fotoğraf: Emre Özgüder
İzler

Ev denemeyecek kadar boş bir yerdi; anahtarları mecburen cebine koydu, onları üstüne koyabileceği hiçbir şey yoktu. Bu hâliyle emlak ilanlarındaki korkunç fotoğraflara benzemişti. Ev, o kadar boştu ki bahçe onu yutmaya hazırlanıyordu. Gözleri karanlığa ve boşluğa alışmaya başladığında tavandan sarkan lambayı fark etti. Işığı açınca, yerdeki izlerden yemek masasının eskiden orada durduğunu anladı, şimdi artık daha fazlasını görebiliyordu. Baba, çok ufak tefek değildi; duvardaki sandalye çiziklerinden, masayla duvarın arasına zor sığdığı anlaşılıyordu. Anne, mutfağa yakın olan tarafı kullanıyordu, çocuksa masanın başını. Masanın arkasındaki duvarda tablolar asılmıştı anlaşılan, birkaç büyük çerçeve ortada ve etrafında bir sürü küçük resim. Çivileri çakarken bazılarını birkaç kez ıskaladığı bile rahatlıkla görülebiliyordu duvarda; insan biraz daha dikkatli baksa duvarın dibine dökülmüş küfürleri bile bulabilirdi.

Böyle bir ev için hiç de küçük sayılmayacak bir kitaplıkları vardı, şimdi geriye sadece duvardaki lekeler ve yerdeki mobilya ayak izleri kalmıştı. Kitaplığın arkasına düşmüş olan fotoğrafı kimse almamıştı. Belki taşınma için gelenler bunu önemsememişlerdi, anne ve çocuk taşınmanın sonlarına doğru burada değillerdi; baba evden en son çıkmıştı, o da bu fotoğrafı görmemişti. Ev, eskiden cesur sayılacak bir renkteydi, sonra tamamen beyaza boyanmıştı. Evi beyaza boyatırken perde raylarını sökmemişlerdi, sökülünce şimdi, onların altında kalan yerlerden eski rengi görmek mümkündü. Perde de değildi bunlar, izler pencerelerden az daha geniştiler, jaluzileri vardı anlaşılan. Evin dar cephesi doğuya bakıyordu, yerdeki saksı dibi izlerinden anlaşıldığı kadarıyla oradaki pencerenin önünde birçok bitkileri vardı. Şimdi yerde, sadece bir tanesinin birkaç yaprağı kalmıştı geriye. Yeşil yapraklardı, taşınırken dökülmüşlerdi. Duvardaki saat, diğer pencerenin denizliğine dizilmiş küçük saksılar, biraz alışınca her şeyin izini görmek mümkündü.

Dışarı, bahçeye çıktı. Ortalık çok sessizdi, kar yağmış kadar sessizdi şehir. Bu şehirde artık bunun gibi binlerce boş ev vardı. İşi gereği bunun gibi bir sürü ev gezmesi gerekiyordu, bugünlük ama kendi evine dönebilirdi artık.

Mutfağa girince ilk iş fırını açtı, ocak epeydir çalışmıyordu. Dolapta dört tane soğan, bitmek üzere bir tereyağı, kavanozda iki diş sarımsak kalmıştı. Yolun başındaki bakkal, dükkânı boşaltırken ona biraz peynir vermişti, iyi bir peynir olduğunu söylemişti. Eğer rendelemeyi başarabilirse, hâlâ bir işe yaratabilirdi belki. Yeterli miktarda olan, sadece tuz ve karabiberdi, onların bitmesine çok vardı. Eviyenin yanındaki dolapta şişenin dibinde biraz elma sirkesi vardı ve kapağa asılı torbada da birkaç dilim bayat ekmek. Geçen hafta kalan undan, ekşimek üzere olan sütü değerlendirmek için ekmek yapmıştı. Bir paketin içinde bir kaşık kadar karbonat veya kabartma tozu kalmıştı, paket çok eskiydi, üstünde yazan okunmuyordu. Okunsa bile bu ikisinin farkını zaten bilmiyordu, onu da katmıştı hamuru yoğururken. Tazeyken ziyafet gibi gelmişti ona bu ekmek. Raporlamak için gittiği boş evlerden birinde mutfakta bir şişe Riesling bulup, aşırmıştı. Onu da açmıştı o gün. Şarap ve ekmekle mükemmel bir yemek yemişti. Fakat ekmek çok hızlı bayatlamıştı, yarısını sonraya sakladığına pişman olmuştu, ama kalan şarap bugün iş görebilirdi. Fırın kabının içine kalan tereyağını koydu, kapağı kapattı. Kravatını gevşetip soğanları dörde böldü. Sanki bunu defalarca yapmış gibi bir havası vardı. Soğanlarla beraber iki diş sarımsağı da fırın kabına koyup, erimiş yağla karıştırmaya başladı. Ocakta yemek yapmaktan daha zordu bu. Rengi dönene kadar, on dakika, belki daha da uzun süre karıştırdı onları.

Bu şehirde acele diye bir şey kalmamıştı, en çok bulunan şey zamandı ve çok ucuzdu artık. Şaraptan kadehin dibine bir parmak kadar koydu, elinde kadehle mutfakta yemek hazırlamak güzeldi, aynı eski zamanlardaki gibi, her şeyin normal olduğu zamanlardaki gibi. O günlerin kıymetini kavrayamamış olmak pişmanlık vericiydi, ama o günlerde de hiçbir şeyin kıymetini bilecek kadar zaman kalmıyordu insana. Alışkanlıktan olsa gerek, tekrar buzdolabını açtı, şu an oynamakta olduğu rolün koreografisiydi bu, bu bir burjuva dansıydı. Her yerde olduğu gibi buzdolabının da içinde izler vardı: Kayınvalidesinden gelen erik reçelinin izi ya da sebzelikteki patateslerden dökülmüş topraklar gibi. Boşluklar, her şeyi ne kadar ezbere bildiğini anlatıyordu. Bir gölge fark etti buzdolabının en üst rafında, en arkada, eğilmeden görülemeyecek köşede. Bu, su bardağı büyüklüğünde bir kavanozdu, tavuk suyu vardı içinde. Onu ve elma sirkesini fırındaki soğanların üstüne boşalttı, fırının kapağını kapattı. Isıyı düşürdü, nasıl olsa zaman çoktu.

Son üç gündür televizyon yayını da kesilmişti, belki de şehir bu yüzden bu kadar sessiz, diye geçirdi aklından, şeytanca gülümsedi. Masaya oturup çantasından dosyasını çıkarttı, kaleminin ucunu açıp son evin raporunu yazmaya koyuldu. Duvardaki saatin izine takılmıştı aklı, saat şimdi neredeydi acaba? Masadan kalkıp pencereye gitti, bu kaçıncı geceydi, hatırlamıyordu. Şehir karanlıktı, sokak lambalarının büyük bir bölümü yanmıyordu, sokaklar artık neredeyse gereksizdi. Bir tek ileride Hükümet Caddesi’nin ışıkları görünüyordu. Mutfağa dönüp peyniri rendeleme işine girişti. Peynir çok sertti, yine de rendeleniyordu. Bir parçası yere düştü. Eğilip aldı, ağzına attı, bir yudum şarap aldı. Peynir rendesine bolca bayat ekmek ufaladı, bunları fırında bir buçuk saattir pişen yemeğin üzerine serpti, fırının kapağını kapattı. Yatak odasındaki lambanın ampulünü çıkartıp banyo lambasına taktı, aynada kendine baktı, saçlarını düzeltti, çok dökülmüşlerdi, özellikle son zamanda. Ampulü tekrar yatak odasının lambasına takıp mutfağa gitti. Yemek mükemmel olmuştu, son zamanlarda yediği en lezzetli şeydi şüphesiz. Nasıl yaptığını unutmamayı umdu, belki her şey düzelirse, bunu tekrar pişirebilmeliydi, harika olmuştu.

Artık yatması gerekiyordu, birazdan elektrikler kesilirdi, her gece biraz daha erken kesiyorlardı artık. Yatak odasında yerde duran tek kişilik şilteye baktı, eski yatağın ayak izlerinin tam ortasında duruyordu. Uzandı. Gözlerini sıkı sıkı kapattı. Rüyalar, diye düşündü, onlar ne zaman değişecekti.

distopya, Emre Özgüder, ev, gelecek, İzler