Hera Büyüktaşcıyan,
Hayalet Kuartet,
Arter, 27.11.2025–09.08.2026,
küratör: Nilüfer Şaşmazer,
fotoğraf: Murat Germen
Ampüte Edilmiş Kentin Fantom Ağrısı:
Hayalet Kuartet

Hera Büyüktaşcıyan’ın Nilüfer Şaşmazer’in küratörlüğünde Arter’de gerçekleşen Hayalet Kuartet adlı sergisi, geçmişi yeniden üretmeye çalışan nostaljik bir hafıza anlatısından çok, kaybolmuş olanın şehirde bıraktığı yankıları dinlemeye yönelen duyusal bir deneyim alanı kuruyor. Sergi boyunca karşılaşılan kırılgan yüzeyler, askıda duran kumaşlar, yarı görünür imgeler, boşluk hissi ve mekâna yayılan metalik sesler yok olmuş yapıların ve silinmiş yaşamların hâlâ dolaşımda olduğunu hissettiriyor. Büyüktaşcıyan’ın özellikle Tatavla (Kurtuluş) ve Tarlabaşı gibi semtlerin parçalanmış hafızasına odaklanan işleri, İstanbul’u yalnızca dönüşen bir metropol olarak değil, kendi uzuvlarını kaybederek yaşamayı sürdüren yaralı bir organizma gibi ele alıyor.

Serginin adındaki “hayalet” fikri de tam bu noktada anlam kazanıyor; burada hayalet doğaüstü bir varlıktan çok artık fiziksel olarak var olmayan şeylerin şehirde bıraktığı fantom etkileri tarif ediyor. Tıpkı ampüte edilmiş bir uzvun yokluğuna rağmen hissedilmeye devam etmesi gibi, yok olmuş yapılar, silinmiş kültürel izler ve kaybolan semt hafızaları da kent dokusunda yaşamayı sürdürüyor. Bu nedenle sergide karşılaşılan işler, geçmişin temsilini üretmekten çok geçmişin bugünün içinde nasıl dolaşmaya devam ettiğini görünür kılıyor. Büyüktaşcıyan’ın eserlerinde şehir edilgen bir arka plan değil, hafızası kesintiye uğramış, bazı organları eksilmiş ama buna rağmen refleks üretmeye devam eden canlı bir beden gibi davranıyor.

Sergiden görünüm (detay), 

fotoğraf: Murat Germen

Serginin en etkileyici işlerinden biri olan Huzursuz Balkon daha ilk anda bu yaralı kent hissini görünür kılıyor. Binanın gövdesinden kopamayan bir organ gibi duvara tutunan balkon, yıkılmak üzereymiş hissi verirken, aynı zamanda direnç gösteren bir beden parçasını andırıyor. Balkondan sarkan yaprakların hareket ettikçe çıkardığı sesler yalnızca dekoratif bir mimari ayrıntı değil, kaybolmuş bir semtin hâlâ duyulabilen refleksleri gibi çalışıyor. Bu seslerin kaynağı galerinin içinde dolaşırken bir süre tam olarak bulunamıyor; sanki yapı kendi hafızasını fısıldamaya devam ediyor. Büyüktaşcıyan burada mimariyi durağan bir yapı olmaktan çıkarıp canlı bir organizmaya dönüştürüyor. Balkon artık yalnızca bir geçiş alanı değil; semtin belleğini taşıyan, nefes alan, ses çıkaran bir uzuv gibi davranıyor. Özellikle İstanbul’da giderek yok olan Rum ve Ermeni mimarisinin izleri düşünüldüğünde, bu iş yalnızca estetik bir yüzey kurmuyor, kaybolmuş bir kültürel hafızanın şehirde nasıl yankılandığını da hissettiriyor.

Diğer taraftan, Kadim Bir Nehrin Mantosu serginin en katmanlı ve en bedensel kodlara atıfta bulunan işlerinden biri olarak öne çıkıyor. Askıya asılan kumaş yüzeyler, kaybolmuş su yollarının ve silinmiş peyzajların derileri gibi davranıyor. Kumaşın kıvrımları arasında bir belirip bir kaybolan imgeler geçmişin hiçbir zaman tam anlamıyla sabitlenemeyeceğini düşündürüyor. Burada kumaş yalnızca bir yüzey değil; iz tutan, aşınan, kırılan ve katlanan yapısıyla kentsel hafızanın bedensel bir uzantısına dönüşüyor. Askıya asılan bu kumaşlar, bir bedenin derisinden yüzülmüş post gibi ait oldukları canlı organizmadan ayırılmış, kentin vücut bütünlüğünden, mekânsal bağlamdan koparılmış bir doğal içkinliği temsil ediyor. Büyüktaşcıyan’ın kumaşı kullanma biçiminde özellikle dikkat çeken şey, onu tamamlanmış bir görüntü üretmek için değil, parçalı bir hafıza hissi yaratmak için kullanma hâli. İzleyici kumaşların arasında dolaşırken eksilmiş bir bedenin parçaları arasında hareket ediyormuş hissine kapılıyor. Bu durum serginin genelindeki “fantom ağrı” hissini daha da güçlendiriyor; çünkü burada geçmiş, bütünlüklü bir anlatı olarak değil, sürekli eksilen ve geri çekilen parçalar hâlinde hissediliyor.

Sergiden görünümler (detay), 

fotoğraf: Murat Germen

Bir diğer yönden, sergi mekânının farklı noktalarına yayılan Ateş Kuşları yok oluş ile yeniden doğuş arasındaki kırılgan dengeyi görünür kılıyor. 1929’da gerçekleşen Tatavla Yangını’nın ardından geriye kalanları toplayan porselen kuşlar, ilk bakışta narin ve sessiz görünseler de aslında semtin dolaşımda kalan hafızasını taşıyan canlılar olarak görülebilir. Kuşların gagalarında taşıdığı toprak renkli parçalar bir felaketin ardından geriye kalan kırıntıları andırıyor. Ancak Büyüktaşcıyan burada doğrudan bir yıkım anlatısı kurmuyor; aksine küller arasından dolaşmaya devam eden yaşam ihtimaline odaklanıyor. Özellikle mavi kanatlı alakargaların gömdükleri meşe palamutlarının yerini unutması fikri, sergide güçlü bir metafora dönüşüyor. Çünkü unutulan şey burada tamamen kaybolmuyor; daha ziyade başka bir yerde yeniden filizlenme ihtimali taşıyor. Bu nedenle Ateş Kuşları yalnızca yeniden doğuşu değil, kaybolmuş hafızanın beklenmedik anlarda geri dönüşünü de temsil ediyor.

Serginin bir diğer dikkat çekici işi olan Ender Görülen Hemen Unutulan ise görme deneyimini parçalayarak izleyiciyi daha kırılgan bir algı alanına çekiyor. Kapiz kabuklarından oluşan yarı saydam yüzeyler, ışığı doğrudan yansıtmak yerine filtreliyor; böylece görüntü hiçbir zaman tam anlamıyla netleşmiyor. İzleyici baktığı şeyi tam olarak kavrayamıyor; görüntü sürekli kırılıyor, dağılıyor ve yeniden kuruluyor. Bu durum yalnızca görsel bir tercih değil; aynı zamanda hafızanın çalışma biçimine dair güçlü bir öneri sunuyor. Büyüktaşcıyan’ın sergisinde geçmiş hiçbir zaman doğrudan görünür hâle gelmiyor; parçalı yüzeyler, kırık sesler ve yarım kalan imgeler aracılığıyla hissediliyor. Bu nedenle, sergi boyunca karşılaşılan işler geçmişi temsil eden durağan nesnelerden çok hâlâ nefes alıp veren hayaletimsi organizmalar gibi davranıyor.

Sergiden görünüm (detay), 

fotoğraf: Murat Germen

Hayalet Kuartet’in en güçlü yanı da tam burada ortaya çıkıyor. Sergi, İstanbul’un kaybolan hafızasını romantize etmek yerine şehrin hâlâ taşıdığı kırıkları görünür kılıyor. Büyüktaşcıyan’ın işleri geçmişe ağıt yakmıyor; aksine kaybolmuş olanın bugünün içinde nasıl dolaşmaya devam ettiğini araştırıyor. Sergi boyunca hissedilen boşluk duygusu da bu nedenle melankolik bir nostalji üretmekten çok bastırılmış bir hafızanın geri dönüşünü çağrıştırıyor.

İstanbul, tarih boyunca varlığını sürdürebilmek adına çoğu zaman kendi belleğinden ve kültürel dokusundan feragat etmek zorunda kalan kentlerden biri olarak, her dönüşüm sürecinde biraz daha eksilen kırılgan bir organizmaya evrilir. Yangınlar, göçler ve kentsel müdahalelerle birlikte topografyası adeta ampüte edilmiş bir beden gibi parçalanırken, Büyüktaşcıyan’ın eserlerinde hissedilen parçalı sesler, geçirgen yüzeyler ve hayaletimsi izler de bu eksilerek yaşamaya devam eden kentsel bedenin duyusal izdüşümlerine dönüşür.

Arter, çağdaş sanat, Damla Narcı, fantom ağrı, hayalet, Hera Büyüktaşcıyan, İstanbul, kent, Nilüfer Şaşmazer, sanat, sergi, şehir