fotoğraf: Pınar Gökdemir
Gece

Gece, kimseyi ürkütmek istemediği hâlinden belli, usulca sokuluyordu. Güneş, pek dost canlısı gözükmeyen bu şehrin arkasından kayarak onu belki biraz daha cana yakın bir gölge oyununa zorluyordu. Acelesi olan kimse kalmamıştı sokaklarda şimdiden. Birkaç nereye gideceği belli olmayan, birkaç da nereye gideceği belli ama kendisi isteksiz karartı vardı durakta, bir de o; o ve yanında kaldırımın kenarına oturduğu karton kutusu. Onun, daha yeni sayılır, bir kızı dünyaya gelmişti. O, buna çok sevinmişti. Bu şehirde hayat çok zordu, kimsenin hak etmediği kadar zordu. Karton kutunun içinde hiç hesapta olmayan bir şey de vardı. Bu kutuyu ona bugün yanında çalışmaya gittiği adam vermişti. Bu şehirde herkesin gereğinden fazla eşyası vardı; kimse evine sığamazdı bu yüzden. Bazen mecbur kalınca da işte, bu eşyalar böyle el değiştirirdi, ama yine de bu şehirde kalırlardı.

Kutu ağırdı. En az yürümesini gerektirecek otobüsü bekliyordu. Bu şehirde en gerekli otobüsler hep çok geç gelirlerdi. Adamın kutuyu verirken söyledikleri aklından çıkmıyordu, kutu kendinden daha ağır bir sorumlulukla gelmişti. İşin bu tarafı olmasa bu kutudakileri gidip satabilirdi, o tür yerleri iyi bilirdi. Ama her ne olursa olsun bu kutunun ve o cümlenin ilk önce bir eve varması gerekiyordu. Karısına telefon edip kutuyu söylemişti, gecikebileceğini de. Zaten istese de bu saatte bunları satabileceği bir yer yoktu. Karısıyla konuşurdu, belki doğrusu her şeye rağmen bunları yarın hemen okutmak olabilirdi. Birçok ihtiyaçları vardı, bu kutudakiler belki de ihtiyaçları olabilecek en son şeylerdi. Kutuyu veren adam hayli kibar birisiydi, belki ona bir şey verirken gururunu kırmamak için böyle bir cümle söylemişti, belki o da bunları satacağını tahmin etmişti, sadece sadaka veriyor gibi olmamak için böyle söylemişti. Ama söylerken omuzundan kavrayıp, gözlerinin içine bakarak söylemişti. Evi buradan çok uzakta değildi. Karnı çok acıkmıştı. Bu şehirde acıkırdın, ama doymazdın, öyle bir yerdi burası. Evde yiyecek bir şeyler var mıydı, çok emin değildi, çıkarken para bırakamamıştı, çünkü parası yoktu. Hayır, bu geçen güzel otomobilleri, sahiplerini kıskanmıyordu. Evet, bir otomobili olsun isterdi, ama bu kadar pahalı bir şey olmasına gerek yoktu; karısını, kızını biraz yeşil bir yerlere götürecek kadar bir şey fazlasıyla yeterdi ona. Bu şehirde ormanlar uzaktı, zenginler ormanları yemişti. Bir sigara yakmak için can atıyordu, hem biraz canı sıkkındı bu para, pul işlerine, hem de bu kutu, ama biliyordu ki ne zaman sigara yaksa otobüs gelirdi, bu şehrin kanunları böyleydi.

Eve vardığında güzel kızı uyuyordu, güzel karısı yemek yapmıştı, demek ki güzel kayınvalidesi uğramıştı bugün. Çok mutluydu. Güzel bir ailesi vardı. Birlikte kutuyu açtılar. İçinde kenarlarına incecik altın yaldız çekilmiş beyaz bir porselen yemek takımı vardı. Karısı pek beğenmedi başta, belki biraz lüzumsuz buldu. O da adamın ona söylediği cümleyi söyledi karısına. Adam ona, güzel kızın güzel sofralarda yesin hep, diyerek vermişti bu kutuyu. Karısı duygulandı. Evet, karısı da hiçbir zaman böyle bir yemek takımında yemek yememişti, o da yememişti. Tabaklar, fincanlar, gazete kâğıtlarına sarılmıştı. Gazeteler 1984 yılının gazeteleriydi. O gündür bugündür hiçbir şey değişmemiş gibiydi. Dönemin başbakanı, işçiyi fabrikaya ortak edeceğiz, demişti. Buğday fiyatları arttığı için ekmek zammı kapıdaydı, bu yazıyordu. Büyük servis tabağının sarılı olduğu gazetede Yılmaz Güney’in ölüm haberi vardı. 47 yaşında ölmüştü, bu çok erken sayılırdı. Başbakan, o gün de bu sefer katsayı artacak, diye bir açıklama yapmıştı. Fincanları koruyan gazeteye göre Tarık Akan Barış Derneği davasında on iki yılla yargılanıyordu ve davada bile çok yakışıklı görünüyordu. Karısı masanın üstüne beyaz bir çarşaf sermişti, masa örtüleri yoktu, yakın zamana kadar bir masaları da yoktu zaten. Üstüne çarşaf serilince masa da sofra olmuştu artık. Porselen tabakları, fincanları sofraya diziyorlardı. Evin ışığı değişmişti sanki. Bir sosluk çıktı, yıl artık 1985 olmuştu. Gazetede en başta katma değer vergisi haberi vardı, ilk o zaman başlamıştı. O, gülümsedi. Yılbaşı gecesi doğan çocuklardan, her yılbaşında bu tür çocukların haberleri olurdu nedense, çocuklardan biri KDV’siz, diğeri iki dakika farkla KDV’li doğmuştu. Kendi kızının doğumu için de KDV ödemiş olduğunu düşündü, komikti bu. Şevin, bir gece vakti doğmuştu. Her gece gibi karanlıktı, ona aydınlık gibi gelmişti diğer gecelerden. Şevin, güzel sofralarda yiyecekti yemeklerini. Hayatı, sadece bir hayatta kalma mücadelesi olarak görmeyecekti bu sayede.

Porselenler 70’li yılların Romanya malıydı. Komünizmin en çekilir yanı buydu. Bu porselen takımlar sayesinde herkes kendini biraz burjuva hissetmişti o zaman. Bunlar komünizmin romantizmiydi. O dönemde insanlar bu porselen takımlar sayesinde kendi kendilerini takdir etmeyi öğrenmişlerdi. Dekor, bu işlere yarardı. Dekor olmadan hayat iyi bir sahne değildi. Şevin de bu kadarını hak ediyordu. Belki bu gece bu tabaklarda yenecek bir yemek olmayabilirdi, ama yarın o da eve tavuk getirebilirdi veya belki de balık. Bu dekor ona bu gücü veriyordu. Gazete haberlerinin ondan kaçırdığı tüm güçleri bu dekor ona sağlayabilir miydi? Çaydanlığın sarılı olduğu gazetede mesela televizyon ve radyoda yasaklanan sözcüklerin listesi vardı. O zaman doğsaydı, kızına mecburen ya Leylâ adını koyacaktı ya da Sevin, anlamını bir tek onlar bilecekti. Bu şehirde çocuğuna istediğin ismi koyamadığın zamanlar da oldu, anılarına, hatıra demek zorunda olduğun zamanlar da. Pasta tabağı denilen tabakların ilkinde Tarık Akan’ın Berlin Film Şenliği’nde kazandığı ödülden, ama pasaport verilmediği için ödül törenine katılamadığından söz ediliyordu. Tarık Akan burada da çok yakışıklıydı. Aslında küçük olan bir tabağı tanımlamanın ne kadar dekoratif bir hâliydi buna pasta tabağı demek. Şevin’e pasta alacaktı, ne yapıp, edip alacaktı. Takımın tuzluğu ve karabiberliği bile vardı. Onların gazetelerini çıkardı, inanılmazdı, otuz küsur yıl önceki tam da o günün gazetesiydi, 13 Temmuz 1985’in gazetesiydi. Live Aid konser haberi vardı. Afrika için, açlık için yapılmıştı. Bu açlık hâlâ bitmemişti. Gazeteler hep aynı haberleri yazmış, ama otuz küsur yılda hiç mi hiçbir şey değişmemişti. Şevin, değişik bir şey görecek miydi acaba, diye düşündü. En azından güzel bir sofrada yiyecekti yemeklerini, o kesindi. Sofra diye, bunu bilecekti. Şimdi onun bu sofraya gerekeni getirme sorumluluğu vardı artık. Güzel yemekler yenecekti bu sofrada. Zengin olmayacaklardı, ama kazandıklarıyla güzel yemekler yiyeceklerdi işte. Bu takım bir vitrinde durmayacaktı, bayramdan bayrama çıkmayacaktı ortaya. Bu sofra, kırılgan bu porselenler için her zaman bir kadın eli değmesini gerektirecekti bu evde. Bu takım, Şevin’e insanları sevmeyi öğretecekti. Adam, değerli bir hediye vermişti aslında ona.

Emre Özgüder, kent, şehir, yoksulluk