İzler II

İçeri girdi, kapının yanına, eskiden babasının çalışma masasının oraya, çalışma sandalyesinden kalan yerdeki izin tam merkezine, yeryüzünde en güzel kış güneşinin düştüğü yere yığıldı. Soğuk kalorifere sırtını dayadı, gözlerini yumdu. Günlerdir yollardaydı, hiçbir araç çalışmıyordu, devlet otomobillerinin bile bazılarını yollarda terk edilmiş olarak görmek mümkündü. Yola buraya ulaşmak için çıkmıştı, yol, bir savaşa dönüşmüştü, kimin düşman olduğu belli değildi. Eğer tek başınaysan, herkes düşmanın olabilirdi. Buraya kaçmak en akıllıcasıydı. Akıl, diye düşündü gözleri kapalı, akla hiç gerek yoktu bu ara, bir avuç un çok daha değerliydi. Dayanıklı, besleyici olan her şey çok değerliydi. Buraya kaçmıştı, çünkü burası onun doğup büyüdüğü evdi, burayı severdi, merkeze uzaktı ve güvenli sayılabilirdi. Tavanda, kalorifer borusunun çevresinde, tam köşedeki lekeye baktı. Kaloriferin iziydi bu, ısıdan oluşmuş, belli belirsiz bir is lekesi. Bunu her gördüğünde sisli bir gece içinde yürüyen şapkalı bir kadına benzetirdi. Buna binlerce kere bakmıştı zamanında, hiç değişmiyordu, bir gün birdenbire olmuş ve öyle kalmış gibiydi. Kendini epeydir hiç olmadığı kadar huzurlu hissetti. Neredeyse bu oturduğu yerden her yeri görebiliyordu, kapıların, duvarların arkasını bile, burası o kadar iyi bildiği bir yerdi. Burası onun eviydi. Her ne kadar artık hiçbir evin sahibi yoksa da, burası yine de onun eviydi. Asıl yola çıkış nedeni burada yiyecek bir şeyler bulabilmek olsa da, şu an açlığını ve yorgunluğunu, hatta korkularını, bunların hiçbirini hissetmiyordu. Annesinin merdiven altındaki kilerinde bir şeyler bulabilmeyi ümit etmişti, ama şimdi bunun bile bir önemi kalmamıştı. Burada bulduğu izlerle, anasını, babasını, tüm çocukluğunu bir yorgan gibi üstüne çekmiş, görebileceği rüyanın içine saklanmıştı bile.

Uyumak istemiyordu, şimdiki zamanın içinde genişlemek dışında hiçbir isteği yoktu. Bahçeye sırtını dayamıştı, nereyi eşelerse lale soğanı bulabileceğini biliyordu. Duvarlarda gördüğü her izin neye ait olduğunu biliyordu. İzler dışında hiçbir şey gerçek değildi. Geri kalan her şey, bugün yolda eline tutuşturdukları bültende yazanlar, sokaklarda anons edilenler, pankartlardaki mutlu aileler, bayraklar ve gelecek, bunlar yalandı, hediye paketi fiyongu gibi güzelce kıvrılmış yalanlardı. Gerçek olsalardı izleri olurdu, gölgeleri düşerdi, bunların içinden geçip gidebiliyordun, o kadar gevşeklerdi. Alışkanlıkla saatine baktı. Saat artık gerçeği göstermiyordu, onu ayarlamışlardı, geceyi gündüze çevirmek bu kadar kolaydı. Tam karşısındaki duvarın ardında eskiden bir ayna vardı, aynanın izinde tüm ona bakanlar vardı, güzel taranmış saçlar, düzeltilmiş şapkalar. Aynanın arkasında mutfak, mutfağın içinde yerde küçük kırığı olan bir karo vardı, muhakkak ki aynı izi taşıyan da bir tencere. Tüm izlerin bir eşi vardı. Zaman ve olaylar iz bırakırdı, şimdiki gibi değildi, şimdi artık her şey yeniydi. Ortasında oturduğu iz, kilometrelerce çizginin, milyonlarca sözcüğün, acelenin, umutsuzluğun, zaferlerin, iziydi. Tam karşısında yemek masası duruyordu. Kimse onu almaya kalkışmamıştı belli ki. Çok basit bir masaları vardı, halbuki tüm misafirler, tüm yemekler, tüm yapılan ödevler oradaydı. Belki artık bunların hiçbiri kalmadığı için de kimse ilgi göstermemiş olabilirdi buna.

Hava iyice kararınca yerinden doğruldu, ayağa kalkmadan pencereden dışarı baktı. Karanlıkta etrafta hiç ışık olmadığından emin olunca ayağa kalktı. Etrafta hiç ses yoktu. Birkaç dakika kıpırdamadan durdu. Kimseler yoktu, hiçbir zaman emin olamazdı, ama kimse onun kadar kıpırdamadan duramazdı, bunu biliyordu. Eğer çok kaygılıysa, geçenlerde başına geldiği gibi, etrafı dinlemek ve gözlemek için bir saatten fazla hareketsiz durabiliyordu. Yavaşça merdiven altındaki kilere doğru gitti. Burada fenerini yakabilirdi, buranın hiçbir penceresi yoktu, kimse göremezdi. Bu feneri ve dört adet de yedek pilini çok uygun bir alışverişle edinmişti. Diğerleri, izleri takip etmiyorlardı, bu yüzden onun bulabildiklerini bulamıyorlardı. O, mesela bu feneri ve yedek pillerini iki et suyu tableti karşılığında almıştı ve bu tabletlerden onda daha bir sürü vardı. Bu tabletlerin bir besin değeri olduğundan çok emin değildi, bunu söylemişti adama, ama küçük çocuğu olanlar yine de bu tür tabletlere çok itibar ediyorlardı. Zamanında seyrettikleri reklamlara gerçekten inanmış olmalıydılar belli ki. Halbuki feneri olan biri karanlıkta çok daha değerli şeyler bulabilirdi. Fenerin ışığı, gün ışığından daha iyiydi, sadece belli bir yeri aydınlattığı için odaklanmak kolay oluyordu ve o ışığın düştüğü yerde bir şey varsa, onu muhakkak bulabiliyordun. Bir şeyler bulmak için girdiği bir yerde, feneri bir süre açıp dikkatlice bakıyor, sonra feneri kapatıp tüm gördüklerini düşünüyor, bir daha düşünüyor, gerekirse daha da düşünüyor ve sonunda illa işe yarar bir şey, ama genellikle de işe yarar bir şeyin izini gördüğünü anlıyordu. Pil çok zor bulunuyordu, akıl onda vardı ve başka birinden almak zorunda değildi. Bu et suyu tabletlerini de böyle, bir süpermarketin deposunda, ilk önce farelerin izlerini bularak edinmişti. Bir bölümünü bu yardımlarından dolayı farelere bırakmıştı, aldığı kadarı yine de bir servet sayılırdı. Bu tabletlerle ispirto ocağı, ispirto, un, maya gibi birçok değerli şeye sahip olmuştu. Eski bir İtalyan lokantasında hem bir taş fırın hem de odun bulmuştu, orada ekmek yapıp bir bölümünü kendine ayırıp kalanını feneri aldığı küçük çocuğu olan adama götürmüştü. Adam karşılığında bir fener daha vermek istemişti. Ekmeğin bir bölümüyle çorba yapmıştı sonra. Kolejin aşçısından öğrendiği bir tarifti bu, Alman çorbası da deniyordu. Ekmek, üç dört çürük domates, çok çok az yağ, iki et suyu tabletinden et suyu, hepsi birlikte kaynatılıyordu. Biraz soğumasını bekleyip, süzgeçten geçirip, biraz da ağır ateşte kaynatınca, inanılmaz lezzetli ve gerçekten doyurucu bir çorba oluyordu. Terk edilmiş bir lokantada geçirmek için harika bir gece olmuştu. Masa örtüleri ve mum da bulmuştu orada. Bir tek o gece tek başına olduğuna çok üzülmüştü. Bu dönemde tek başına olmak bir avantajdı, hızlı kaçabilmek, iyi saklanabilmek, kimse için endişelenmemek, bunlar birer lüks sayılabilirdi. Çok garip, diye düşünmüştü, insan en ufak rahatı bulduğunda hemen yanında yarın yük olacağını bilmesine rağmen birilerini istiyordu. Karnı doyunca insan, sevgi de istiyordu.

Karanlıkta elini pervazda gezdirdi, anahtarı buldu. Kapıya dokundu, hâlâ kapalıydı, kilere kimse gelmemişti. Kapıyı açıp içeri girdi, kapıyı içeriden kilitledi. Bir süre hareketsiz durdu, etrafı dinledi. Fenerini açtı ve hemen kapattı. Her şey olduğu gibi duruyordu. Burada günlerce kalabilirdi. Çıldırmak üzere olduğunu fark etti. Nefesini ayarladı, sakinleşti, kalbi yavaşladı. Burada, şimdiki zamanın içinde istediği kadar büyüyebilirdi. Küçük, korunaklı ve zengin bir yerdi. Bisikleti buradaydı. Şu arka tarafta yılbaşı süsleri vardı. Anası, babası ve çocukluğu buradaydı. Fenerini yaktı, yedek tüpün termosifondan damlayan su yüzünden oluşmuş pas izinin ortasına oturdu. Etrafa tekrar baktı, aklına yazdı. Sanki bir sevgilisi varmış gibi onu özledi. Güldü.

_
{fotoğraf: Emre Özgüder}

distopya, Emre Özgüder, ev, gelecek, İzler