Wim Wenders’in Belgeselciliği
Müzik Belgeselleri

Bir müzik tutkunu olarak “yazarken müzik dinlediğini, film çekerken müzik düşündüğünü” söyleyen Wim Wenders’in ilk müzik belgeseli Willie Nelson at the Teatro (1998) olur. Amerikalı country müzisyeni ve şarkı yazarı Willie Nelson aynı zamanda aktör ve aktivisttir. 1970’lerde Nashville'in ticari country müziğine karşı bir tepki olarak ortaya çıkan “Outlaw Country” olarak bilinen alt türün öncülerindendir. Willie Nelson 1997’de Bob Dylan ve U2’yla çalışmış olan yapımcı-müzisyen Daniel Lanois’yla Meksika’nın San Miguel de Allende kentindeki eski bir tiyatroda (Teatro) yeni bir albüm kaydetmek üzere bir araya gelir. Lanois proje sırasında prodüktörlük yapmakla kalmaz, belgesel fikrinin gelişmesinde de önemli bir rol üstlenir. Wenders, Lanois’yla daha önce Until the End of the World’de birlikte çalışmıştır; Lanois, filmin soundtrack’inde “Sleeping in the Devil’s Bed” adlı parçasıyla yer almıştır. Wenders, Nelson’ın albümünün stüdyo yerine Meksika’daki terk edilmiş bir tiyatroda canlı kaydedilmesi fikrini çok sever, Lanois’nın teklifini kabul ederek bir müzik belgeseline dönüşecek projeye dahil olur. Elli iki dakikalık belgeselde prova ve kayıt anları, dans performansları, Nelson’ın boş sahnede tek başına gitarını akort edişi, parça aralarında grup arkadaşlarıyla bir barda yaptığı sohbetler Wendersvari bir sinematografiyle aktarılır. Ara görüntü olarak tiyatroya süzülen sabah ışığı, boş sandalyeler, sessizce hazırlanan sahne görüntüleri de albümün minimalistik tarzını yansıtır. Willie performanslar sırasında Emmylou Harris, Mickey Raphael ve diğer müzisyenlerle sahnede sürekli bir etkileşim içindedir. “I Never Cared for You” parçasında Willie’nin buğulu sesinin, Harris’in arka vokalleri ve Lanois’nın gitar tınılarıyla buluşmasını müzikal bir meditasyon olarak hissettirir Wenders.

Willie Nelson at the Teatro’dan sadece bir yıl sonra, 1999’da Wenders bu kez Buena Vista Social Club’ı çeker. Bu belgeselin çıkış noktası da tıpkı Willie Nelson at the Teatro’da olduğu gibi müzikal bir ortaklıktır. Plak yapımcısı ve World Circuit Records’ın yöneticisi Nick Gold, uzun yıllardır dünya müziğiyle ilgilenen bir yapımcı olup 90’ların ortasında Doğu Kübalı müzisyenleri Afrikalı gitaristlerle bir araya getirerek bir Küba müziği albümü yapmayı planlamaktadır. Bu süreçte projeye destek almak amacıyla ünlü blues gitaristi, söz yazarı, besteci ve plak yapımcısı Ry Cooder’ı arar. Cooder da yıllar önce bir kasette dinleyip çok etkilendiği Barbarito’nun aslında bir Küba müzisyeni olduğunu bilmeden projeye katılmayı kabul eder. Daha önce denenmemiş bir iş olacaktır bu. 1996 yılında Gold ve Cooder projeyi hayata geçirmek için bir gemiye atlayıp Küba’ya gider. Ancak Afrika’dan gelmesi planlanan müzisyenler vize sorunları nedeniyle gelemez. Bunun üzerine Gold ve Cooder, Kübalı müzisyen Juan de Marcos González’in yardımıyla hâlihazırda Küba’da yaşayan eski kuşak müzisyenlerle bir araya gelir. Tanışılan müzisyenler arasında Compay Segundo, Eliades Ochoa, İbrahim Ferrer, Amadito Valdés, Barbarito Torres, Rubén González de vardır. Gold’un yapımcılığı ve Cooder’ın müzikal yönetiminde, usta Kübalı müzisyenlerle 1996’da Havana’daki EGREM stüdyolarında kayıtlar başlar ve 1997’de yayımlanan albüme Buena Vista Social Club adı verilir.

Wim Wenders,
Buena Vista Social Club, 1999,
kaynak: Wim Wenders Stiftung

Belgeselde yer almasa da altını çizmek gerekir ki Buena Vista Social Club, aslında 40’lar ve 50’lerde aktif olan Kübalı müzisyenlerin bir araya gelmesiyle oluşan ve bilinen anlamda bir kulüp olmanın ötesine geçmiş bir sosyal kulüp, komünal bir oluşumdur. Birçok üyeye sahip bir müzisyen kooperatifi gibi işlediği için konserlerden elde edilen gelir paylaşılır, toplumsal amaçlar için kullanılır. Dolayısıyla Küba’nın geleneksel müziğini dünyaya tanıtan bu efsanevi oluşum, adını Havana’da bir zamanlar popüler olup kapanmış bir sosyal kulüpten alır. 1950’ler Küba’nın “Son” müziğinin altın çağıdır. Ancak 1959’da Küba Devrimi’nin ardından komünist hükümet ülkedeki tüm gece kulüplerini kapatır ve Amerikan ambargosu nedeniyle de ülkenin dünyayla tüm ilişkileri kopar. Kapatılan Buena Vista Social Club’ın müzisyenleri uzun süre müzik dünyasının dışında kalır. 90’lı yıllara gelindiğinde ise bir zamanların yetenekli Kübalı müzisyenleri çoktan unutulmuştur.

Buena Vista Social Club1 yayımlandıktan kısa bir süre sonra çok büyük yankı uyandırır, uluslararası bir başarı kazanır ve Küba müziğine duyulan ilgiyi küresel ölçekte yeniden canlandırır. Cooder albümün kayıtları sırasında yaşadığı deneyimlerden o kadar etkilenmiştir ki bu olağanüstü müzisyenlerin bir filmle ölümsüzleştirilmesi gerektiğini düşünerek Wenders’i arar. Wenders ve Cooder daha önce Paris, Texas filminde birlikte çalışmıştır. Bir müzik tutkunu olan Wenders projeye katılmayı kabul eder ve 1998’de süreci belgelemek üzere Cooder’la Küba’ya doğru yola çıkar. Aslında başlangıçta kapsamlı bir belgesel planı yoktur, ancak fikir kısa sürede kapsamlı bir projeye dönüşür. Wenders, Küba’da hem stüdyo kayıt süreçlerini hem de müzisyenlerin gündelik yaşamlarını belgeler. Belgesel ayrıca Amsterdam’daki Carré Tiyatrosu’nda ve New York’taki Carnegie Hall’da verilen konserleri içerir. Grubun uluslararası çıkışını yaptığı bu iki konser, belgeselin dramatik kurgusunun merkezinde yer alır. Özellikle New York konseri, hayatlarında ilk kez ABD’ye gelen ve ambargonun ardından böylesine büyük çaplı bir konsere çıkan müzisyenler için bambaşka anlamlar taşır. Örneğin Omara Portuondo tüm arkadaşları adına geç gelen şöhretten ötürü mutludur ama ülkesinin acı dolu hikâyesini anlatan şarkılara insanların nasıl keyifle eşlik ettiğini kavrayamadığını söylemekten de geri durmaz. Diğer arkadaşlarının aksine Portuondo’nun bu eleştirel yaklaşımı Wenders’in görüşleriyle büyük ölçüde örtüşür ve belgeseli diğer sıradan müzik belgesellerinden ayırt eden unsurlardan biri olur.

Buena Vista Social Club belgeselinin bir diğer ayırt edici unsuru da bana kalırsa izleyiciyi Küba tarihi hakkında okuma yapmaya ve araştırmaya yönlendiren prologudur. Prologda Kübalı bir fotoğrafçı, Ekim Füze Krizi sırasında çektiği bir fotoğrafı gösterir. Yıl 1959’dur ve Amerikan istilası gündemdedir. Gösterilen ikinci fotoğrafta Fidel Castro, Abraham Lincoln’ün önüne çelenk koyar. Bir başka fotoğrafta Che Guevara ve Fidel golf oynamaktadır. Prologun bitimiyle filmin dünyasında bir dönem kapanıp bir diğeri açılır ve karşımıza Küba sokaklarında arabasıyla gezen Compay Segundo çıkar. Birkaç yaşlı Kübalı adres soran kişilere, uzun süredir kapalı olan Buena Vista Social Club’ın eskiden nerede bulunduğunu tarif eder. Ardından grubun Amsterdam konserinden sahneler ekrana gelir. Wenders belgesel boyunca ekip üyelerini tek tek tanıtır, onları evlerinde ziyaret eder ve Kübalılar için adeta ekmek ve su kadar hayati olan Son müziğine2 dair izleyicinin merakını kamçılar. 2017 yılında Lucy Walker’ın çektiği Buena Vista Social Club: Adios, Wenders’in kapısını araladığı soruların cevaplarının verildiği bir belgesel olur. Wenders’inkinden çok farklı olarak Walker’ın belgeselinde kolonileşme öncesi Küba’nın yerlisi Taíno halkının müzikli kutlamaları, Küba’nın 1492’de İspanyol toprağı ilan edilmesiyle başlayan süreç ve sonrasındaki Küba tarihi hakkında bilgiler verilir. Ancak Wenders bilgi aktaran bir dil yerine “gözlemleyen” ve “dinleyen” bir üslupla müzik üzerinden kültürel eleştirinin, hafızanın, direncin ve Havana’nın dokusunu da vurgulayan bir müzik belgeseli yapmıştır. Buena Vista Social Club kültürel ve estetik önemi nedeniyle 2020 yılında ABD Ulusal Film Arşivi’ne dahil edilir.

Wim Wenders,
Buena Vista Social Club, 1999,
kaynak: Wim Wenders Stiftung

Wenders’in üçüncü müzik belgeseli Ode to Cologne: A Rock ‘N’ Roll Film (Viel Passiert- Der BAP-Film) Almanya’da çok ünlü olmasına rağmen Almanya dışında neredeyse hiç bilinmeyen Kölnlü rock grubu BAP üzerinedir. Wenders 2002 tarihli bu belgeselde BAP ve solisti Wolfgang Niedecken’in 20 yılı aşan müzikal yolculuğu kadar Köln şehrinin kültürel kimliğine de değinir. Belgesel, Niedecken’in bir sinema salonunda uyuyakalmasıyla başlar ve rüya sekansı aracılığıyla BAP’ın tarihine yolculuk yapar; grubun 1976’daki kuruluşundan itibaren yaşadığı dönüşümleri, müzikal evrimini ve Köln’le olan derin bağını anlatır. BAP şarkılarını Köln lehçesi olan “Kölsch”le seslendirerek yerel kimliğini vurgular ve sol politik duruşunu müziğine yansıtır. Wenders canlı konser görüntüleri, provalar, kulis görüntüleri ve şehri gezen grup üyelerinin görüntülerini harmanlar. Ayrıca BAP’ın “Verdamp lang her” gibi ikonik parçalarını farklı dönemlerdeki performanslarıyla birleştirilerek müzikal bir kolaj oluşturur. BAP, müziğinde hem Köln’ün yerel kültürünü hem de Almanya’nın toplumsal meselelerini işler. Özellikle 1980 tarihli “Kristallnaach” şarkısı, Almanya’daki sağcı eğilimlere karşı bir protesto niteliğindedir. Bu rock belgeselindeki bir diğer göze çarpan ayrıntı da solist Niedecken’ın aynı zamanda bir ressam olması ve grupla beraber 2000 yılında çıkardığı Tonfilm albümünün Amerikalı ressam Edward Hopper’ın eserinden esinlenmesidir. Albümün adı ve görsel konsepti, Hopper’ın 1939 tarihli New York Movie adlı tablosundan ilham alır. Niedecken bu tabloyu albümün yaratım sürecinde ilham kaynağı olarak görmüş ve albümün ismini de bu bağlamda Tonfilm olarak koymuştur. Benzer şekilde Wenders de 1970 yapımı ilk uzun metraj filmine Hopper’ın Summer in the City tablosunun adını vermiştir. Üstelik Wenders bununla da yetinmeyecek, yıllar sonra Edward Hopper (2020) temalı bir enstalasyon da üretecektir.

Wenders’in sanatsal belgeleme ve saygı duruşu olarak değerlendirilebilecek bir diğer müzik belgeseli de 2003 tarihli The Soul of a Man olur. Martin Scorsese’nin öncülüğünü yaptığı, blues müziğinin tarihini anlatan The Blues adlı belgesel dizisi için Scorsese, Wenders dahil yedi yönetmene birer bölüm yönetmeleri için davette bulunur. Wenders sevdiği bir konuda özgürce çalışacağı bir proje olduğu için daveti kabul eder. Ona göre blues müziği, sade ve basit yapısıyla özgürce doğaçlama yapmaya olanak tanıdığı için müzikal özgürlüğün simgesidir. Ayrıca varoluşçu bir yapısı vardır; kader, umut, tanrı inancı, hayatın zorlukları ve daha iyi bir hayat özlemi gibi konuları işler. Son olarak da güçlü ritmik yapısı sayesinde Wenders’in en sevdiği türler olan caz ve rock gibi türlerin altyapısını oluşturur.

Wim Wenders,
The Soul of a Man, 2003,
kaynak: Wim Wenders Stiftung

Wenders belgeselde Skip James, Blind Willie Johnson ve J.B. Lenoir gibi müzikal anlamda daha az bilinen blues müzisyenlerine odaklanır. Bu isimleri seçmesinin nedeni ve üçünün ortak noktası, blues’u sadece bir müzik türü değil yaşam biçimi olarak görmeleri ve kariyerlerinin başında müzik dünyasında hak ettikleri değeri görmemeleridir. Wenders’in “görünmeyen kahramanlar” olarak tanımladığı bu üç efsanevi isimden Skip James, köle annesinin aşçı olarak çalıştığı plantasyon yasadışı içki imalathanesine dönüşünce çocuk yaşta içki kaçakçısı olmak zorunda kalır ve “Skip” lakabını da oradan oraya kaçtığı için alır. 30’larda yaptığı müzikal kayıtlar Büyük Buhran yüzünden fazla yayılmaz ve James otuz sene hiç çalmaz. Fakat “Devil Got My Woman” ve “Hard Time Killing Floor Blues” parçaları blues tarihinde çok etkili olur. Skip James, blues’un yeniden keşfedilme dönemi olan 60’ta köhne bir hastanede kanserle savaşırken tekrar “keşfedilip” folk ve blues çevrelerinde yeniden sahneye çıkar. Müziği kasvetlidir ve kendine özgü mistik sözleri, melankolik vokal tarzı, falsetto sesi ve açık akortla çaldığı parmak stili gitar tekniğiyle blues tarihinde eşsiz bir yere sahiptir. Belgesel Skip James’in müzikal yolculuğunu ve blues müziğine katkılarını canlandırmalar ve arşiv görüntüleriyle aktarır, çünkü 20’ler ve 30’lardan kalma orijinal görüntüler mevcut değildir. Wenders bu eksikliği telafi etmek için o dönemin atmosferini yansıtan sahneleri 20’lerin el kranklı Debrie Parvo kamerasıyla çeker. Skip James’in gençliğini canlandıran aktör Keith B. Brown onun 30’larda kayıt yaptığı stüdyoda yalnız başına piyano çalar. Belgeselde Skip James’in eserleri Lucinda Williams, Lou Reed, Alvin Youngblood Hart, Beck, Jon Spencer, Bonnie Raitt ve Garland Jeffreys tarafından yorumlanır.

Wenders’in The Soul of a Man belgeselindeki bir diğer müzisyen Blind Willie Johnson, 1930’larda kaydettiği ünlü gospel şarkısı “The Soul of a Man”le3 belgesele adını veren kişidir ve filmde sadece bir müzisyen değil, “ruhun sesi” olarak temsil edilir. Wenders belgesele Johnson’ın ruhunu temsil eden bir anlatıcı sesle başlar. Anlatıcı (Laurence Fishburne) ilk sahnede karanlık bir odada, Johnson’ın gözünden dünyayı anlatmaya başlar. Belgesel onun ruhunun gökyüzünde dolaştığını ve dünyaya geri dönüp hayatına bakmak istediğini söylediği dramatik ve şiirsel bir monologla açılır. Wenders onu, bu dünya ile öteki dünya arasında bir köprü kuran, acıyı ve umudu “ses”e dönüştüren bir figür olarak sunar. Bu sahne ayrıca küçük yaşta kör olan Johnson’ın fiziksel körlüğünün ardındaki içsel “görebilme” yetisine de işaret eder. Johnson’ın körlüğü, yalnızlığı, sokakta müzik yapması gibi sahneler siyah beyaz olarak, gölgelendirme ve loş ışıkla çekilerek sıkça gösterilir.

Wim Wenders,
The Soul of a Man, 2003,
kaynak: Wim Wenders Stiftung

Wenders açılışta ayrıca uzay ve yıldız temalı görseller kullanarak Johnson’ın “Dark Was the Night, Cold Was the Ground” adlı parçası eşliğinde, müzikle iç içe geçmiş bir atmosfer yaratır. Bu arada Johnson’ın insanlığın kültürel mirasını temsil eden eserlerden birinin sahibi olduğunu belirtmek gerek. Zira “Dark Was the Night, Cold Was the Ground” adlı parçası, 1977 yılında NASA tarafından fırlatılan Voyager 1 ve 2 uzay araçlarına yerleştirilen Voyager Altın Plakları’nda yer almaktadır. Bu eser, 1927 yılında kaydettiği, sözsüz vokalizasyonlar ve bottleneck slide gitar tekniğiyle dikkat çeken bir gospel parçasıdır. Carl Sagan liderliğindeki ekip tarafından, insanlığın duygusal deneyimlerini yansıttığı için seçilmiştir. Timothy Ferris’e göre, Johnson’ın bu parçası “gece çökerken barınacak yeri olmayan bir insanın durumunu” anlatır ve bu durum insanlık tarihi boyunca birçok kişinin yaşadığı bir deneyimi temsil eder. Öte yandan “zeminin karanlık ve soğuk olduğu gece” sözleri, çarmıhtan indirilen İsa’nın toprağa konduğu gece olarak da okunabilir. Ayrıca parçanın sözsüz olması da Tanrı’ya içten gelen bir dua ve sessizliğin içindeki umut olarak okunur. Wenders, Johnson’ın müziğinin hiçbir zaman seküler olmayıp dini olduğunu söyler. Gospel ile blues köken olarak benzerlikler taşısa da (özellikle Afro-Amerikan kültüründen doğmaları açısından) hem içerik hem de amaç bakımından önemli farklara sahiptir. Gospel dini temalıdır. Tanrı'ya övgü, ibadet, ruhsal kurtuluş, umut, inanç ve cennet gibi konular işler. Hıristiyanlık inancını merkez alır. Blues daha çok kişisel deneyimleri, acıyı, aşkı, kaybı, yalnızlığı ve günlük yaşamın zorluklarını anlatır. Genellikle dünyevi ve melankolik temalar işler. Gospel siyah kiliselerde gelişmiştir. Dini ayinlerin bir parçası olarak doğmuştur. Blues tarım işçileri, demiryolu işçileri gibi zor koşullarda çalışan Afro-Amerikan toplulukların yaşam deneyimlerinden doğmuştur. Dini değil dünyevidir. Johnson yoksul bir hayat sürmesine, kör bırakılmasına ve birçok zorlukla mücadele etmesine rağmen müziğinde sürekli olarak Tanrı’ya yönelir. Bütün parçalarının sözleri de inancının ne kadar sağlam olduğunun göstergeleridir. Belgeselde eserleri Shemekia Copeland, Marc Ribot, Lou Reed tarafından yorumlanır.

The Soul of a Man’deki üçüncü müzisyen J.B. Lenoir, diğer iki müzisyenden farklı olarak 50’ler Chicago blues dünyasının politik açıdan sivri isimlerinden biridir. Vietnam Savaşı ve ırkçılık karşıtı şarkılar yazmıştır. Onun müziği kolektif bir ruhun, bir halkın, bir hareketin sesidir. Ünlü olmamasının sebeplerinden biri erken yaşta ölmesi ve kariyerinin büyük plak şirketleri tarafından yeterince desteklenmemesidir. Belgeselde Lenoir’ın performansları ve söylemleri, arşiv görüntülerinden ve röportajlardan beslenerek aktarılır. Sahne performanslarında sık sık neşeli görünse de Wenders özellikle onun ırkçılık ve savaş karşıtı temaları ele aldığı şarkılarını öne çıkarır. Vietnam karşıtı şarkısı “Vietnam Blues” arşiv görüntüleriyle birleşir. Arkada savaş, yoksulluk ve siyah-beyaz ırk ayrımını gösteren imgeler akar. “Down in Mississippi” de ırkçılık karşıtı sözlerle doludur. Belgeselin en net politik tonu burada ortaya çıkar ve Wenders bir sanatçının müziğinin bir direniş biçimi de olduğunu vurgular. Belgeselde Lenoir’ın eserleri Cassandra Wilson, Eagle-Eye Cherry, Vernon Reid, James Blood Ulmer, Nick Cave, T-Bone Burnett, Los Lobos tarafından yorumlanır. Amerikalı blues müzisyeni John Mayall tarafından yazılan “The Death of J. B. Lenoir” adlı parça ise 1967 yılında bir trafik kazası sonrası hastaneye kaldırıldığında gereken tıbbi müdahaleyi görmediği için hayatını kaybeden Lenoir’ın trajik ölümünü anlatmaktadır. Bu olay sadece trajik bir kayıp değil, o dönemde ABD’de siyahların maruz kaldığı kurumsal ırkçılığın ve eşitsiz sağlık hizmetlerinin çarpıcı bir örneği olarak da anılır. Sonuç olarak The Soul of a Man sadece blues müziğin tarihini değil, aynı zamanda Amerikan toplumundaki ırksal eşitsizlikleri, yapısal adaletsizlikleri ve siyahların tarihsel deneyimlerini görünür kılar. 2003 Cannes Film Festivali’nde gösterilir ve Emmy Ödülü kazanır.

Wenders, 1998–2003 yılları arasında art arda çektiği bu dört müzik belgeselinin ardından farklı konulara yönelerek belgesel üretimini sürdürür. İnsani krizlerden dansa, fotoğraftan mimariye uzanan ve 2007–2014 yılları arasında çekilen Wenders belgeselleri yazı dizisinin dördüncü bölümünün kapsamında olacak.

1. 1997’de, Cooder ve Gold’un desteğiyle Rubén González’in Introducing… Rubén González albümü de çıkar. Ardından 1999’da Cooder prodüktörlüğünde Ibrahim Ferrer’in Buena Vista Social Club Presents Ibrahim Ferrer albümü çıkar. Bunu 2000 yılında Buena Vista Social Club Presents Omara Portuondo albümü takip edecektir.

2. “Son” 19. yüzyılın sonlarındaki kölelerin müziğidir. Afrika’nın farklı ülkelerinden gelen insanlar kendi müziklerini getirir ve onlar da Avrupa müzikleriyle karışır. Sonuç olarak “son” müziği tüm Amerika kıtasındaki tropik dans müziğinin temelidir.

3. Parçanın sözleri şöyledir: “I want somebody to tell me, answer if you can, I want somebody to tell me, just what is the soul of a man.”

BAP, belgesel film, blues, Buena Vista Social Club, film, Küba, müzik, rock, sinema, Skip James, Süheyla Tolunay İşlek, Willie Nelson, Wim Wenders