kâğıtlarından bir tane çıkarıyor, hiçbir önemi olmayan bir ilk madde yazıyordu. Sonra aklı kaleme, oradan bir eczaneye, oradan hasır bir şapkaya, oradan kitaplıktaki resimlerden bir tanesine sekiyor, orada biraz oyalandıktan sonra tekrar yerdeki halıya, üstündeki sehpaya ve oradan da başladığı yere, kâğıda ve önemsiz kelimelerin üstüne dökülüp paramparça oluyordu. İçtiği su ferahlatmamıştı; ama bir şeye ihtiyacı vardı. Bildiği bir şeydi bu, ama ne olduğunu bulamıyordu. Büyük ve serin bir şey, soğuk ve sessiz bir şey, hareketsiz, sakin, yumuşak bir şeydi bu. Uzun süren, sürerken değişmeyen, az ama kocaman bir şeydi. Neyi aradığını anladı birden, ona iyi gelecek şeyin ne olduğunu biliyordu. İlk denemesinde pek başarılı olmasa da ikinci de doğrulup kitaplığa uzandı. Nedense arkalarda kalmış bir suluboya resmi aldı eline. Şimdi oturup doya doya bu kış resmini seyredip ruhuna büyük bir iyilik yapabilirdi.

anı, baba, Emre Özgüder, gerçeklik, hafıza, suluboya