Beyoğlu Lale Sineması
{tüm fotoğraflar:
Gökhan Akçura arşivi}
Sinema Fenerleri

Eskiden, pek eskiden, sinemanın o mutlu günlerinde sinemaların önlerini büyük afişler süslerdi. Afiş denilince aklınıza 70 × 100 santimetrelik matbaada basılmış afişler gelmesin. Eski sinemalar pek büyüktü, cepheleri de öyle… İşte o kocaman cepheyi baştan başa kaplayan, elle yapılmış dev afişlerden söz ediyorum. O zamanlar bunlara “sinema feneri” denirdi.

“Sinema feneri” adının nereden geldiği konusunda iki görüş var. Elektriğin olmadığı bir dönemde başladığı, bu nedenle de arkadan fenerlerle aydınlatıldığı için bu adı aldığı söyleniyor. Erol Ağakay ise şu bilgiyi veriyor: “Beyoğlu’nda Alkazar Sineması vardı. Bugün o bina hâlâ duruyor. İstanbul’un eski, tarihi bir mekânıdır. Bu sinemanın önünde, fener şeklini alabilen, içi boş, üç tarafı bez afişlerle kaplı bir cephesi vardı. Geceleri bu üç tarafı kapalı alanın içerisinde lamba yanardı. Lambalar beze ışığını verir, gece de dışarıdan bakıldığında ışıklı bir kutu hâline gelirdi. Fener ismi oradan gelir. Ondan sonraki dönemde ister ışıklı ister ışıksız olsun, tüm kapı önlerine asılan afişlere sinema feneri denmeye başlandı.”

Adı nereden gelirse gelsin, sonuç olarak sinema fenerleri, ilk büyük sinema salonlarının açıldığı 1920’li yıllardan başlayarak 1990’lara kadar seyirciyi sinemaya çeken önemli bir tanıtım aracı oldu. Bu fenerleri kimler yapardı, diye sorduğumuzda ise bölük pörçük bilgilerle karşılaşırız. Sinema feneri ressamları arasında Mithat Ağakay, hakkında en geniş bilgiye sahip olduğumuz kişi.

Şehzadebaşı Milli Sinema

1902 yılında Girit’de doğan ve 28 Ocak 1977 tarihinde ölen Mithat Ağakay’ın babası ünlü ressamlardan Mustafa Cemil Bey’dir. Mithat Ağakay, liseden sonra İstanbul Şık Sineması’nda belediye memuru olarak çalışmaya başlar. Bir gün sinemada ilginç bir olay yaşanır. Sinemanın afişlerini çizmesi gereken ressam ortalıktan kaybolur. Sinema sahibinin panik içinde olduğunu gören Mithat Ağakay o gece oturup afişi tamamlar. Bu olay Ağakay adının tanınmasına ve yayılmasına yol açar. Artık memurluğu bırakıp kendini tamamen bu işe yöneltmeye karar verir. O dönemde Beyoğlu yakası sinemalarının fenerleri Mithat Ağakay, Şehzadebaşı sinemalarının fenerleri ise Münif Fehim tarafından yapılmaktadır. 1950 yılında Mithat Bey ve büyük oğlu Münir Ağakay Mimcim adlı ilk matbaalarını açarlar. Daha sonra büyüyüp sinema afişi alanında uzmanlaşacak olan Mimeray Ofset’in temelleri böyle atılır.1

Giovanni Scognamillo anılarında 1933 yılında gösterime giren King Kong filminin fenerlerini anlatır: “Melek Sineması ilk King Kong’u programa soktuğunda Yeşilçam Sokağı’nın başına, havada asılı dev bir King Kong maketi yerleştirmişti.” Ardından Ağakay’dan da söz eder: “Mithat Ağakay’ın çoğu sinemalar için yaptığı dev dekupajlar Türk sinemacılık tarihine çoktan girmiştir. Daha yakın bir dönemde ise Saray Sineması George Pal’ın Destination Moon [Aya Seyahat, 1950] filmini gösterdiğinde girişin iki yanında iki uzay adamı mankeni dikmişti.” Mithat Bey’in atölyesinin Beyoğlu Balıkpazarı’nda yer aldığını da yine Scognamillo’dan öğreniriz.2

Beyoğlu Lale Sineması

Münif Fehim, babası Ahmet Fehim Efendi’yle birlikte Birinci Cihan Harbi’nden sonra, Şehzadebaşı’nda bir resim, klişe, afiş ve dekor atölyesi açtıklarını, baba oğul çalışmaya başladıklarını söyler.3 Sanırım sinema fenerlerini bu ilk yıllarda yapıyordu. 1930’lardan itibaren ressam olarak dergilerde ve yayınevlerinde yoğun bir mesai içinde olduğunu düşünürsek, sinemalarla uğraşmaya vaktinin pek kalmayacağını düşünebiliriz.

Bu iki isim dışında “sinema feneri ressamı” olarak kimler vardı? Elimizde ayrıntılı bilgi yok. Cumhuriyet’in ilk yıllarında İzmir’de birçok sinema işleten Cemil Filmer’in de sinemalarının cephelerini ‘fener’lerle donattığını fotoğraflarından biliyoruz. Anılarında bunları yapan ilk afişçilerin adını vermez ama, onları seyrederek afiş çizmeye başlayan kimsesiz bir çocuktan söz eder. Mustafa Çimen adındaki bu çocuk sinema önünde simit satarken Cemil Bey’in dikkatini çekmiş, onu sinemanın temizliğini yapması için işe almıştır.4 Ama sonrası hakkında bir bilgi yok…

İzmir Lale Sineması açılışı,
25 Eylül 1929
İzmir Sakarya Sineması

Agâh Özgüç, 1950’li yıllardan itibaren sinema feneri ve afiş ressamı olarak çalışan İbrahim Enez’i tanıtır bize. Enez bu işe nasıl başladığını şöyle anlatır: “1953 yılında Samsun Park Sineması’na Cehennem Yürüyüşü adlı bir yabancı filmin fener afişini yapmıştım. Bu fener afiş, sinemanın önüne, kurulmuş ‘tak’ın üzerine asıldı. Afişlerin üzerindeki kadın resmi bir Playboy takviminden alınmıştı. ‘Tak’ın altından gelip geçen herkes, ilgiyle resimdeki kadına bakıyordu. Halkın büyük ilgisini çekmiş olmalı ki, rakip sinemanın patronu, beni emniyet müdürlüğüne şikâyet etmişti. Onlara göre afişteki kadın müstehcendi. Bir baktım ertesi gün benim fener taktan hemen indirilmiş. Nöbetçi mahkemede sorgulanırken hâkim karşısında tir tir titriyordum. O günlerde 20 yaşındaydım. Sonra bilirkişi tayin edilince, resmin müstehcen olmadığı raporu verildi. Ve ben de beraat ettim.”5

1990 yılında Cezmi Ersöz’ün yaptığı bir röportajda, o günlerin en usta sinema feneri ressamı olarak tanınan Hüseyin Olur’un bildiği kadarıyla mesleğinin tarihini anlatması şöyle aktarılıyor: “Bu işe sinemanın altın devirlerini yaşadığı dönemlerde başlamış. Rus yönetmen İvan Musujkin ile tanışmış. Saray Sineması müdürü Fernando Franko, Yehudi Menuhin’i İstanbul’a getirdi diye ona gönülden bağlanmış. Asıl ustası Enver Usta. İlk derslerini ondan almış. Ünlü afiş ustası Talat Emin Taksim Sineması’nda oynayan Kore’de Türk Süngüsü filminin afişinden o zamanın parasıyla 3 bin lira alınca, bu mesleğe kanı daha çok ısınmış (o tarihlerde yedek subay maaşı 146 lira imiş, varın siz hesap edin!). Hüseyin Olur, sinemalara yaptığı dev dekupaj afişlerle sinema meraklılarını büyüleyen Mithat Ağakay’ın ustalığına kendini âşık edince, ustalık serüveninde sağlam adımlar atmaya başlamış.” Hüseyin Olur’un el aldığı ilk isim olan Enver Usta Şehzadebaşı Turan Sineması’nın afişlerini yaparmış. Olur, daha sonra Agop Usta’nın yanında çalışmaya başlamış. O sıralar ortaokula gidiyormuş. “Bakmış Agop Usta resim yapma konusunda biraz naçar, şimdi adını hatırlamadığı bir Beyaz Rus afiş ustasının yanına girmiş.”6

Beyoğlu Sümer Sineması

Fener boyama teknikleri

Peki bu fenerler nasıl yapılıyormuş? Yine Hüseyin Olur röportajından bilgi alıyoruz: 1920’li, 30’lu yıllarda hattatlarımız kötü bir bez üzerine siyah, mavi ya da yeşil bir renk atıp, bunun üzerine toprak boyayla eski yazı, filmin ismini yazıyorlarmış. Toprak boya alttan kusunca üstteki beyaz yazı oldukça kötü görünüyormuş. Fakat bütün bu imkânsızlıklara rağmen ilginç ve sevimli atraksiyonlar da ortaya çıkabiliyormuş. Örneğin bir savaş filminde bezin üzerine filmle ilgili bir resim yapıldıktan sonra, afişin arkasına renkli lambalar paralel ve seri bağlanıyormuş. Bu ışıklarla bir patlama efekti yapılıyormuş mesela. Ya da bir yangın sahnesi çiziliyse, ışıklarla bir yangın efekti hazırlanıyormuş. Yazılar toprak boya yüzünden birbirine girse de ışıklarla durum kurtarılıyormuş. Sonra kroma kartonlar çıkmış, parlak fosforlu boyalar ve birbirinden frapan renkler.7

İbrahim Enez de ilk çalıştığı dönemlerde kullandığı tekniği şöyle anlatır: “Boyama işine başlayabilmemiz için, önce toprak boyaları, kaynattığımız boncuk tutkalıyla karıştırırdık. Tutkalla karıştırılmasının nedeni, yağmurlu günlerde bezin üzerindeki boyaların akmasını önlemekti. Sonra da kullanacağımız renkleri ve boyaları elde ederdik. İşte o boyalarla sinemalara büyük fener afişleri yapmaya başladım.”8 Enez bir başka röportajda ise şu bilgileri veriyor: “Film şirketlerinden sinemalara dokümanlar geliyordu. Sinemalar bu dokümanlardan kendi beğendiklerini bize veriyor, şunu kapıya dekupe yap ya da fener afiş yap gibi telkinlerde bulunuyorlardı. Biz de ona göre çiziyorduk. Ama daha ziyade Amerikan afişlerinden kopya ederek çalışıyorduk. Sonra yerli filmlere başladık. O zamanlar Vurun Kahpeye filmi çekildi, yer yerinden oynadı.”

Beyoğlu Taksim (sonra Venüs) Sineması

1987 yılında Hüseyin Olur artık kendini emekliye ayırmış. Sinema feneri işleri, onun yetiştirdiği Ömer Yıldız’dan soruluyor. Onunla röportaj yapan İbrahim Niyazioğlu, yazısına “Sergi salonu: İstanbul’un sinema fenerleri / Ressam: Ömer Yıldız / Konu: Oynayan filmler…” diyerek başlıyor. “Bu sergiyi gezmek için Sur, Emek, Nilgün, Stad, Köşk, Elhamra, İpek, Şafak, Gazi, Kadıköy Moda, Kadıköy Süreyya, As, Bakırköy Renk, Bakırköy Zafer, Aksaray Kristal sinemalarına gidip giriş kapısı önünde durup, başınızı yukarı kaldırmanız yeterli.” Ardından yirmi yedi yıldır sinema feneri hazırlayan Ömer Yıldız’ı konuşturmaya başlıyor: “On üç yaşında Hüseyin Usta’nın [Olur] yanında başladım bu işe, çırak olarak. Patronumuz Ermeni idi. Resimden anlamazdı. İşi getirirdi o kadar. Hüseyin Usta, ben, üç kişi daha, bir de ufak çırak vardı, durmadan boyardık. On sekiz yaşında işin başına geçtim. Hüseyin Usta ayrılırken işi bana teslim etti.” 1987 yılında Ömer Yıldız’ın atölyesi Rumeli Han’da… Haftada kırk fener hazırlıyor. İki yardımcıyla birlikte çalışıyor. “Dört metreye iki metrelik bir feneri beş saatte bitirmek zorundayız. Tanınan süre o kadar, sıkıştırdıklarında iki saatte bile iş bitirdiğimiz olur. Kompozisyonları ben hazırlarım. Yazıları da. Bazen filmin orijinal yazısını kullanırım. Bakarım pırıl pırıl yazı, ustalıklı. Kullanırım. Film kalkar, yaptığım işler çöpe atılır. Ama tuhaftır, patronlar bazılarını atmaya kıyamayıp saklıyor.”9

Kadıköy Süreyya Sineması

Ömer Yıldız 1990 yılında atölyesini Tepebaşı’nda Sanayi Odası’nın karşısına taşımış. Ama artık bu sanatın son günleri yaşanmaya başlanmıştı. Çünkü o günlerde Amerikan film şirketlerinin yurda girişi ve Özen Film’in başlatmasıyla sinema afişlerinde ‘pleksiglas devri’ne geçilmişti. Fırçanın, boyanın yerini falçata, bez, raptiye ve pleksiglas almıştı. Bu yeni tanıtım malzemesi daha modern bulunuyordu. İşin ilginç yanı, pleksiglas afiş hazırlamak hem daha fazla zaman alıyordu hem de daha pahalıydı. Ama sinemaya Avrupalı bir hava getiriyor diye tercih ediliyordu.

Röportajın yapıldığı dönemde Ömer Yıldız’ın dekupaj tekniğiyle yaptığı son işlerden biri de Füruzan ve Gülsün Karamustafa’nın yönettikleri Benim Sinemalarım filminde kullanılan bir büyük afiş. Film içinde yer alan Aşkım Kılıcımdır filminin on iki metrelik afişi. Ayrıca John Huston’un Kırmızı Değirmen adlı filminin afişi de sekiz metre civarındaymış.

Hayranlık mı, boş bir nostalji mi?

Eski sinema fenerleri göz kamaştırıcı. Fotoğraflarına bakınca etkileri altında kalmamak mümkün değil. Agâh Özgüç, bu eski fenerleri hatırlayarak yakınır: “O dev sinema panoları şimdi yok. Ray Milland’lı Otel Emperyal’in, Gary Cooper’lı Gönüllü Kahraman’ın, Göksel Arsoy’lu Orman Çiçeği Nilüfer’in, Hülya Koçyiğit’li Vurun Kahpeye’nin etkileyici o dev fenerleri nerede?”

Bugün sinema fenerlerine özlemle bakıyoruz, ama eskiden bu afişlerden rahatsız olanlar da vardı. Refik Halid Karay, bir yazısında bu fenerlerden yakınır:

Fakat caddeye [İstiklal Caddesi] asıl panayır manzarası veren ve çirkinliğine tüy diken sinemalardır, yani sinema kapıları üstüne konan ilanlar. Gelir kaynağı da olsa Belediye hiç değilse Beyoğlu caddesinde o kabil ‘mücessem’ ilanlara izin vermemelidir; ilan zevki, ölçüyü korumalıdır.

Bakıyorsunuz bir sinema önünde üçüncü kata kadar yükselen, mukavvadan veya kontraplaktan oyulup en çiğ renklere boyanmış yüzü maskeli, elinde mitralyöz bir haydut heyülâsı… Yerde, göğsünden kanlar akan bir kız yatıyor. Bu sergüzeşt filimleri gösteren sinemaların çığırtkanıdır. Öbürlerinde mücessem resimleri daha ziyade dudak dudağa vermiş ve armudî sakilde uzanmış aşık-maşuk tipleri azmanından seçerler. Bereket yüzlerde zerre kadar ekspresyon olmadığı için, bu tablo bir öpüşmeden ziyade iki tarafı da pek alâkalandırmayan zoraki isteksiz bir ameliyata, bir merasime benzer. Lakin çirkinliğine çirkin, kabalığına kabadır; adeta iptidailiğin alameti farikasıdır diyeceğim ki halkın seviyesine itimatsızlık ve bu seviyeyi çok düşük göstermeğe yarıyan bir münasebetsizliktir.10

Refik Halid, bugün artık küçük sinemalara sığınmış, küçücük afişlerle sesini duyurmaya çalışan filmlerimizi görse, aynı şeyleri düşünür müydü acaba?

Beyoğlu Yeni Melek Sineması

1. Gökhan Akçura, Aile Boyu Sinema, İthaki Yayınları, İstanbul 2004, s. 157.

2. Giovanni Scognamillo, Bir Levantenin Beyoğlu Anıları, Metis Yayınları, İstanbul 1990, s. 109-114.

3. Ahmet Fehim Bey’in Anıları, Haz. Hafi Kadri Alpman, Tercüman 1001 Temel Eser, İstanbul 1977, s. 205.

4. Cemil Filmer, Hatıralar, İstanbul 1984, s. 131.

5. Agâh Özgüç, (Film Afişlerinin Son Ustalarından) İbrahim Enez, Horizon International Yayınları, İstanbul 2013, s. 23-24.

6. Cezmi Ersöz, “’Sinema Feneri’nden Yayılan Büyülü Işık,” Güneş, 24 Nisan 1990.

7. a.g.y.

8. Agâh Özgüç, a.g.y.

9. İbrahim Niyazioğlu, “Sinema Fenerleri Sergisi,” Cumhuriyet Dergi, 2 Ağustos 1987.

10. Refik Halid Karay, “Beyoğlu Caddesi,” Akşam, 26 Ağustos 1945.

afiş, Gökhan Akçura, sinema, sinema fenerleri