Berlin Notları #9:
Hong Kong

0.

Berlin Notları’nın çoğunun rastlantısal bir şekilde ya uçakta, ya havaalanında, ya da yola çıkmak üzere yazıldığını, şekil aldığını söylemek istedim. Nedense bu yazı dizisi, yersiz yurtsuz sabit olamayan bir üretim sürecinin parçası oldu.

1.

Geçtiğimiz ayı Berlin’de geçirmedim, ama bu yazı Berlin’e giderken yazıldı. Berlin’e hayli uzak bir şehirdeydim, Hong Kong’a bir araştırma projesi için gitmiştik.

Design Trust Vakfı’nın verdiği destek ile üç hafta boyunca Hong Kong ve Pearl River Delta bölgesindeki kent, mimarlık ve tasarım alanında müşterekleşme pratiklerini araştırmak için oradaydık. Müşterekleşen pratikler meselesi yüksek lisans tezimden itibaren peşine düştüğüm bir konu. Şüphesiz bu konu, mimarlık meslek alanının delinmesi, mimarlığın ötekiyle, eşiktekiyle ilgilenmesi, onların haklarının peşinde olması gibi meselelerle ve bunlarla beraber [genel olarak] mimarlığın ve tasarımın toplumsal sorumluluğunu konuştuğu için çoğu zaman mimarlık diskurunun ana damarına giremeden etrafında dolanıyor. Ben de özellikle bu meselelerin, müşterekleşen bir mimarlık ya da tasarım pratiğinin, bu konuları dertlenen örgütlenmelerin, bir araya gelişlerin, yeni ekonomik modellerin içinden çıkabileceğini düşünüyorum. Bir yandan da bu sistem dışı hareketler, bir araya gelme metotları ve stratejilerinin tarihini de oluşturuyor, bu sebeple bunları arşivlemeyi önemli buluyorum.

Hong Kong’da birçok farklı grup ve kişi ile görüştük; sosyal tasarım, sosyal mimarlık, kent hakkı, aktivizm gibi konuları hem oranın özelinde hem de bu konuların küresel bir eğilim hâline dönüşmesini tartıştık. Bu araştırma önümüzdeki sene içinde —benim yazı kısmını üstlendiğim Elif’in ise illüstrasyon ve tasarım kısmını üstlendiği— bir yayına dönüşeceğinden çok fazla ipucu da vermek istemiyorum, ama bu görüşmeler taksit taksit önümüzdeki günlerde yayınlanmaya başlayacak, bunu söylemiş olayım.

2.

Hong Kong hakkında yazabileceğim çokça mesele var, şehrin kendisi çok renkli, çok katmanlı. Büyük olasılıkla bu yazının içine sığmayacak o katmanların hepsi, bir günce gibi yazmaya çalışayım, bir yerden sonra da fotoğraflara bırakacağım anlatıyı.

Elif ile ilk gittiğimiz akşamdan beri, şehrin bir bilimkurgu filminden çıkma olduğunu konuşuyorduk. Her an bir Blade Runner sahnesi gibiydi, zaten bir süre sonra buranın filmin asıl ilham kaynağı olduğunu konuşmaya başladık. Şehrin topografyasından dolayı farklı kotlarda algılanıyor, her köşesinde yeni bir vista sunuyor. Yüksek katlı binaların arasından çıkan doğa, bir yandan suyun kenarındaki balıkçı yerleşimleri, minibüse atlayıp yirmi dakikada varılan kumsalı… Bir metropolün tüm olması gereken aygıtlarının bir araya geldiği bir şehir hayatı vardı ve tabii ki 7/24 yaşıyordu şehir.

İnsan yabancısı olduğu bir şehir hakkında konuşurken bu romantik ve banal tanımlamaların, tamlamaların tuzağına kolay düşüyor gerçekten; hemen gelen bir turizm ağzı olduğunu kabul etmem gerek. Kötü bir alışkanlık olsa da, insan her yeni gittiği şehri kendi bagajındaki bilgilerle değerlendiriyor, geldiği kent ile karşılaştırıyor, öyle isimlendiriyor. Bu benzerlikler bir yandan şehri okumayı kolaylaştırıyor da tabii. Hong Kong, genel anlamıyla adalar üzerine kurulmuş bir şehir. Tüm yerleşimler özellikle iki ada üzerinde yer almakta; bunlar Kowloon ve Hong Kong Island. Kowloon ana karaya bağlı, bununla beraber diğer adaya göre daha karmaşık yapıya sahip bir bölge denilebilir. Hong Kong Island ise gökdelenleriyle, iş merkezleriyle, SOHO’suyla bir Batı yansıması. İki tarafın bu ayrımı kentsel mekânda hissediliyor, ama bir yandan da çok kolay şekilde bozuma uğrayabiliyor.

Kentin ortak alanları çoğunlukla kalabalık, büyük bir konut problemi var. Dünyanın yaşamak için en pahalı şehirlerinden biri Hong Kong, bundan dolayı da yaşama alanları hayli küçülmüş. Ortalama bir apartman dairesinin içine mal sahipleri üç daire daha sıkıştırıp bu küçük metrekareleri ailelere kiralıyorlar. Zaten şehrin içinde zaman geçirirken bu pahalılığı fark ediyorsunuz, bunun sonucu olarak ciddi gelir uçurumları da gayet net gözüküyor. Şehrin içindeki karmaşık birliktelik, bazı noktalarında tamamen yok oluyor. Suyla kurulan bir ilişki belki de bu, bazı sokaklarda bir anda esen rüzgâr, şehrin nemli basık havasını bir anda alıp götürüyor. Suyun değdiği yerlerde yeni farklı yaşam pratikleri doğuyor.

Pazar günleri kamusal alanların çoğu, altgeçitler köprüler, özellikle göçmen kadın işçilerle dolu. Evlerde yardımcı olarak çalışmaya Hong Kong’a gelmiş olan ev işçilerinin tek tatil günleri olan pazar gününü kentin beklenmedik köşelerinde piknik yaparak geçirdiğini görüyorsunuz. Kentteki bu çeşitlilik ve gerçeküstü perspektifler çoğu zaman Archizoom’u ya da Superstudio’yu hatırlatıyor. Bir başkasının kurduğu ütopyanın gerçeğe dönüştüğünü fark ediyor insan. Kilometrelerce uzanan yapı blokları, birbirlerinin üzerine biniyor sürekli.

Almanya’nın “en hareketli“ denen kenti Berlin’den sonra Hong Kong bambaşka bir yer gibi geldi, aslında İstanbul’a bir hayli benziyordu. Üçüncü günümüzden sonra şehre alışmıştık, ilk günlerin verdiği her şeyin fotoğrafını çekme dürtüsü geçmişti.

Hong Kong hayal kurmak için çok güzel bir şehir, hele Avrupa şehirlerinde aşina olduğumuz sistematik şehir hayatının dışında her şeyin üst üste binmesi anlamında çok ilham verici. Bu hayal kurduran şehrin 90’lı yıllarda doğmuş kuşağı hayallerinin mücadelesini veriyor. “Şemsiye Devrimi”nde daha bilinir ve görünür olan mücadele aslında uzun yıllardır kamusal alanda veriliyormuş. Geçtiğimiz hafta “Şemsiye Devrimi”nden üç kişi —Joshua Wong, Nathan Law ve Alex Chow— üç sene öncesindeki gösteriler sebebiyle hapis cezası aldılar. Geçtiğimiz Temmuz ayında da muhalif kesimden dört milletvekilinin vekilliği düşürülmüş. Bir geçiş sürecinde olan ve yaklaşık otuz sene sonra tamamen Çin’e bağlanacak olan Hong Kong için demokrasi karşıtı baskıcı süreç çoktan başlamış durumda. Uzak coğrafyalarda da olsa, artık direnme ve mücadele metotları birbirine daha çok benzemeye başlıyor, her yeni durum bir yerden tanıdık geliyor.

3.

Korktuğum kadar turistik bir yazı olmadı, ama gece pazarlarını, yemeklerini anlatmadığımın farkındayım. Onlar imajlarda.

Gece sokaklarda kurulan karaoke mekânları

Şehrin görece alçak yapılaşmış, yakın gelecekte yükselmeye başlayacak endüstri bölgesi To Kwa Wan

Hong Kong adası

Lamma adasına gidiş

Bir balıkhaneden karşı kıyıya bakış

Balıkhanenin karşı kıyısı

Sham Shui Po mahallesinden konutlar

Pazar günü; kamusal alanı kullanan göçmen işçiler

Sham Shui Po mahallesinden bir an

Batı Kowloon kültür alanına giden yol

Deep Wave Bay pazar günü

{Fotoğraflar ve video: Elif Çak ve Yelta Köm}

Berlin Notları, Hong Kong, kent, müşterekler, şehir, Yelta Köm