Berlin Notları #11:
Boncuk

güneş yerinde 
her şey yolunda 
yanıyor eteklerim 
dönüyor yanı başımda 
—Büyük Ev Ablukada

Güneşin Berlin’de nerede olduğunu bulmak zor, kimi zaman yerinde oluyor ama her şeyin yolunda olduğundan emin olmak için güneşi ararsanız bu biraz zaman alabilir.

Bir senedir Berlin’den bildiriyorum Manifold’a, çoğunlukla romantik güzellemeler olduğunun farkındayım. En baştan beri istemediğim bir durum olsa da, neredeyse her yazıda bir Berlin güzellemesi var olmuş.

Bugünlerde Berlin’e büyük bir ilgi var, bu ilgi sadece Türkiye’den de değil. Dünyanın çoğu yerinden gelen yaratıcı insanlarla Berlin’de karşılaşmak çok olası. Bu tabii böyle bir anda kendi kendine gelişen bir şey değil. Son yıllarda her ne kadar bilişim sektörüne çok insan gelse de, özellikle yaratıcı alanlardan Berlin’e gelen ve burada üreten birçok kişi var.

Şehrin en önemli politikalarından biri kültür ve sanat alanına yapılan yatırım: Hem yerel yönetimlerin hem bağımsız örgütlerin bu konudaki yatırımı gözle görülür seviyede. Rakamlarla konuşacak olursak Goethe Enstitüsü’nün verilerine göre şehrin gelirinin beşte biri kültür alanından gelmekte. Bununla beraber üç opera, 50’den fazla tiyatro, 170 müze ve koleksiyonlar ile sayıları yaklaşık 600 adet olan ticari galeri ve 130 adet sinema bulunmakta. Bunların yanında Berlin, UNESCO’nun yaratıcı şehirler ağında tasarım şehri olarak da yer almakta. Şehrin bu canlı yaratıcı endüstrisi gündelik hayatta da hissediliyor, hayat her ne kadar kültür ve sanat işçileri için çok kolay olmasa da, Berlin’deki olasılıklar umut vermeye devam ediyor.

Almanya’ya göç seçeneklerinden biri, kimi zaman serbest çalışma kimi zaman sanatçı vizesi olarak geçen vize türü. Geçtiğimiz senelerde bu vize türüne başvurup gelen kişi sayısı hayli azdı. Hatta 2016’daki rakamlara göre, profesyonel uğraşını yapmak için Berlin’e gelen ve oturma izni alan kişi sayısı 13 ile sınırlıymış. Bu rakamın 2017’de artmış olduğuna eminim, rakamlar daha açıklanmadı ama en azından gözlemlerim bunu söylüyor. Bu vize genel olarak, kendi alanında bir süre deneyim kazanmış birisinin daha sonra üretimine, işine Almanya’da devam etmek istediğinde, bir sürü belge vesaire karşılığında alınan bir vize.

Berlin’e bu vizeyle gelmiş arkadaşlarımdan müzisyen Korhan Erel, vakti zamanında bu vize hakkında uzun bir metin paylaşmıştı ve hayli ilgi görmüştü. Ama bunun yanında Korhan’ın dediği, benim de önemsediğim önemli bir şey var: Bu vize girişken olmayan, keşfedilmeyi bekleyen kişiler için değil. Berlin şehir politikası olarak ne kadar yaratıcı endüstrilere yatırım yapsa da, imkânlar altın tepside kimseye sunulmuyor. İleride Berlin Notları’nda burada bulunan münferit yaratıcı kişilerden daha çok bahsedeceğim, ama şimdilik Korhan’ın web sitesini buraya bırakıp pratiğini de sizinle paylaşmak isterim.

Fotoğraf: Yelta Köm, 2017

Daha önceki yazılarda bahsetmiştim bundan, tekrarlıyor olabilirim. Göç etmek bir anda reset’liyor insanı, bu reset’leme, format atma artık nasıl denirse denilsin, sıfırdan başlatıyor meseleyi. Bu konuda Berlin’in faydası, yaratıcı insanlara yapabilme olasılığını vermesi oluyor. Birçok bağımsız proje mekânı, kültür mekânı böyle kalıyor ayakta. Sevdiğiniz işi yaparak aç kalmayacağınızı biliyorsunuz, buna tabii en büyük etken diğer metropollere göre hâlâ görece ucuz bir şehir olması Berlin’in. Bununla beraber şu illüzyona kapılmamak gerekiyor, şehir yaptığınız işi bir anda yüceltmiyor, siz iyi bir sanatçıysanız burada da iyisiniz, ya da tam tersi.

Şehrin en güzel olanaklarından biri halen ayakta olan proje mekânları. Bunlardan biri bi’bak: Wedding’de göçmen mahallesindeki proje mekânı, kâr amacı gütmeyen güncel sanat ve topluluk projeleri yapan bir oluşum. Kurucuları Can Sungu ve Malve Lipman’ın bi’bak ile geçtiğimiz sene Depo’da da sergiledikleri 1985 model Ford minibüsü hatırlayanlar vardır. Bi’bak’ın Sıla Yolu projesinin bir parçası olan araç Berlin’de farklı noktalarda durup, Sıla Yolu’nu videolarla, objelerle anlatan mobil bir enstalasyona dönüşmüştü. Projenin sitesinde bi’bak şöyle anlatıyor projeyi:

SILA YOLU – Türkiye Tatili Yolu ve Otoban Hikâyeleri sergisinin odağında, bireysel ve kolektif bir yol arayışı, varış ve çıkış noktalarının keşfi, mesafelerin katedilmesi, bunlara anlamlar yüklenmesi ve yolcuların beraberinde getirdikleri beklentiler, fanteziler, anılar ve eşyalar var. Sergi sadece iki yer arasındaki fiziksel mekânı değil aynı zamanda kültürlerin, kimliklerin ve toplulukların kendi aralarında salındıkları (gidip geldikleri) ama bazen de sabit görüşlere inatla bağlı kalan karmaşık duygu-mekânı ele alıyor.”

Birçok farklı program yürüten bi’bak’ın internet sitesinde ilgili birçok bilgiye ulaşabilirsiniz. Ben uzun zamandır, klişe deyimiyle ‘yoğun iş temposu’ sebebiyle gidemiyorum, ama Berlin’de bir süre geçirecekseniz, takip etmeniz gereken yerlerden biri. Sinema programları, yemek etkinlikleri gibi etkinlikler, başka ekiplerle yaptıkları ortaklıklar, hem alternatif bir kültür sanat mekânı hem de kentlinin katılıp dönüştürdüğü bir mekân yapıyor bi’bak’ı. Aslında Berlin’deki proje mekânlarına girmişken bahsedilecek başka mekânlar da var. Bunlardan biri İstanbul’dan aşina olduğumuz Apartman Projesi, ama onu bir sonraki notlara bırakıyorum şimdilik.

Berlin’in kültür sanat ortamından, tasarım şehri olmasından neden bu kadar bahsettim peki? Açıkçası aklıma geçenlerde eski projeyi yıkıp ‘kadirşinas’ bir şekilde cephesini tutan, tüm aile tarafından onaylanan yeni AKM projesinin mimarı Murat Tabanlıoğlu’nun proje hakkında verdiği röportaj geldi. Tabanlıoğlu Berlin’den ilham aldığını söylüyor ve şöyle devam ediyor:

“Taksim Meydanı’na baktığımda, etrafındaki binaların birçoğu özgün ya da iyi durumda değil. Tüm çevresiyle birlikte değişik bir cephe hayal ettim. Gündüz bakıldığında tülün fark edilmediği cephenin arkasında opera salonunun çeperi olan form, kırmızı küre görülecek. Akşam temsil başladığında ise ön cephe ekrana dönüşebilecek. Bu da Berlin’de aklıma geldi. Otelim de tam orada meydandaydı, yan tarafa dev bir ekran kurulmuştu, temsil başladığında o ekrandan da veriliyordu. Almanlar oraya ‘Operanın halkla buluşması’ diye yazmıştı. Bu hayali İstanbul’a taşıdım.”

Binanın tartışmasına girersem bu yazıyı şu an burada bitiremem, o yüzden kendimi tutamayıp yeni proje görseline yaptığım ‘kadirşinas’ müdahaleyi de burada paylaşmak istiyorum.

AKM Kolajları, Yelta Köm, 2017

Ne kadar mutlu ki bize, Tabanlıoğlu bu şeffaf cepheyi bir ekran olarak düşünüp, ekrandan yayınlanan opera temsilinden etkilenmiş. Ama kaçırdığı bir nokta var, Berlin’de opera, kültür, sanat sadece ekranlarla buluşmuyor halkla. Yukarıda bahsettiğim birçok noktada başka başka ekranlarla, başka başka arayüzlerle buluşuyor. Şu konuda hak vermek gerek, bugün ancak bunun hayali İstanbul’a taşınır.

Kentsel temsiliyetin aktif bir ekranı olan AKM, istediği kadar yeni biçiminde şeffaflaşsın, şehrin kültür sanat politikaları değişmedikçe, kentli farklı katmanlarda bunlara katılmayınca pek değişen bir şey olmuyor. Hele bir binanın tek başına cephesini şeffaflaştırıp, içine görünür bir form koyunca bu hayalin olacağını düşünmek çok iyi niyetli bir yaklaşım, cehenneme giden yolları dizen cinsten.

Emre Erbirer, İstanbul Art News’de “Kültür-Sanatta Katılımcı Yaklaşımlar: Herkes İçin Kültür” makalesinde Dr. Ayça İnce’nin İKSV kültür politikaları çalışmaları araştırma uzmanı Ceren Yartan’ın desteğiyle hazırladığı “Kültür-Sanatta Katılımcı Yaklaşımlar” raporunu inceliyor. Emre’nin yazısında bahsettiği katılımcı yaklaşımların dönüştürücü gücü sadece kültür sanat alanında değil, binalar için de düşünülmesi gereken bir mesele. Zaten metnin sonunda sorduğu soru şu: “Bu noktada önemli sorulardan biri de, kültür-sanatta katılımcı yaklaşımlar, kamunun kültür politikalarına, yerel yönetimlerin ve kurumların stratejik planlarına ve son tahlilde kültür-sanat tüketicilerinin günlük hayatında nereye oturacak?” Günlük hayata oturmak, ona karışmak önemli ve günlük hayatın sürekli geçtiği fiziksel mekânın yaratım süreci de öyle. Herkese ulaşma niyeti olan bir bina da katılımcı bir süreçten geçmeli. Kapalı kapılar ardında, senelerce kapalı kalmış bir kültür yapısı hakkında yapılan proje, böyle Berlin’den ilham alınan bir hayalden öteye gidemiyor. Bu hayalin ötesine geçmek katılımdan geçiyor belki de ve bu katılım da doğal olarak ‘çokluk’tan geçiyor. Belki aklınıza meşhur atasözümüz gelmiştir, “Nerde çokluk, orda bokluk.” Bu bana, Bülent Tanju’nun mekânlarından biri AKM olan bienalin kitabında yayımlanan “Asıl Yakan Temsiliyet” metninde Taksim Meydanı’nı cumhuriyetin modernlik projesinin kentsel temsiliyet sahnelerinden biri olarak tanımladığı kısmı hatırlatıyor: “Bu aşkın mizansenin bütün kentsel temsiliyet araçları, kabaca tek parti yönetiminden çok partili sisteme geçişe kadar olan süre içinde (1923–1946), sahnedeki yerlerini alırlar. Giderek, mizansenin sahipleri olan ‘erken aydınlananlar’ aydınlık sahnenin disipliner sınırlarını çizerler ya da çizdiklerine inanırlar. Ötekilerin karanlıktan kamusal alana çıkmaları ve görünürlük kazanmaları ancak bu sınırları kabul etmelerinden sonra beklenir. Amaç, kalabalık olan ötekilerden bir ‘biz’ inşa etmektir. Ne de olsa, eski bir atasözü bu topraklardaki ortalama imgelemin ya da tarihsel formasyonun sınırlarını çizer: Nerde çokluk, orda bokluk.”*

Konu biraz dağılacak olsa da, Berlin bu ‘bok’un bokluğunu doya doya çıkardığı için Berlin oluyor belki de. Opera da öyle buluşuyor halkla, tekilleştirilmiş bir bizlikten değil, çoğaltılmış bir bokluktan. Biz bu çokluğu destekleyen insanları, kurumları cezalandırmak eğilimindeyiz daha çok. Asena Günal’ın dile getirdiği gibi, “Kültürel hegemonya mücadelesini nitelikli eser üreterek yürütemeyenlerin bunu yapanları engelleme yoluna gideceğini tahmin ediyorduk. Ama sonra durup o kadar da değil diyorduk. Vasatı hâkim kılarak bir hegemonya kurmaya çalışmak için propaganda dizilerinin yetmediğini, mevcut kültür sanat aktörlerinin hedef hâline getirileceğini öngörmeliydik. Nitekim Osman Kavala bu ülkede kültür ve sanatın da en önemli destekçilerinden oldu hep. Vasat olanın değil, iyi olanın yanında oldu.

Hiçbir somut delile dayanmadan, sivil toplum için çalışan, sanatı destekleyen, alternatif olana nefes alma alanları açan bir kişi Osman Kavala ve 18 Ekim 2017’de gözaltına alındı ve 1 Kasım’da tutuklandı. Kavala’nın sivil toplum faaliyetleri ve bir kesim medyada algı yaratmak için çıkan haberlere karşı bir web sitesi de açıldı.

Sonuçta memleket sanki babasının malı gibi, dilediği gibi at koşturanlarla dolu; o yüzden şehrin kalbindeki bir yapı da böyle yıkılabiliyor. Bu yıkılırken Berlin’den gelen ilham ise komik kalıyor, çünkü ortamda bokluk yok, daha çok boncuk bulanlar var. Bir bina ile her şeyin değişebileceğine inananlar.

* Bülent Tanju, “Asıl Yakan Temsiliyet”, İmkânsız Değil Üstelik Gerekli: Küresel Savaş Çağında İyimserlik içinde, ed.: İlkay Baliç Ayvaz, s.: 90–122, Yapı Kredi Yayınları / İKSV, İstanbul, 2007.

AKM, Berlin, Berlin Notları, çokluk, göç, katılımcılık, katılımcılık, kent, kültür, şehir, Yelta Köm