Yarın Daha İyi mi Olacak?*

Geçenlerde İstanbul’dan bir arkadaşım Berlin’e geldi, uzun uzun muhabbet ederken bir yandan ortak geçmişimiz olan üniversiteyi andık ve nasıl da yaşamsal bir mücadele olduğunu, egolar yüzünden mesleğine, öğrendiğine küsenlerin bolluğunu hatırladık.

Herkesin tasarımcı, star mimar olacakmış gibi eğitilmeye çalışıldığı ortam şüphesiz birçok olasılığı en baştan yok ediyordu. Bununla beraber mimarlığın onlarca diğer hâlini yok edip, biricik bir ilah mitini destekliyordu.

Oysa, mimarlık da dünyadaki diğer uğraşlar gibi bir dertlenme pratiği. Son zamanlarda derdimiz o kadar büyük ki, hayatımız “sıkıntı yok” diyerek geçiştirdiğimiz bir anlar bütünü. Güncel politikanın hayatın her alanına sirayet etmesi, konuşulan meselelerin çoğu zaman başka dış etkenlerle merkez dışına gitmesi bunun bir parçası.

Çoğu zaman, kendimizi sıkıştırdığımız alanlarda dijital bedenlerimiz kadar var oluyoruz. Sıfır birlerden oluşan veri gibi bağnazlaşıp, tutulup kalıyoruz. Bu tutulma hâli öylece kalıyor, ekrandaki sabit insan siluetleri gibi. Sonra rüya arasında soruyoruz: Mimarlığın konusu neydi?

Bunun tek bir cevabı yok, ama bir mimarlık sözleşmesi** var. Sessizce bağlı olduğumuz semboller ve ritüellerden oluşan, %99’u ilgilendiren konuları odağına almaktan çekinen, ötekileştiren bir sözleşme. Şüphesiz bu sözleşme mimarlığı kutsallaştırmaya çalışıyor, ama tam aksine kutsallığa öykünen her sözleşmenin yaptığı gibi içini boşaltıyor.

Ben her kafadan ses çıkmasını, herkesin ağzına geldiği gibi konuşabilmesini bir zenginlik olarak görüp, bunun içinde mimar ne yapabilir onu düşünmek istiyorum. Merkezileşen bir anlatı yerine tüm anlatıyı parçalarıyla görmek, farklı merkezlerle düşünmenin/konuşmanın daha yararlı olduğunu düşünüyorum.

Mimarlık bugün yapı yapmaktan öte, aklımızda kurduğumuz tüm konvansiyonel yaklaşımların dışında bir yerde. Tabii buradan yeniden kutsal bir mimarlık anlatısı yaratmaya çalıştığım anlaşılmasın. Mimarlık da bugün toplumun diğer pratikleri gibi müşterekleşmek istiyor. Biz mimarlar ise, bu müşterekleşme içinde kendi mesleki alanımız ile baş başa kalmak yerine, bunu romantik bir hâle getirerek, ürettiğimiz bilgiyi, mimarlığı konuştuğumuz yeri mimarlık terminolojisinden uzaklaştırıyoruz. Başka kavramları ödünç alıyoruz ama onları da tercüme etmeden dile getiriyoruz.

Kariyer planlarının, ezberlenmiş mimarlık mitlerinin dışında kurabildiğimiz bir ilişki ağında, yeni bir mimarlık yapma biçimi doğabilir. Burada da mimari pratiğin ‘sanatkâr’ bir pratik olmaktan çıkıp, kitleselleşme imkânı bulunabilir. Aslında tam da bu kitleselleşme, bizi mimarlık alanına sıkışma meselesinden kurtarabilir. Mimarlık ‘mal’laşır, bu mallaşma da mimarlığı özgür kılar belki: Rahatça konuşmaya başlarız, mallaşan durum dönüşmeye başlar ve bu bizi de dönüştürür.

Mallaşan bir mimarlık bize ne sunar? Bizi yeni icatlar bulmaya iter, cepheden konuşmaya çağırır. Bizim coğrafyamızda en içselleşmiş pratiklerden biri ‘normalleştirmek / alışmak / olağanlaştırmak’. En büyük yıldırma politikasıdır bu: O yüzden biz eleştirinin olmadığını, eleştirel ortam bulunmadığını onlarca kez tekrarlar, durumu olağanlaştırırız, alışırız. Hem de bunu yaparken eleştirel olduğumuzu da düşünürüz. Ya da çıkan aykırı sesleri evcilleştirmek de başka bir ata sporudur; sistemin içine sokulan her çomak “iyi niyetli çocuklar” başlığı altında eritilmeye açıktır. Bunun en büyük nedenlerinden biri değişime inanmamaktır. Pozisyonlar nettir, herkes kendi altındaki zeminin kaymasından korktuğu için kimse canavarlaşmaz, isteseniz de canavarlaşamazsanız.

Bir başka zaman uzun uzun değinmek istediğim “kayıtdışı” macerasının içinden bir örnek bu olağanlaştırmaya dair güzel anlardan. Kayıtdışı bir grup öğrenci ve öğretim üyesi tarafından başlatılan, enformel bir eğitim deneyi olarak ortaya çıkan bir oluşumdu. İçinde bulunduğun kurumun yapmadığı, yapmak istemediklerini yapma niyetinde olan bir süreçti. Günün sonunda ne oldu, ‘kontra’sını oluşturmaya çalıştığımız sistem bize hediyesini de verdi.

Bu aralar canım sıkılıyor: Olağanlaştırmaktan, alışmaktan, kimi zaman tüm konutların aynı planda olmasından, altmış yetmiş yıldır değişmeyen yarışma projelerinden, kuraklıktan, zamansızlıktan, hızdan, cepheden konuşamamaktan, şaşıramamaktan, emek sömürüsünden, çalışan mimar haklarının az konuşulmasından, star mimarları yaratma aşkımızdan, her alanda haksızlıktan ve onlarca şeyden.

Ama ne mutlu ki, bu sıkkınlık henüz bir bıkkınlık durumu değil. Çünkü yukarıdakileri sayarken, aslında o duruma ait olmak istemeyenleri ve kendi arayışı içinde olan birçok pratiği de biliyorum. Bu yüzden umudumuzu kaybetmemek gerekiyor. Bugünlerin yarınları da var: Yarının daha iyi olması da gerekmiyor, ama başka olacağı kesin.

* 2015 senesinde bir mimarlık etkinliğinde “Bugünlerin Bir de Yarınları Var” başlıklı bir sunum yapmıştım. Mimarlığın neler konuştuğunu, neler konuşabileceğini, sıkışmışlıkların içinden nasıl söylemler çıkabileceğine dair birtakım tahminler dizisiydi. Bu metni yazarken, o sunumdan da yararlandım.

** Yakın zamanda okuduğum Barış Ünlü’nün Türklük Sözleşmesi kitabından ödünç aldım. Şiddetle öneririm.

{fold içindeki imge: Yelta Köm}

mimarlık, mimarlık eğitimi, normallik, Yelta Köm