“Sundance, yeni sanatçıların çalışabilecekleri ve gelişebilecekleri bir yer sağlamaya yardımcı olmak için kâr amacı gütmeyen bir sistem olarak başladı; çünkü film endüstrisinde görmeye başladığım şey daha merkezi, yüksek bütçeli filmlere doğru bir eğilimdi ve bu durum çok dışlayıcıydı. Hikâye anlatımından çok yüksek teknolojili efektler ve aksiyonla ilgililerdi. Sundance, kaybolmakta olan yetenekleri geliştirmeye yardımcı olmakla, bağımsız film ve bağımsız film yapımcılarıyla ilgiliydi.” —Robert Redford1
1980’lerin sonu ve 1990’ların başından itibaren Steven Soderbergh’in Sex, Lies, and Videotape (1989), Quentin Tarantino’nun Reservoir Dogs (1992), Robert Rodriguez’in El Mariachi (1993), David O. Russell’ın Spanking the Monkey (1994), Kevin Smith’in Clerks (1994), Mike Newell’ın Four Weddings and a Funeral (1994), Edward Burns’ün The Brothers McMullen (1995), Bryan Singer’ın The Usual Suspects (1995), Darren Aronofsky’nin Pi (1998), Daniel Myrick ve Eduardo Sánchez’in The Blair Witch Project (1999), Mary Harron’ın American Psycho (2000), Valerie Faris ve Jonathan Dayton’ın Little Miss Sunshine (2006), Martin McDonagh’ın In Bruges (2008), Damien Chazelle’in Whiplash (2014), Jordan Peele’nin Get Out (2017) ve Tolga Karaçelik’in Kelebekler filmlerinin çıkış yaptığı bir festival olarak tanınan Sundance Film Festivali’nin kuruluş amacı Hollywood sistemi dışında üretilen Amerikan bağımsız filmlerine yapım, dağıtım ve tanıtım fırsatları sağlamaktı. İlk başta küçük ölçekli ve bölgesel bir etkinlik olarak Utah’ta başlayan festival, fikir babası ve kurucusu Robert Redford’ın katkılarıyla adım adım büyüyüp gelişerek uluslararası ölçekte birçok yönetmen, senarist ve oyuncunun önünü açtı ve bugün dünyanın en önemli ve en etkili bağımsız film festivallerinden biri.
Sundance’i, kurucusu Redford’dan ayrı düşünmek pek mümkün değil. Festivalin temellerinin atıldığı ilk zamanlardan Redford’ın aramızdan ayrıldığı 16 Eylül 2025 tarihine kadar onun ana akımın uzağındaki bağımsız filmlere, doğaya, Amerikan yerlilerine ve yeterince temsil edilmeyen topluluklara verdiği önem festivalin özgün karakterini korumasını sağladı. Katılımcı sayısı 1980’lerin başında birkaç yüz kişiden 2025’te seksen beş bine ulaşan festivalin kuruluş yıllarında yaşadığı zorlukları şöyle anlatıyor Redford:
“İlk yıllarda kimse gelmedi. Kimse… Başladığımda bana aklımın yerinde olmadığı söylendi. Festivali kasıtlı olarak şehirden uzak, dağlara (Utah’a) taşıdım ki doğanın gücünü gösterebileyim. Ve kışı seçtim, ulaşımını zorlaştırmak için, böylece insanlar bundan daha çok keyif alacak, daha çok takdir edeceklerdi. Ama risk çok büyüktü. Başlangıçta, kelimenin tam anlamıyla sokak ortasında durup insanları sinemalara çekiyordum. Sonunda işe yaradı ve festival büyüdü. Bunun nedeni sağladığımız çeşitlilik. Bu, ana akım film endüstrisi tarafından elimizden alınmaya çalışılan bir şeydi. İnsanlar Park City’ye gelmeye başladılar çünkü ana akımda göremeyecekleri filmleri izleyeceklerini biliyorlardı.”
Sundance Film Festivali her ne kadar 1969 yapımı Butch Cassidy ve Sundance Kid’in (Redford’ın canlandırdığı) asi ruhlu ve inatçı buddy’si Sundance karakterine atıfla bu ismi alsa da her şeyin başlangıcını ve festivalin ruhunu anlamak için çok daha gerilere gitmek gerek. 1936’da Santa Monica, Kaliforniya’da doğan Redford çocukluğunda Los Angeles’ın doğayla hâlâ iç içe yaşanabilecek bakir bir yer olduğunu ama zaman içerisinde kirli bir metropole dönüştüğünü belirtir. “Çocukken Los Angeles’ta kilometrelerce öteden dağları görebildiğimi, artık hissedilemeyen kokuları havada alabildiğimi hatırlıyorum. Ama burası İkinci Dünya Savaşı bittiği andan itibaren zehirlenmeye başladı. Los Angeles, teknolojinin ilk kurbanıydı, çevre krizine dair ilk uyarımızdı” diyen Redford’ı on bir yaşındayken, annesi Yosemite Parkı’ına götürdüğünde, kendi deyimiyle asla unutamayacağı ufuk açıcı bir deneyim yaşar, Batı’nın bozulmamış doğası onu büyüler. Yeşil alanların alışveriş merkezlerine dönüştüğü, portakal çiçeklerinin kokusunun yerini egzoz dumanının aldığı,2 herkesin gelip ne kapabilirse kaptığı, ne inşa edebilirse ettiği sıkışık şehir ortamından çıkmak ister.3 Redford kendisinin bir çevre aktivisti olmadığını her fırsatta söylese de çevre konusunda her zaman çok duyarlı olur. 1970’lerden itibaren Provo Kanyonu bölgesindeki su yolları, yaban hayatı ve orman örtüsünün korunması için yerel çevre gruplarıyla iş birliği yapar; Provo Nehri’nin kirlenmemesi, yeni otoyol ve madencilik projelerinin sınırlanması konusunda kamuoyu oluşturur. Utah eyaletinde “Responsible Growth” (Sorumlu Kalkınma) hareketini destekler. 30 yıl boyunca Ulusal Kaynakları Koruma Konseyi (National Resources Defense Council) adlı sivil toplum kuruluşunda mütevelli olarak görev yapar. Sundance Enstitüsü’nün Yosemite Association’la iş birliğiyle çektiği Yosemite: The Fate of Heaven adlı belgesele (1989) yürütücü yapımcı ve anlatıcı olarak katkı sağlar. Redford ayrıca Sundance’te sahip olduğu 5.000 dönümlük araziyi doğal koruma alanı olarak ayırır, böylece Utah Open Lands’e kalıcı bir koruma sözleşmesiyle bağışlanan alandaki Northfork Kanyonu, yaban hayatı, su havzası ve alp çayırları koruma altına alınmış olur.
Redford’ın doğaya duyduğu sevgi, yerli Amerikan kültürüne duyduğu saygıyla iç içedir. Sundance Enstitüsü’nün her yaz oturumu bir Kızılderili duasıyla açılır. “Kızılderililerin doğayla ilişkilerinde bir denge duygusu –bir hayranlık, mizah ve ölçü hissi– var, bizim eksikliğini çektiğimiz şey de bu” der Redford ve yaşamının büyük bir bölümünde Kızılderili kültürünü inceler. 1960’larda rezervasyonlarda zaman geçirir, 1970’ler boyunca bu ilgisi daha da derinleşir, yerli liderlerle çalışır, belgeseller üretir. Örneğin Tony Hillerman’ın romanlarından uyarlanan The Dark Wind (1990) ile A Thief of Time (2004) filmlerinin yapımcılığını, Leonard Peltier hakkında çekilen Incident at Oglala (1992) belgeselinin hem yapımcılığını hem de seslendirmesini üstlenir. Sundance Film Festivali’nde özel bir “Native American” bölümü açar, bu bölüme sonra “Indigenous Program” ve “Native Lab” eklenir. “Tutkuyla bağlı olduğum sadece iki konu var: Doğa ve yerliler. Zaten bu ikisi birbirinden ayrılmaz”4 diyen Redford, yerlilerin dünyaya bakış tarzıyla, özellikle doğayla olan ilişkilerini, kendisine örnek alır. “Kızılderililer bizim sahip olduğumuz tek parça dünya görüşüne sahip değiller. Sanatları bana sürekli her şeyin kutsal olduğunu ve hiçbir şeyin kutsal olmadığını hatırlatıyor. Ben de öyle yaşamaya çalışıyorum. Bazı şeyleri kırma riskini almak zorundasınız” diyen Redford da Sundance Film Festivali’ni büyük riskler alarak kurmuş ve yine sayısız risk alarak devamlılığını sağlamıştır.
Sundance’in temellerinin atıldığı Utah’taki arazinin ilk iki dönümü 1961’de Redford tarafından beş yüz dolara satın alınır. Yıllar boyunca oyunculuk kariyerinden kazandığı parayla arazi satın almaya devam eden Redford 1968’e gelindiğinde iki yüz dönümlük bir alana sahiptir. Redford Sundance Film Festivali’nin doğacağı bu yeri tamamen tesadüf eseri keşfetmiştir. 1960’ların başında, eşiyle –tarihçi ve aktivist Lola Von Wagenen– Teksas’ta annesinin ailesini ziyarete giderken, ormandan geçerek yaptığı bir motosiklet yolculuğu sırasında Wasatch Dağları yakınlarındaki tenha bir yerden geçer. Burası Provo Kanyonu’dur ve yüzyıllar önce, Ute Kızılderilileri yaz sıcağından kaçmak ve orada bol bulunan av hayvanlarını avlamak için bu kanyona gelerek yerleşmiştir. Araya kanlı bir tarih girmeden önce Kızılderili halk Utah’taki bu kanyonda hiçbir mülkiyet kavramına sahip olmadan avcılık yaparak ve balık tutarak yaşamıştır. Bu toprakların asıl sahipleri yerlilerin katledilmesinden sonra ise 1900 yılında Amerikan federal hükümeti Utah’ta kanyonun hemen kuzeyindeki Timpanogos dağları eteklerindeki bir buzul çukurunu bir Mormon ailesi olan Stewartlara satar. İskoç göçmeni aile Stewartlar satın aldıkları üç biz beş yüz dönüm arazide çiftçilik yaparlar, koyunlarını otlatırlar, tekli bir telesiyej ve Samoa tarzı bir restoran ile küçük bir kayak tesisi inşa ederler. Bu arazide Stewart’lardan önce Kızılderili halkın yaşadığını öğrenen Redford, bu “yarı-ıssız” doğal güzellik karşısında “Burası şimdiye kadar gördüğüm en güzel yer, manzarayı ilk yerleşimcilerin gördüğü gibi gördüm ve tam bir cennetti” der5 ve pek çok yatırımcının önerdiği gibi kanyonu otellerle ve apartmanlarla doldurmak yerine koruyarak sinemada özgün, bağımsız ve deneysel üretimleri destekleyen bir sanat topluluğu yaratmak ister. Ancak bu, kısa sürede ve kolaylıkla gerçekleşecek bir hayal değildir ve önüne birçok engel çıkacaktır. Örneğin ilerleyen zamanlarda Xerox ve başka şirketlerin bölgeyi küçük parsellere ayırarak geliştirme tehdidiyle karşılaşır ve dört ortakla birlikte tüm vadiyi satın almaya karar verir.
“Alanı kontrolsüz gelişime karşı korumak için, Sundance’i korumak için, onu çevreleyen yaklaşık beş bin dönümlük araziyi satın aldım. Çünkü bu uzak ve el değmemiş yere şimşek gibi yaklaşan yatırımcı ayak seslerini duyabiliyordum”6 diyen Redford araziyi korumak için aldıktan sonra üç milyon dolarlık tutarın geri ödeme aşamasında büyük sıkıntılar yaşar, banka kredisi alamaz. Ancak zorluklar karşısında pes etmek yerine yeni projeler üretmek, ortaklıklar kurmak ve inisiyatif almak Redford’ın hayatının her aşamasında görülen bir durumdur. Aslında kariyerinin başları, hatta öğrencilik yılları hep sıkıntılı geçmiştir. Redford, okulu ve kitaplardan öğrenmeyi hiçbir zaman çok sevmemiştir, “Sınıfta oturup öğrendiğimden çok daha fazlasını, bir pencereye bakıp hayal kurarak öğrendim,” der.7 Belki de bu sebeple Sundance’in, sınıflarda profesörlerin ders verdiği bir film okulu gibi olması yerine fikir alışverişinin yapıldığı, işe dayalı bir yer olmasını ister ve şöyle der: “Eğitici olmasını istedim ama sınıf olmadan, ders olmadan; deneyimli kişilerle –yazarlar, oyuncular, yönetmenler, görüntü yönetmenleri, kurgucular – yeni başlayanlarla yakın çalışarak.”8
Redford’ın sanata olan ilgisi küçük yaşlarda başlamıştır. Lisede illüstrasyonlar yapar ve ressam olmak ister. Bir buçuk yıl Floransa ve Paris’te kalır, bolca gezer, bohem bir hayat sürer ve fakat akademik disipline uyum sağlayamaz. Paris’te École des Beaux-Arts’da sanat eğitimi almaya başlar, devam edemese de cep harçlığı kazanmak için kaldırımda yaptığı çizimleri satar. Bu dönem Redford’ın ülkesi hakkında hiçbir şey bilmediğini fark ettiği yıllar olur. Paris’te çok sayıda öğrencinin yaşadığı bir bölgede kalıyordur ve oradaki öğrenciler ona siyasi olarak meydan okuduklarında, kendi ülkesinin politikaları hakkında hiçbir şey bilmemesi hakkında yıllar sonra “Çok utanç verici ve küçük düşürücüydü” der. Bunun üzerine, Amerikan siyaseti hakkında yabancı yayınları okumaya başlar ve Kaliforniya’da büyürken edindiği siyasi görüşlerden çok farklı bir bakış açısı geliştirir. Los Angeles’a geri döndüğünde oldukça değişmiştir. 1956 Macar Devrimi’nin mültecileriyle Viyana’da karşılaştığı bir anın onun için dönüm noktalarından biri olduğunu şöyle anlatır:
“O sıralar sanat eğitimi almak için Paris’ten Roma’ya seyahat ediyordum ve bir gençlik yurdunda kalıyordum, ama orası mültecilerle dolup taşıyordu. Ne olup bittiğini bilmiyordum, politik olarak saf biriydim. Annesiyle kız kardeşini nehri geçerken kaybetmiş genç bir mülteciyle sohbet ettim. Bana dedi ki: ‘Sen anlayamazsın çünkü Amerikan toprağında hiçbir zaman topraklarının elinden alınması tehdidiyle karşılaşmadın. Bunun nasıl bir his olduğunu bilmiyorsun.’ Bu sözlerin üzerimde büyük etkisi oldu ve hemen mültecilerin karşıya geçmesine yardım etmek için aşağıya indim.”
“Pratt’teyken, ne yapmak istediğim sürekli soruluyordu. Çok genç yaşta cevap vermem gerektiğini düşünmediğim şeyler hakkında soru sorulmasından nefret ediyordum, bu yüzden bir cevap uydurdum: ‘Sanat yönetmeni olacağım.’ Bunun ne anlama geldiğini bile bilmiyordum. Biri bana tiyatroda, sahne tasarımında çalışarak biraz deneyim kazanabileceğimi ve böylece eğitimimde zaman kazanabileceğimi söyledi. Bunun üzerine Amerikan Dramatik Sanatlar Akademisi’ne kaydoldum. İşte bu kadar. Oyunculuğa sapmış oldum.”
Redford Tall Story oyununda (1959) haftada seksen dolara yedek oyuncu olarak iş bulur, tek bir satır rolü vardır: “Hey, içeri girdiler.” Bu kısacık Broadway repliğinden sonra kendini başka bir Broadway oyunu olan The Highest Tree’de (1959) bulur. Birkaç yıl içinde televizyon ve sinemada yıldızlaşmasının öncülü olacak Little Moon of Alban (1959), Sunday in New York (1961) ve Barefoot in the Park (1963) isimli televizyon dramaları ve tiyatro oyunları izler. On beş yaşındayken dublörlük işi istemek için gittiği Warner Bros Platosu’ndan kovulan Redford için artık televizyon, hatta ardından sinema yolu açılmış olur. 1960’larda Maverick, Perry Mason, Alfred Hitchcock Presents, The Twilight Zone gibi yapımlarla profesyonel oyunculuk hayatına adım atan Redford sinemada ilk büyük rolünü 1967’de Jane Fonda’yla Barefoot (1967) adlı romantik komedi filminde oynar. Bu filmden önce Inside Daisy Clover (1965) ve The Chase (1966) filmlerinde rol alır ve oyunculuk kariyerinden elde ettiği kazancın çoğunu Provo Kanyonu’ndaki Sundance arazisini genişletmek için harcar. Bir yandan da 1968’te kendi yapım şirketi Wildwood Entreprises’ı kurar ve yapımcılığını yapacağı filmlerini çok erken dönemlerden itibaren geliştirmeye başlar. Ancak amacı, Francis Ford Coppola’nın Zoetrope’la yaptığı gibi bir stüdyo kurmak değildir. O, Sundance’i George Lucas’ın Star Wars serisinin kahramanı Luke Skywalker’dan esinle adlandırdığı Skywalker Ranch’e benzer bir oluşum olarak görmektedir:
“George Lucas, Kaliforniya’daki çiftliğinde benzer bir şey yapıyor. O da benim yaptığım gibi, film yapımcılarının bazı becerileri geliştirmesi için toprağını bu işe tahsis ediyor. Ancak Lucas, katılımcılara bir zanaat üzerinde çalışabilme imkânı sağlarken Sundance daha çok senaryo, hikâye ve oyunculukla ilgili. Çünkü burada gerçekten de fazla imkânımız yok. Bir sürü bina, kereste, çelik ve betonla uğraşmak istemiyorum. Açık alanları seviyorum ve sanatın gelişmesi için çok fazla şeye ihtiyaç duymadığını düşünüyorum. Buna dayanarak oldukça mütevazı bir ortam yaratacağız.”9
Redford, bu ortamı yaratırken oyunculuk kariyerine ilave olarak kendi projelerini geliştirebileceği, gerektiğinde yapımcılık ve yönetmenlik yapacağı projelerden de geri kalmaz. Bu sayede özgürlüğünden ödün vermemeyi başarır. Örneğin senaryosunda yapılan değişiklikleri beğenmediği için Blue (1968) adlı bir western filminde oynamayı reddeder ve Paramount tarafından dava edilir. Bu süreçte bir Olimpiyat kayakçısı hakkında bir film yapmak için stüdyoyu ikna etmeye çalışır. Süreç olumsuz sonuçlanınca kendi yapım şirketi Wildwood Enterprises bünyesinde Downhill Racer (1969) filmini çeker. Kariyerinde bir dönüm noktası olacak, George Roy Hill’in yönetmeni olduğu 1969 yapımı Butch Cassdy and the Sundance Kid filminde de yapımcının ısrarlarına rağmen bıyığını kesmez. Kendisi için çok büyük bir çıkış imkânı sağlayan Butch Cassidy and the Sundance Kid eski Batı’nın romantik günlerine duyulan bir nostalji ve zamanın gerisinde kalmış kanun kaçaklarının, bir devrin kapanmasına dair farkındalık kazanmaları hakkında revizyonist bir western’dir. Açılış jeneriğindeki The Great Train Robbery gibi eski sessiz filmleri hatırlatan sahneler, anti-kahramanların New York gezisini özetleyen montaj sekanslarda kullanılan sepya tonlardaki fotoğraflar, filmin finalindeki dondurulmuş sabit kare oldukça stilize dokunuşlara sahiptir. Ancak Redford’ın aklında kalanlar bunlardan ziyade Utah’taki Zion Ulusal Parkı, Colorado’daki Durango manzaraları ve filmin Latin Amerika’nın yeni bir “sınır” bölgesi olma vaadini bir yanılsamadan ibaret olarak gösterdiği (ve rol arkadaşı Paul Newman’la içinden atlarla geçtiği) Meksika topografyası olur.
ABD’nin batı ve güneybatı bölgelerindeki çöl, kırsal yollar ve yarış pistlerinde geçen Little Fauss and Big Halsy’den (1970) sonraki filmi, yakın arkadaşı Sydney Pollack’ın10 yönetmeni olduğu 1972 yapımı Jeremiah Johnson’dır. Redford filmin yapımcılığını üstlenir ve filmi Utah’taki arazisinde –Sundance Enstitüsü’nün de kurulacağı Wasatch Dağları ve Provo Kanyonu civarında– çekerler. Film Crow Kızılderilileriyle güvene dayalı bir ilişki kuran bir dağ adamını anlatan bir senaryoya sahiptir ve neredeyse tamamı doğada geçen bir yapımdır. Jeremiah Johnson çekimleri sırasında kamerayı taşıyan helikopter daha fazla film almak için Redford’ı Utah’taki Wasach Dağları’nda bir süreliğine yalnız bırakır. Karla baş başa kalan Redford doğada olmanın onun için her zaman her şeyden daha etkileyici ve önemli olduğuna karar verir ve 1969’da Utah’ta bir kayak merkezi kurar. Merkezin adı “Sundance”, kayak liftlerinin sonundaki restoranın adı da Jeremiah Johnson filminde canlandırdığı karaktere ithafen “Bearclaw Cabin” olur. Yaklaşık on beş yıl boyunca Sundance Kayak Merkezi’nde herhangi bir konaklama tesisi geliştirilmez.
Sundance Festivali kuruluşuna adım adım yaklaşırken Redford tesadüfen başladığı oyunculuğa hiç ara vermez. Jeremiah Johnson’dan sonra birer yıl arayla The Candidate (1972), The Sting (1973), The Great Gatsby (1974), Three Days of the Condor (1975), All the President’s Men (1976), A Bridge Too Far (1977) filmlerinde rol alır. Filmlerdeki ışıltılı imajı ve yıldız oyunculuğu Pauline Kael, Robert Mazzocco gibi eleştirmenler tarafından ağır eleştirilere maruz kalır. Ancak bunların hiçbiri Redford’ın yapmak istediklerine engel değildir ve 1978 yılına gelindiğinde Redford, Sundance’te kâr amacı gütmeyen bir film enstitüsü kurma fikri ortaya atar. Zira Salt Lake City’deki bağımsız bir film festivaline katıldığında taşra garajlarında yapılan deneysel filmlerin pek de izlenilmediğini fark eder. Bu andan itibaren kurmak istediği enstitünün amacı bellidir: Bağımsız sinemayı desteklemek ve yeni sanatçıların yeteneklerini geliştirmelerine yardımcı olmak.
Ancak bunun nasıl olacağını bilmiyordur. 1979’da karısının kuzeni Sterling Van Wagenen’ı, Los Angeles’taki American Film Institute ve Connecticut, Waterford’daki Eugene O’Neill Theatre Center gibi benzer kuruluşları incelemek üzere görevlendirir. Finansman konusunda ise Redford, bir kayak işletmesi enstitüyü destekleyebilir diye düşünür ve şöyle der: “Çoğu durumda tersi olur ama kayak tesisi iyi yönetildiğinde, genellikle sanat piyasasında desteklenmeyen risk alma, çeşitlilik ve iş birliklerini finanse edebilirdi.” Başlangıç sermayesinin büyük bir kısmını kendi karşılayan Redford ayrıca, yeni filmlere imza atacak yönetmenlerin gelip çalışmalarını geliştirebilecekleri “laboratuvar/atölye” fikrini de tasarlar. Bunlara ilave olarak da enstitünün doğadan kopuk olmamasını çok önemser ve şöyle der: “Sundance Enstitüsü’nün ilk konsepti Los Angeles ya da New York’ta da yapılabilirdi, hatta çoğu kişi bunu önerdi. Ben de düşündüm ki, ‘Ya tersini yapıp çalışma atölyelerini doğanın içine koyarsak ne olurdu? Süreç nasıl etkilenirdi?’ Bu fikir zamanla evrilmeye başladı.” Ve 1980 yılında, National Endowment for the Arts’dan sağlanan kamu fonu ve Sony gibi şirketlerden alınan özel sermayeyle Sundance Enstitüsü Utah’ta Robert Redford, Sterling Van Wagenen ve John Earle tarafından kurulur.
1. Redford’ın Cowboys & Indians dergisine 2003 yılında verdiği röportajdan alınmıştır.
2. Toby Thompson, “Redford Crosses a Private River; in Montana, Making a Film from the Heart”, The Washington Post, 11.10.1992.
3. David Foster, “Robert Redford Uses Star Status in Down-to-Earth Activism”, The Associated Press, 07.11.1989.
4. Charles Michener, “The Great Redford”, Newsweek, 04.02.1974.
5. Judith Thurman, “Robert Redford. The Politics and Pleasures of Managing a Western Landscape”, Architectural Digest (Haziran 1993).
6. Pamela Fiori, “The Natural. For Robert Redford, Sundance—his mountain retreat in Utah—has become the production of a lifetime”, Town & Country (Kasım 2002).
7. Newsweek, 28.05.1984.
8. John Lombardi, “Redford’s Film Lab in the Rockies”, The New York Times, 23.10.1983.
9. Arts Review (Kış 1995), 20. Dipnot.
10. Pollack da bu filmin çekimlerinde hem Utah’ın doğasına hem de orada kurulan özgür, sade yaşama çok ilgi duyar ve Redford’ın evine yakın bir yere yerleşir.
ABD, Amerikan sineması, bağımsız film, film, film festivali, oyuncu, Robert Redford, sinema, Sundance Film Festivali, Süheyla Tolunay İşlek, Utah