Berlin Notları #5
Bu sevda bitmez,
Berlin, fotoğraf: Yelta Köm

0. Yolculuk

Geçen gün bir sohbet sırasında, yıllar önce blogumda alıntıladığım bir parçayı hatırladım seyahat ile ilgili. Bir de bilenler bilir, bir paragrafı çok sevdim mi onu çok kullanırım, burada da vakti geldi.

“Seyahat etmek kişinin ayaklanmaya, kargaşaya katılmasıdır, sonuç olarak, kemiklerine kadar işleyen, her şeyi yağmaya açan, baş döndüren ve hiçbir beklentiyi el değmeden bırakmayan bir huzursuzluğa kapılmasıdır. Her ayaklanmadan sonra kişinin yeniden doğması ve bilinçli bir hâle gelmesi gerekir. Bundan daha korkutucu ama bir o kadar da arzu uyandıran bir şey yoktur.” —Derrida, “İstanbul Mektubu”

Bu ay yazıyı uçakta tamamlama niyetim vardı. Son zamanlarda git gellerim bir iki sene öncesine kıyasla hayli azalmış olsa da, beden olarak seyahat etmeyince kafa daha çok gidip geliyor. O söz konusu seyahat, ayaklanma insanın beyninin içinde oluyor farkında olmadan, bir o kadar da korkusu.

Berlin’de sakin bir sabahtı, önceki akşam stüdyoda barbekü yapıp, görece ısınan havada dışarıda vakit geçirebilmiştik. Uçağa binip yerime oturduğumda, heyecanlı ve inançlı bir erkek sesi çınladı önce kulaklarımda, kabin amiri şaşırtacak bir coşkuyla anlatıyordu yapacağımız seyahati, dünyanın en önemli yolculuğunu yapacak olan en değerli yolcularmışız gibi yankılanıyordu sesi. Bu garip coşku, sürekli yolda olan birinin yersizleşmeye verdiği bir tepki de olabilirdi, bilmiyorum. Uçağın koltuklarında ekran sistemi yoktu, yanınızda ya bilgisayarınız ya kitabınız ya da ilgilenecek başka bir şeyiniz varsa ona gömülmeniz ya da camdan dışarı bakıp coğrafi şekillere, bulutlara düşmeniz gerekiyor. Kafayı vurup uyumak da seçeneklerden biri.

Camdan aşağı doğru bakarken, gözlerim yavaştan kapanmaya başlamıştı ki, nereden geldiğini anlamadığım bir saz sesi duydum. Önce günlerdir aralıksız dinlediğim Anadolu pop/rock listesi açıldı herhalde diye telefonuma baktım, ama ses benden gelmiyordu. Şarkının nakarat kısmı geldi sonrasında: “Ölürüm Türkiyem!”

1. Hızlı yaşa genç öl, mitolojin yakışıklı olsun

Romantizmin doruklarında olan, taşına toprağına aşkı anlatan, uğruna ölünen bir ülkeyi övme durumu. Aşağıya bakarken yine gidip geliyorum, bulutlar var, kimbilir hangi ülkenin hangi nehrin üzerindeyiz şu an, insanın aklına gelecek onca şey varken, biz önümdeki yolcu ve kulaklığından çıkan sesi duyabilen bir grup insan olarak, ölüyoruz. Bir toprak parçasına bu kadar tutku ile bağlanmak, üzerinde yaşayanı yabancılaştırıyor sanki, hele o toprak parçasının üzerindeki ağacı, çiçeği, hayvanı, canlıları korumaya çalışan çoğu kişinin o ölünen toprağa ihanet ettiğine dair büyük bir inanç varken, niye ölüyoruz Türkiyem? Buralarda ölmek bu kadar kolayken, senin alanına girmemeyi başararak hayatta kalmak takdir edilesi.

Almanya’dan kurulan ülke hayali, mitolojisini daha da büyütüyor. Bir de, kimi zaman hiç yaşanılmamış bir toprak, sanki vaha gibi oluyor. Bununla ilgili, kimi zaman Berlin’de doğup büyümüş kişilerle konuşuyorum, parkta otururken “burası aynı Türkiye gibi” diyor, ya da “buradaki en börek vs. Türkiye’deki gibi değil” diyor, bunun gibi milyon tane simülasyon yaratılıyor. Bu sadece uzakta olmak ile alakalı da değil, bir özgünlük takıntısı. Gaziantep’teki kebabın dışındakiler kebap değil, buradakiler İtalya’daki pizza gibi değil, o yüzden buna pizza denmez gibi onlarca örnek. E, ne yapmak gerek? Biz şimdi İstanbul’da yediğimiz kebaba, kebap değil de mahmut mu diyelim? Ya da İtalya’da yapılmamış pizzaya tekerlek mi diyelim? Kültür bizim dizginlerini tutup, biçim değiştirmesini kontrol edebileceğimiz bir şey değil. Hayalini kurabileceğimiz yakışıklı bir mitoloji sadece, biraz gerçekçi baktığınız an hızlıca ölecek cinsten.

2. Memleket haberleri

“kime desem derdimi ben bulutlar
bizi dost bildiklerimiz vurdular
bir de gurbet yarası var hepsinden derin
söyleyin memleketten bir haber mi var?
yoksa yârin gözyaşları mı bu yağmurlar?”

Bunları çok net bir şekilde dile getirsem de, pratikte böyle işlemediğinin farkındayım. Bu büyük bir çelişki yumağı, ama onu üretken kılan da bu belki de. Uzakta kalarak gurbet romantizmi yapmadan hayatta kalmak mümkün mü, kesinlikle mümkün. Bugün Türkiye topraklarında yaşayan birçok insan, halen geldikleri yerlerin hasretini çekiyor.

Son zamanların en gözde tamlaması ile bir sonraki cümleye başlayacağım: “Teknolojinin hayatımıza girmesiyle…” Şaka değil aslında, gerçekten de dijital topraklar sınırsız. Biri Yeni Zelanda’da, diğeri Singapur’da olan iki arkadaşınızla dijital olarak sohbet edebilir, hayatlarından haberdar olabilirsiniz, ya da geldiğiniz yerden hiç kopmayarak sanki İstanbul’un uzak bir semtinde yaşarmışçasına geçebilir hayat. Bugün müşterek alanlar söz konusu olduğunda, fiziken var olanlardan bahsetmek anlamını kaybedebiliyor. Öte yandan, dijital topraklar ne kadar özgür dolanımı olsa da, daha kontrol altında alanlar sunuyor.

Memleketten haberler hızla geliyor, o haberler iç sıkıyor; uzakta olmanın hissi ağırlaşıyor. Nostalji, romantizm can simidi gibi geliyor insana. Hop atlıyorsun, doğru memlekete gidiyorsun.

3. Dijital vahada mimarlık

Mit başlı başına sanal bir olgu, bir de dijital ortamla birleşince etkisi artıyor; o hiç görülmeyen hiç gidilmeyen topraklar kendini tekrar tekrar inşa ediyor. Bu dijital vaha, iletişimin artması, fiziksel mekânla ilişki kuramadığımız bir hareketliliğe de götürüyor bizi. Bu hareketlilikten kastım, bilgi sürekli akıyor, birikmiyor ve o an tıklayıp geçiyoruz. Tasarımcılar, mimarlar, şehir plancılar, mekân tasarlama bilgisini pratiğe dökenler ise buradaki yeni potansiyeli çoğunlukla kaçırıyor. Artık insanlar evlerinden çıkmıyor, müşterek alan kalmadı, çünkü sokaklarda kimse yok, herkes evinde zaman geçiriyor iyi bir kaçış nedeni olabilir.

Bu argüman şununla aynı yere çıkar: “Kimse okumuyor, kitaplar bitti, yayıncılığın sonu geliyor.” Oysa, şu an bu yazı bir internet mecrasında yayınlanıyor. Kâğıttan okumak ile ekrandan okumak arasında bireysel bir konformizm farkından başka bir şey yok ve bir tercih meselesi. Mekâna dair inançlar da, kitaplara dair olan inançlar gibi. Bu pek şaşırtıcı değil. Dünya üzerinde dinlerin kitapları ve mabetleri vardır. Her büyük inanç bu ikiliye sahiptir genelde, 42 parça yemek seti olan bir inanç yoktur, ya da iki paket sigarası olan.

Mimarlık düşüncesinde bu kırılmalar gerçekleşse de, dijitalin inşasının ve bunun algısının daha çok yolu var gibi. Oysa gerçekten, herkesin evinden bir ağa bağlandığı bir yerin sosyal mekânları, bireysel mekânları nasıl olur? Hayat nasıl kurulur? Bu sorular hepimizi heyecanlandırır, ama bunları düşünürken internet gibi büyük bir lokmayı yutmaya çalışarak başlamak gerekiyor. Burada peşine düştüğüm cevapların, distopik bir film seti olmadığının altını çizmem gerek; her çizgide, her sözde yeniden ürettiğimiz mimarlık bilgisi, halen yüzyıllık değerler ve bilgiler üzerine kurulu. Bunları yıkmak, yüzleşmek, karşı kaşıya kalmak zaman alacak; özellikle mimarlığın binaya dönüştüğü yerlerde.

Ben yine, eski yârim Corbusier’i anacağım: Kendisinin Bir Mimarlığa Doğru’sunun üzerinden hemen hemen doksan yıl geçmişken, “yeni mimarlığa doğru kaç paylaşım yaptık?” sorusunu uydurabilirim. Evet uydurmak, çünkü böyle katı, kendinden emin olgularla çarpışmanın bir numaralı yolu onlarla dalga geçmek, yıllar önce şu mimarlık meselesi ile yapmaya çalıştığım gibi.

“En Sevdiğim”,
sticker serisi, Yelta Köm, 2010
“Mimarlık Ne Tatlısın”,
sticker serisi, Yelta Köm, 2010

Berlin Notları, dijital kültür, mimarlık, özgünlük, Yelta Köm, yolculuk