Göz Avlama Sanatı
Türkiye Vitrin Tarihine Giriş 1/4

Önce hangi ‘vitrin’den söz ediyoruz, buna açıklık getirelim. Sözgelimi eskiden evlerdeki camlı büyük dolaplara da vitrin denirdi. Gazetelere yansıyan “açık artırma ile fevkalade satış” başlıklı müzayede ilanlarında görürüz: “Bombe kristal ve marküteri işlemeli nadide bir vitrin”; “On Beşinci Lui şeklinde marten sedya vitrin”; “trianon usulü yaldızlı vitrin” vb. Görünümleri elbette güzel, ama bu vitrinler konumuza dahil değil. Sonra lokanta ve şarküterilerde yer alan önü camlı büyük soğutuculara da bir dönem “soğuk hava vitrini” denirdi, bunlardan da söz etmeyeceğiz. Ayrıca büyük salonlarda (örneğin gar, liman vb.) kiralanan vitrinler vardı, hâlâ var mıdır bilmiyorum. Gazeteleri karıştırırsak, 1932 yılında “Tophane İdare Rıhtımı’nda seyyahin [turist] salonunda 11 numaraları vitrin”in kiraya verileceğini okuruz. Şirket-i Hayriye’nin vapur iskelelerinde de böyle vitrinler bulunurdu. Bazı gösteri mekânlarının önünde yer alan vitrinleri de unutmayalım. Örneğin pavyonların önünde yer alan vitrinler, bu tür vitrinlerin en gösterişlileridir. Hatta orada yer alan fotoğraflara da sanatçının “vitrin fotosu” denir geçilirdi. Kastımız bu da değil. Peki ne öyleyse?

Bu yazının konusu mağaza vitrinleri. Eskiden bu anlamda bir vitrin yoktu elbette. Satacağı şeyleri ona buna göstermek kapitalist dönemin icadı. Yani en erken 19. yüzyılda gün yüzü görmüş bu camekânlar. Bu dönemde Avrupa’ya seyahat edenler, birçok yeniliğin yanı sıra büyük mağazaların vitrinlerinden de hayranlıkla söz ederler. Cenap Şahabettin Viyana’da bulunduğu sırada “şehrin süs ve zekâ meşheri” olan Gärtnerstraße’nin iki yanında bulunan dükkânların süslü vitrinlerinin alışverişe davet edercesine çekici olduğunu söyler.1 Mustafa Sait Bey, Marsilya’yı dolaşırken “mağazaların zînet ve ihtişâmı” yanı sıra “camekânlar derûnunda teşhir olunan eşyanın nefâset ve zerâfet”inin iştah uyandırıcı olduğunu belirtir.2 Ahmet Haşim, Frankfurt gezisinde mağazaların büyük ve zengin vitrinlerinin, “henüz elifini bilmediğimiz bir göz avlama sanatının zalim incelikleri”ni ortaya koyduğunu yazar.3 Paris’e gidenleri, gidip de hayran hayran vitrinlerden bahsedenleri saymıyorum bile… Bu örnekleri sürdürmek mümkün, ama benzer izlenimlerle karşılaşacağımız için sanırım bu kadarı yeterli…

Vitrinle tanışmamış İstanbul’dan görüntüler

Lafı bizim topraklara getirirsek… Önceleyin, Osmanlı çarşı geleneğinde teşhir diye bir şeyin olmadığını hatırlamamız lazım. Dükkâna girer, istediğini söyler, bakar alırsın… En fazla dükkânın ne dükkânı olduğunu gösteren bir işaret, bir alametifarika asılıdır kapısının üstünde. On dokuzuncu yüzyıl sonunda İstanbul’u ziyaret eden Pretextat Lecomte, çarşıları anlatırken şunları söylüyor: “Türk sanatkârı müşterisini ve kendini tatmin etmek için çalışır; halkı değil. Göz boyamaya niyetli olmadığı için dekora lüzum görmez. Bir fırına veya mahzene benzeyen o izbenin içinde, size şahane bir şekilde işlenmiş kumaşlar satacaktır. Ya da pırıltıları, o acayip mekânın boşluğunu delen pırlantalar ve zümrütler çıkaracaktır.” Sözünü ettiği Kapalıçarşı’daki eski Bedesten esnafı en değerli mallarını, dükkânın görünmeyen bir köşesine ya da kapalı bir kutuya saklardı. Ancak meraklısına, anlayana gösterirdi bunları. Doğulu suskunluğu ticarete egemendi.4

Elbette, on dokuzuncu yüzyıl sonunda büyük mağazalar da İstanbul’a gelmeye başlayınca doğu stili bu mertlik bozuldu. Galata ve Beyoğlu’nda; Orozdibak [Au Rose de Bec], Tiring, Luvr, Karlman, Stein, Brod, Mayer gibi mağazaların şubeleri açıldı. Bunların vitrinlerinde Avrupa başkentlerinde yeni çıkan her tür metayı bulabiliyordunuz. İstanbullu artık vitrinlerle tanışmıştı.

1900 yılında Louvre mağazası ilanı

İlk vitrin yarışması

Gelelim ‘milli’ vitrin tarihimize. 1929 yılı sonlarında dünya ekonomik krizin hararetli günlerini yaşarken, Ankara’da da devletin en önemli isimlerinin içinde yer aldığı bir dernek kurulmaktaydı: Milli İktisat ve Tasarruf Cemiyeti. Amaç yerli ekonomiyi canlandırarak, krizin etkisinden bir ölçüde kurtulmaya çalışmaktı. Çalışma programlarında her yıl 12 Aralık gününden itibaren kutlanacak olan “Tasarruf ve Yerli Malı Haftası” da yer alıyordu. Bu haftanın etkinlikleri arasında bir de “vitrin müsabakası” bulunmaktaydı. 1930 yılında yapılan ilk vitrin müsabakasının 25 kişilik jürisinin başkanlığını ünlü şair Abdülhak Hâmid üstlendi. Cemiyetin genel sekreteri Vehbi Bey, vitrin yarışmasında birinci ve ikinci geleceklere Tasarruf Cemiyeti tarafından diploma ve ödül verileceğini ve birinci gelecek vitrin için oy verecek olan halktan elli kişiye çeşitli armağanlar dağıtılacağını açıkladı. Yapılan toplantıda kuruluşlar kendi ürünlerinden oluşan armağanlar vermeyi kabul ettiler. Mobilyadan kolonyalara, kuştüyü yastıklardan konservelere, fötr şapkalardan iskarpinlere kadar uzanmaktaydı bu armağan yelpazesi. Armağan çok olunca, verilecek kişi sayısı da 50’den 500’e çıkarıldı!

Yarışma şöyle yapılacaktır: Yarışmaya katılmayı kabul eden mağazalar, tasarruf haftasının başlamasından itibaren bir hafta süreyle vitrinlerini yarışma için hazırlamış olacaklardır. Yarışmaya katılan mağazaların vitrinlerinde görünür bir yerde sarı levhalar bulacaktır. Bu levhalarda “İstanbul Tasarruf Cemiyeti İdare Heyeti” ibaresi ve bir de numara bulunmaktadır. Yarışmaya katılan halktan kişiler, o mağazanın vitrinini beğenirlerse, yanında bulunan kutulara, mağazadan alacakları rey pusulasını doldurarak atacaklardır. Halkın vereceği bu oylar, yarışma sonunda 19 Aralık’tan itibaren jüri heyeti tarafından Ticaret Odası’nda tasnif edilecek, böylece birinciliği ve ikinciliği kazanan vitrinler belirlenmiş olacaktır. Kazanan vitrine oy vermiş olan kişiler arasından kurayla belirlenecek 500 kişiye de yukarda belirttiğimiz türden çeşitli hediyeler verilecektir. Yarışma, İstanbul’un yanı sıra Ankara ve İzmir’de yapılmaktadır. Cumhuriyet gazetesi de bu üç şehirdeki yarışmalarda birinci seçilecek kuruluşların reklamlarını bir hafta süreyle parasız olarak yayınlayacağını açıklar.

Aralık 1930, Cumhuriyet

Yarışmaya 65 mağaza katılır. Bunlar arasında Şekerci Ali Galip, Orozdibak, Bursa Pazarı, Ahmet Faruki Itriyat Mağazası, Ethem Pertev, Foto Süreyya, Baker, Karlman, Kanzuk, Au Lion, Galeri dö Möbl, Psalty, Nestle gibi bugün de adlarını hatırladığımız mağazalar vardır. Hatta mağazalar dışında da katılımlar olur; İş Bankası Beyoğlu şubesinin vitrini, “ak akça kara gün içindir” vecizesini görselleştirmiştir örneğin… Ticaret Odası’nın bastırdığı ilk 5 bin rey pusulası hemen tükenir. Bunu diğer basımlar izleyecek ve yarışma sonunda 60 bin kişi rey vermiş olacaktır. Vitrinlerde elbette haftanın mânâ ve ehemmiyetine uygun olarak yerli mallar sergilenmektedir. Rey vermek için dolaşan halktan kişiler yanı sıra, öğrenciler de öğretmenlerinin eşliğinde vitrinleri gezmekte ve yerli mallar hakkında bilgi almaktadırlar. Bu arada jüri heyeti de sadece oy saymakla yetinmeyeceğini açıklar. Heyetten Nizamettin Ali Bey, gazetelere şu açıklamayı yapar: “Heyetimiz müsabakaya katılan vitrin sahibi mağazaları birer birer dolaşarak incelemeye karar verdi. Elbette inceleme ve kanaatimizi not ettikten sonra, birinci ve ikinciliğe layık gördüğümüz vitrin için rey ve kararımızı vereceğiz. Reylerimizin tasnifi sonunda birinci ve ikinciliği kazananlar belirlenecektir. Bundan sonra halkın reylerini jüri heyeti inceleyip tasnife başlayacak, bu suretle halkımızdan bu iki vitrine reylerini verenler belirlenmiş olacaktır.”

15 Aralık 1930, Cumhuriyet

Bir hafta sonunda jüri heyeti toplanır. Genel sekreter Vehbi Bey’in önerisi doğrultusunda, birinciliğin Beyoğlu, İstanbul ve Kadıköy bölgeleri için ayrı ayrı saptanmasına karar verilir. Oylar sayılır ve İstanbul genelinde birinciliği Au Lion (daha sonraları sadece Lion Mağazası olarak tanınacaktır)5 mağazasının kazandığı açıklanır. İkinciliği ise Galeri dö Möbl kazanmıştır. Beyoğlu yöresinin birinci ve ikincisi olarak yine bu iki mağaza ilan edilir. İstanbul yakasının birinciliğini ise Eminönü’ndeki Yerli Mallar Pazarı’nda bulunan “Gabbati Selim Bey’in Altın Mekik Fabrikası ürünleriyle düzenlediği vitrin”, ikinciliği de “Pertev Itriyat ve Tuvalet Müstahzaratı Mağazası” kazanmışlardır. Kadıköy birincisi olarak da Mehmet Rasim Efendi’nin şekerci mağazası ilan edilir. Vitrinlerin başarı değerlendirmeleri böyle olunca, halktan oy verenlere dağıtılacak hediyelerin de paylaşılması kaçınılmaz olur. 200 hediye Lion Mağazası’nı seçenlere, 100 hediye Galeri dö Möbl’ü beğenenlere, geriye kalan hediyeler de İstanbul yakası ve Kadıköy’deki vitrinlere oy verenlere dağıtılır. Ama esas vitrinlerini düzenleyen mağaza sahiplerine ne verilecektir? Bir madalya ve bir diploma denir, oysa hazırda böyle bir madalya ve diploma yoktur. Bu eksiklik çok sonra akla gelir ve bir sonraki yıl, yani 1931 yılının ağustos ayında bu madalya ve diplomaların tasarımı için bir yarışma düzenlenir.

Vitrin müsabakaları sonraki yıllarda yapılan tasarruf haftalarında da devam eder. 1931 yılında vitrin derecelendirmesinin sadece jüri tarafından yapılmasına karar verilir. Nedeni de bir önceki yıl bazı mağazaların okul talebeleri vasıtasıyla fazla rey kullandırtmalarıdır. Değerlendirme İstanbul, Beyoğlu, Kadıköy ve Üsküdar olarak dört bölgede yapılacaktır. Madalyalar bu kez hazırdır. Kriz piyasayı etkilediği için Beyoğlu’nda birçok dükkân kapanmıştır. Bu nedenle bu bölgede katılım geçen seneden daha az olur. Ama nedense İstanbul yakasında katılım bir önceki seneye nispetle %50 artmıştır. Tasarruf haftası başlayınca jüri vitrinleri gezmeye başlar. Sonunda Beyoğlu’nda birinciliği yine Lion Mağazası, ikinciliği Psalty Mobilya Mağazası; İstanbul yakasında birinciliği Hasan Pertev Kumaş Mağazası, ikinciliği Orozdibak Mağazası; Kadıköy ve Üsküdar cihetinde ise (bu iki bölgenin birleştirilmesi kararlaştırılmıştır) birinciliği Asadur Tuhafiye Mağazası ikinciliği de (geçen yılın birincisi) Şekerci Rasim Bey kazanır.

Ürünlerini estetik bir kaygı olmaksızın vitrine yığmış bir mağaza,
1930’lar, Sultanhamam

Bir yıl sonra, yani 1932 yılında Milli İktisat ve Tasarruf Cemiyeti, “vitrin müsabakalarında lüzumu kadar muvaffakiyet gösterilemediği”ni dikkate alarak, “memlekette vitrin yapacak sanatkâr yetiştirmek üzere” bir kurs açmayı kararlaştırır. Ama bu kursun akıbeti hakkında elimizde bir not yok. Sonraki yıllarda da yapılan tasarruf haftalarında da vitrin müsabakaları devam eder. 1932 yılında İstanbul tarafında Hasan Pertev Mağazası birinci, Ata Refik Mağazası ikinci; Beyoğlu cihetinde Psalty Mobilya birinci, Samatya Pazarı Tuhafiye ikinci; Kadıköy’de de Hamdi Hasan Terzihanesi birinci, Şekerci Rasim ikinciliği kazanırlar.

Lüsyen Hanım eleştiriyor

Aynı yıllarda yine tasarruf ve yerli üretimi teşvik amacıyla, bu kez Sanayi Birliği tarafından Galatasaray Lisesi’nde açılan yerli mallar sergilerinde de (bu kez iç mekânda yer alıyor olsa da) vitrinler hazırlanmaktadır. Bu vitrinlere yönelik ilk eleştiri Lüsyen Hanım’dan gelir. Şair Abdülhak Hâmid’in eşi olan Lüsyen Hanım daha çok Fransızca romanlarıyla tanınmaktadır aslında… Yaz aylarında açılan bu sergiyi gezen Lüsyen Hanım Cumhuriyet gazetesinde “Lüsyen Hanımefendi sergiyi beğenmekle beraber teşhir tarzını fena buluyor” başlığıyla yayınlanan bir yazı kaleme alır. Ne çare ki “geniş ve güzel binanın her tarafını istila etmiş kalabalığı yararak” yerli mallar sergisini gezebilen Lüsyen Hanım, birkaç vitrin dışında sergiyi beğenmemiştir aslında. “Sergi eşyanın yığın yığın istif edilmesi demek değildir,” dedikten sonra, ne yazık ki sergilenen eşyaların üst üste sıralanmasının bu izlenimi uyandırdığını söyler. Genel olarak dekorasyonda bir ilişkisizlik, biçimsizlik olduğunu belirten Lüsyen Hanım, “halbuki bizim mükemmel dekoratör artistlerimiz vardır,” diyerek ekler (Lüsyen Hanım, Türkçeyi eşi Abdülhak Hâmid’den öğrendiğinden olacak oldukça ağdalı bir dille yazıyor): “Bu artistlerimiz, planların tertibine memur edilemezse, hiç olmazsa, hatların ve renklerin tenasüp ve ahenk ile çizilmesi, ebadın tesbiti, zevaidin bertaraf edilmesi, sarih bir plan vücude getirilerek sergide teşhir edilecek mamulatın taşkın mecrasının tanzimi için onlarla istişare edilemez mi idi?”6

Lüsyen Hanım kulaklarını çektiği için olsa gerek (!), aynı yılın yerli mallar sergisi kapsamında, sergiye katılan firmaların pavyonlarının vitrinleri ve dekorasyonlarının değerlendirildiği bir müsabaka düzenlenir. Birinciliği Yerli Mallar Pazarı (daha sonra Sümerbank olacak kuruluş), ikinciliği ise Zingal Kereste Fabrikası kazanırlar. Bir yıl sonra, yani 1933 yılında yerli mallar sergisinde düzenlenen yarışmanın en güçlü favorileri ise (artık yeni adını almış olan) yine Sümerbank ve Zingal yanı sıra, Adapazarı Bez Fabrikası, Türk Mensucat Sanayii Fabrikası, Kütahya Çini Fabrikası, Suphi Bey Mensucat Fabrikası, Yerli Boya Fabrikası, Bomonti Fabrikası ve İnhisarlar İdaresi’dir. Sümerbank, yine birinciliği almak için geçen yıl bu işte büyük başarı gösteren Beyoğlu mağazasının müdürü Mehmed Ekrem Bey’i görevlendirmiştir. Cumhuriyet gazetesine göre, “Ekrem Bey, mağaza dekorasyon ve vitrinciliğinde cidden yüksek bir zevki selim gösteren kıymetli bir sanatkârdır.”7 Jüride İstanbul milletvekili Salâh Cimcoz (başkan), Beyoğlu kaymakamı Sedat, ressam Nazmi Ziya, Daniş Bey ve ressam Meliha Fuat Hanım yer almaktadır. Kazanacak firmalara Kütahya Azim Çini Fabrikası ürünü büyük vazolar armağan edilecektir. Yarışma dekorasyon ve vitrin olarak iki dalda yapılır. Tahmin edilebileceği gibi yarışmayı Sümerbank pavyonu kazanır: Hem dekorasyonda hem de vitrinde! Dekorasyonda ikinciliği İnhisarlar İdaresi, üçüncülüğü ise Şark Yağ ve Boya Fabrikası alır. Vitrinde ise ikincilik Şark Yağ ve Boya’ya, üçüncülük ise Turan Yağ ve Sabun Fabrikasına nasip olur…

11 Ağustos 1933, Cumhuriyet

Yine tasarruf haftalarına dönelim ve artık özetleyelim. 1933 yılında Beyoğlu birinciliğini Samatya Pazarı ve Lion mağazaları bölüşür, İstanbul birincisi ise Hasan Pertev mağazası olur. 1934 yılında Beyoğlu’nda Samatya Pazarı yine birinci olur, Lion ikincilikle yetinir. İstanbul yakasında Hasan Pertev birinciliği yine kimseye bırakmaz, ikinci ise sürpriz bir isimdir: Columbia Plak Fabrikası. Kadıköy’ü saymıyoruz diye düşünmeyin. Pastacı Rasim Bey değişmez birincisidir bu bölgenin. 1935 yılında artık 2. Dünya Savaşı yaklaşmaktadır. “Hava hücumu tecrübesi” yapıldığı zamanlarda vitrin ve reklam aydınlatmaları söndürülmektedir. Bu olumsuz koşullara rağmen yarışma sürdürülür. Bu yıl Sümerbank eski günleri hatırlar ve hem Beyoğlu’nda hem İstanbul yakasında bulanan Yerli Mallar Pazarı vitrinleriyle birinci seçilir. Ankara’da da Yerli Mallar Pazarı vitrini yarışmanın galibi olmuştur.

21 Aralık 1935, Tan

1936 yılında ise yarışmanın son günü jüri toplanır, ama karar açıklanmaz. “Bir kısım azalar yerli mallarla süslenen vitrinlerde bariz bir ihmal görüldüğünü” ileri sürerek bu yıl ödül verilmemesini önerirler. Ama sonra karar değiştirilir ve ertesi gün sonuçlar açıklanır. İstanbul yakasında İpekiş birinci, Hasan Pertev ikinci; Beyoğlu yakasında Lion Mağazası birinci, Coşkun ikinci seçilir. Kadıköy’de birincinin yine Pastacı Rasim olduğunu belirtmek gereksiz elbette! Ankara birincisi olan Yerli Mallar Pazarı’nı Genç Türk Mağazası ve Halk Gömlek izler. 1937 yılında Sümerbank-Yerli Mallar Pazarı Beyoğlu’nda yine birinci olur, ikinci ise İmren Mağazası’dır. İstanbul yakasında da çoğu zaman olduğu gibi Hasan Pertev birinciliği kazanır, İpekiş ikincidir. Kadıköy’ün birincisi değişmiştir: Asador Mağazası’nı Ali Sincabi takip eder.

Milli İktisat ve Tasarruf Cemiyeti’nin düzenlediği vitrin yarışmalarına
katılan mağazaların vitrinleri,
kaynak: Yapı Kredi Selahattin Giz Koleksiyonu

1938 yılına ilginç bir haberle giriyoruz. Güzel Sanatlar Akademisi’nde iki yeni ders açılmıştır: “Tiyatro Dekorasyonu” ve “Vitrin Tanzimi.” Ama daha sonra bu vitrin tanzimi dersinin izine rastlayamıyoruz kaynaklarda. Bu yıl ders vardır; işe bakın ki yarışma yoktur! Daha doğrusu yerli mallarla süslü vitrinler çoktur, ama yarışma yapılmamaktadır. Geçen yıl bir büyük mağaza sahibinin söylediği şu söz nedenini açıklıyor: “Artık yerli mallarla tertip edilmiş vitrin müsabakası yapmaya lüzum yoktur. Çünkü yerli mallarla tertip edilmemiş hiçbir vitrin kalmadı.”8 Tasarruf haftaları sürer, ama bir sonraki yıl da artık “vitrin tezyinatının mükemmel bir şekle girdiği” gerekçesiyle yarışma düzenlenmediğini görürüz. Ankara’da ise önce savaş nedeniyle “ışıkların maskelenmesi”nden dolayı yarışmanın yapılmayacağı açıklanır. Ama sonra fikir değiştirilir, mağazalar hızla vitrinlerini düzenlerler. Üç vitrin birinciliğe layık görülür: İsmetpaşa Kız Enstitüsü, Yerli Mallar Pazarı ve İpekiş. Birincilik kura ile İsmetpaşa Kız Enstitüsü’ne verilir, 100 liralık ikramiye de herhalde okul müdürüne takdim olunur… Aynı yıllarda Anadolu’da da tasarruf haftası programları kapsamında vitrin müsabakaları yapılır. Gazete haberlerini taradığımızda Adapazarı, Zonguldak, Konya gibi kentlerde de vitrin müsabakalarının 1940’lı yıllara kadar düzenlendiğini görüyoruz.

Aydınlatma mühendisleri

Şimdi geriye dönüp, vitrin işinin incelikli bir noktasına da bakalım. Tasarruf haftasında yapılan ilk vitrin yarışmasını izleyen elektrik mühendisi Hasan Halet, “vitrinlerdeki eşyanın pek mükemmel bir şekilde tanzim edilmesine” karşın aydınlatmanın çok iyi olmadığını düşünür. Nedenini de şöyle açıklar: “Vitrinler yalnız teşhir ettikleri eşya ile değil, bu eşyanın en cazip ve en zarif bir surette müşteriye arzedilmesiyle muvaffak olurlar. Bir vitrinin başlıca vazifesi gelen geçen halkın nazarı dikkatini celbetmektir ve bu da vitrini mükemmel bir surette tertip etmek ve buna ilaveten artistik ve fenni bir tenvirat [aydınlatma] yapmak ile kabil olur.”9

Peki bu “fenni tenvirat”ı kim yapacaktır? 1930’lı yıllarda Satie (İstanbul Elektrik Şirketi), şehre elektrik dağıtmakta, bunun yanı sıra elektrikli aletler de pazarlamaktadır. Ama sokakların ve evlerin aydınlatılmasını, aletlerin satılmasını da yeterli bulmayan şirket gözünü işyerlerine ve vitrinlere dikmiştir. O günler şu iki slogan pek sık tekrarlanmaktadır: “Ziya halkı cezbeder” ve “tenvirat sattırır”. Giderek slogan tekleşir ve öz Türkçeleşir: “Işık sattırır!” Bünyesinde özel “tenvirat mühendisleri” çalıştıran İstanbul Elektrik Şirketi verdiği ilanlarda, aydınlatma iyi olduğu zaman, fabrikaların randımanının artacağını, bürolarda işlerin kolaylaşıp çabuklaşacağını, evlere rahatlık ve neşenin gireceğini, son olarak da mağazalarda satışın çoğalacağını belirtmektedir. Şirket bunu sağlamak için inceleme bürosunu, teşhir salonunu emre amade tutmakta ve tavsiyelerini ücretsiz yapmaktadır. İşyeri ya da evinizdeki aydınlatmaların daha iyi yapılması için “Satie’nin iyi tenvirat şubesi” ve ona bağlı “iyi tenvirat mühendisleri” “tekmil tavsiye proje ve keşifnameler” için bir telefonunuzu beklemektedirler. “Bunu yalnız onlar sırf bir cemile [hoşluk] olmak üzere ve hiçbir saklı endişeye kapılmayarak yaparlar.”

Satie ilanı, 2 Mart 1931, Yeni Gün

Gelelim vitrinlere. Elektrik şirketi bir başka ilanda tüccarlara şu soruları yöneltiyordu:

“Serginizin yüzünü ve mağazanızın manzarasını görmek için geceleyin sokaktan geçtiniz mi?
Fikir iyidir çünkü aşağıdaki suallere cevap verebilmenize yardım eder:
1. Mağazanız revnak [parlaklık] ve tertip itibariyle itinalı mıdır ve harici tenviratının rengi uzaktan geçenleri cezbedecek gibi midir?
2. Camekânınızda teşhir edilen mallar iyi görünebiliyor mu?
3. Karanlık bir mahalden bakanlar, teşhir edilen malları iyice tetkik edebiliyorlar mı; tenvirat gözleri kamaştırmayacak surette tertip edilmiş midir?
4. Teşhir edilen eşya, ziya altında imkân derecesinde vazıhan tabii renklerinde görünüyorlar mı?
5. Tenviratınızın sisli bir günde görülüp görülemeyeceğini şimdiden söyleyebilir misiniz? İşte bu önemli sorulara doğru cevaplar vermek istiyorsanız, camekânınızın mantıklı biçimde aydınlatmasını veresiye olarak yapan Tesisatı Elektrikiye Türk Anonim Şirketi ya da namı diğer Satie, tavsiye vermek için sizi beklemektedir!”10

Çıplak ampullerle başlayan vitrin aydınlatması, önce reflektörlere kavuştu, ardından neonla tanıştı. Şirket 1935 yılında verdiği bir ilanda, bir yıldan az bir süre içinde İstanbul’da üç yüzden fazla vitrinde, “iyi aydınlatma” gerçekleştirdiklerini bildirmekteydi. Yine şirketin başka bir ilanında “vitrinlerin aydınlatılması vasıtasıyla reklam, en iyi ve en ucuzdur” denilerek, diğer mecraların reklam fiyatlarıyla bir karşılaştırma yapılmaktaydı. Aynı yıllarda “Neon nedir?” başlığıyla yayınlanan ilanda ise, konu yine reklam değeri açısından ele alınmakta ve şöyle denilmektedir: “Neon tüpleri ile reklam yapan müesseseler reklam hususunda rakipleri hayrette bırakan neticeler elde ederler. Verimli ve sattırıcı reklamın ancak neon tüpleri vasıtasıyla elde edileceğini bugün bütün reklam mütehassısları tasdik etmektedirler: Neon asri reklam vasıtasıdır.”

Vitrinlerin öyküsüne devam edeceğiz… Sırada 1937 yılında İnhisarlar İdaresi’nin [Tekel] düzenlediği “Tabiî Kanyak Vitrin Müsabakası”, Refik Halid Karay ve Sait Faik’in vitrin üzerine düşünceleri, 1952 yılında tek bir kitap için düzenlenmiş özel bir vitrin, 1961 yılında da Air France’in Beyoğlu’ndaki mağazalar arasında düzenlediği “Paris’te ilkbahar” konulu vitrin yarışması var…

1. Cenap Şahabettin, Avrupa Mektupları, Matbaa-ı Âmire, İstanbul 1917’den aktaran: Baki Asiltürk, Osmanlı Seyyahlarının Gözüyle Avrupa, Kaknüs Yayınları, İstanbul 2000, s. 203.

2. Mustafa Sait Bey, Avrupa Seyahatnamesi (1898), haz. Burhan Günaysu, YKY, İstanbul 2004, s. 21.

3. Ahmet Haşim, Bize Göre; Gurebâhâne-i Laklakan; Frankfurt Seyahatnamesi, Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara 1981.

4. Gökhan Akçura, “Reklam-ı Evvelde Ses ve İşaret Vardı,” Uzun Metin Sevenlerden misiniz?, Om Yayınları, İstanbul 2003 (2. Baskı), s. 9.

5. Glavani (Kallavi) sokağıyla Pera Caddesi’nin birleştiği noktada bulunan bu mağaza Atlas kardeşler tarafından 14 Ocak 1882 tarihinde açılmıştı. Nur Akın, (19. Yüzyılın İkinci Yarısında) Galata ve Pera, Literatür Yayınları, İstanbul 2011 (3. Baskı), s. 238.

6. Cumhuriyet, 19 Ağustos 1932.

7. Cumhuriyet, 23 Temmuz 1933.

8. Cumhuriyet, 12 Aralık 1938.

9. Hasan Halet, “Mağazaların vitrin tenviratı”, Mimar, Nisan 1931.

10. Aktaran: Gökhan Akçura, “Işık Sattırır,” Uzun Metin Sevenlerden misiniz?, Om Yayınları, İstanbul 2003 (2. Baskı), s.133-34.

{Aksi belirtilmedikçe tüm görseller Gökhan Akçura Arşivi’nden.}

alışveriş, dükkân, Gökhan Akçura, gösteri, mağaza, ticaret, tüketim, vitrin