“Bu Beni Hasta Ediyor”,
Yelta Köm
Uykusuz Uykular

Bazen gürültülü bir coşku anında 
Bir şölende, geniş bir salonda 
Aniden susup, gitmek zorunda olduğunu 
Bilir misin?

Sonra yatarsın uykusuzca yatağına, 
Kalbine ağrı saplanan biri gibi; 
Coşku ve kahkaha, duman gibi, 
Ağlarsın durmadan - Bilir misin bunu da?

“Bilir misin bunu da?” —Hermann Hesse*

Hermann Hesse’nin bu şiirini bir köşeye ‘not’ alışım neredeyse on sene olmuş ve şimdi Hermann Hesse Gymnasium ile aynı sokakta oturuyorum. Şiirin karamsarlığı, içinde bulunduğumuz karamsar zamanları sanki en derininden anlatıyor.

Karamsar zamanlar dediğime bakmayın, nasıl olsa gördüklerimiz böyle söylemiyor. Sosyal medyada, çevrimiçi mecralarda gördüğümüz hayatlar hayli gürültülü ve coşkulu bir şölen gibi; elimizdeki telefonun, bilgisayarın şarjı olduğu, elektriğimiz olduğu sürece biz de içindeyiz. Sonra kaynaklarımız bitince aniden susup gitmek zorunda kalıyoruz ve uykusuzca uykuya yatıyoruz.

Çıkmanın zor olduğu bir döngünün içindeyiz; dünyayı yok ettik, ediyoruz. Geri dönüşü olamayan kaç noktayı kaç kere geçtiğimizi sabahları Açık Radyo’da Ömer Madra’ya kulak veren herkes biliyordur. Bu bir kıyamet alameti değil kıyametin kendisi. Son günlerde Berlin’de havalar pek güzel; geçen yazı neredeyse Akdeniz şehirleri gibi geçirdik. Son duyduklarıma göre Brandenburg’da zeytin ağaçları dikilmeye başlamış, şehirdeki goygoylarda “beş on seneye güneye inmeye gerek kalmayacak, yeni Akdeniz Almanya oldu” başı çekiyor.

Buna rağmen umut verici haberler de yok değil: NASA’nın son raporlarından birine göre Çin ve Hindistan sayesinde dünya yirmi yıl öncesine göre çok daha yeşil. Ya da yine Çin, son yirmi beş senedir gelişmiş ülkelerin plastik çöplerini alıp, onların geri dönüşümünü sağlıyor. Bu öyle az buz bir oran değil, neredeyse küresel plastik pazarının %45’i. Kısacası sizin geri dönüşüme gönderdiğinizi düşündüğünüz plastik çoğunlukla bulunduğu ülkede değil, Çin’de geri dönüşüyor ve kendine pazar arıyor; satılamazsa ‘elde kalıyor.’ Geçtiğimiz yıl Çin bu konuda bir düzenlemeye giderek artık plastik çöp ithal etmeyeceğini açıkladı. Bu açıklama ile akıllara gelen soru bu kadar çöpün nereye gideceği. Gezegene eklediğimiz katmanlar gittikçe kalınlaşıyor ama, belki de Çin’in bu hamlesi ülkeleri kendi içlerine dönük, daha sürdürülebilir geri dönüşüm metotlarına da götürebilir ya da plastik kullanımını hayli azaltabilir.

Umutsuzluk pek işe yaramıyor biliyorum, ya da felaket tellalı gibi bir yazı yazıp “öldük bittik biz” demek de bir çare değil. Her jenerasyonun belli dönemlerde kendi kıyamet senaryolarını inşa ettiğini düşünüyorum. Bu bir yandan bulunduğu zaman diliminin bitecek olmasına dair bir korku, bir yandan da bir kibir meselesi gibi geliyor. 1931 yılının 20 Mayıs tarihli Cumhuriyet gazetesinde bir haber şöyle başlıyor “Birkaç gündür İstanbul’un bazı semtlerinde ağızdan ağıza dolaşan bir şayia vardır. Bu perşembe günü akşamı gece yarısına doğru kıyamet kopacak!” Tıpkı seneler önce dünyanın sonunu beklediğimiz türden bir hurafe. Dünyanın sonunun insan dışı bir etkenden geleceğini düşünmek insanlığın umursamazlığını daha iyi ortaya çıkarıyor belki de. Ne de olsa bizden değil, dışardan bir şeyler olacak. İklim değişikliğine de tam olarak böyle bakıyoruz çoğu zaman; bize dokunmayan yılan bin yıl yaşasın derken, o yılanla koyun koyuna olduğumuzu unutuyoruz. Bugünlerde lise öğrencileri ve daha küçük yaştaki öğrenciler çeşitli Avrupa merkezlerinde eylemlere başladı; kendilerine bırakılan geleceğin hesabını soruyorlar. Çok da haklılar, yirmi otuz sene sonra bu dünyayı terk edecek bir jenerasyon arkasında dev bir çöp yığını bırakıyor, bir de pişkin pişkin “evet çok kötü baktık ama elimizden geleni de yaptık” diyor.

İnsanın içinde merak mı dersiniz, yoksa doyumsuzluk hissi mi bilmiyorum ama bu dünyayı tamamen bitirmeden rahatlamayacağımız bir gerçek. Geçenlerde Netflix’te yayınlan IO isimli bilimkurgu da, dünyayı yaşanmaz hâle getiren dünyalıların başka bir yere gitme hikâyesini ele alıyordu. (Bu cümleye bakıp filmi izlemeye lütfen başlamayın, önce bir IMDb’ye bakın.) İnsanlığın belki de en içselleştirdiği pratiklerden biri ‘baş-edemeyince-terk-et’: Çöplerinle baş edemiyor musun gönder başka ülkeye, göçmenlerinle baş edemiyor musun geri gönder ülkelerine, farklı düşüncelerle baş edemiyor musun gönder parmaklık arkasına; baş edemediğini sakla halının altına zaten birisi gelir temizler ya da Türkiye’de yapılageldiği gibi baş edemediğin şeye “sözde” sıfatı ekle.

Herkes kendi küçük kıyametini yaşıyor. Umut veren hikâyelere ihtiyacımız var; onların içine katılmaya, konuşmaya, paylaşmaya ihtiyacımız var. Yoksa kapan büyüyor ve bu kapan sadece belli coğrafyalarda değil, dokunduğu her yeri yakıyor. Uykusuz uykularda mutluluklar.

“Çok mu Zor?”, Adam Olmak İstemiyorum, Rashit

* Seçilmiş Şiirler 1896–1962, çev. Hilmi Tezgör, Altıkırkbeş Yayınları, 1994.

geri dönüşüm, iklim değişikliği, küresel ısınma, Yelta Köm