Küçük Kesikler,
Derin İzler

İki siyah kalın mukavvanın arasında açık sırtlı bir kitap, kenarları siyah boyanmış bir kara kutu. Kapağında, bir yüzü kadifemsi diğeri parlak kuşe kâğıt; açık bir yarayı andıracak şekilde katlanmış. Eğer açarsam akkor ampullerin ışığında çekilmiş bir fotoğraf göreceğim belli. Siyah kadifemsi yüzeyde kitabın ve fotoğrafçının ismini okuyabiliyorum. Kitabı açtığımda gümüş mürekkeple siyaha basılmış yan kâğıt beni heyecanlandırıyor. Ya keskinlikleri ya da flu hâlleriyle merak uyandıran bir seri fotoğraf ile başlıyor. Bir dana dili, sevişme anını andıran bir an, fazla içip sızmanıza aldırmayan barlardan birinin tavanı ve aradığım belamı mı görüyorum, yoksa o arkadaşım mı? Akbulut’un samimiyetle paylaştığı bu sekans, fazlasıyla tanıdık bir duyguyu çağırıyor. Boş hap jelatinlerinin fotoğrafında devam edemeyeceğimi düşünürken, kısa bir es ile kitabın başlığını tekrar görüyoruz.

Of Fading Memories, Erhan Can Akbulut, fotoğraflar: Ali Taptık / Onagöre

Of Fading Memories uzun süredir benimle: Kitap basılalı bir seneden fazla, kitabevlerinde yerini bulalı ise tam bir sene oluyor. Ben Manifold’da bu seriye başlayalı da… İlk aylar Akbulut’un kitabı üzerine yazmak —en azından kendim için— ürkütücü geliyordu. Şimdi aradan bir sene geçmiş başka bir dönemdeyken belki de tam zamanı.

Akbulut’un kitabı iki farklı dalga boyunun, duygulanımın ya da düşünce hâlinin çarpıştığı bir an gibi. Fotoğrafçının kendi travmasını sansürlemeden göstermesinin ne kadar cesurca olduğunu düşünüyorum. Erotik olmaktan uzak sevişme anları, sarhoşluğu andıran net olmayan sokak fotoğrafları, hareketli ve bulanık görüntülerin arasında beliren keskin fotoğraflar adeta jilet darbeleri gibi. Mezara yerleştirilmiş bir cenazenin üzerindeki toprak akan kanı andırıyor. Kitabın başında gördüğüm boş ilaç plastikleri, kitabın ortasında iki kez açılarak ulaşılan bir triptikte tekrar ediyor.

Akbulut kitabın sonundaki metninde yaşadığı zihinsel gelgiti anlatıyor. Hap jelatini fotoğraflarının tekrarı ve fotoğrafların bu metinde tekrar konu edilmesi, kitabın merkezindeki triptiğin etkisini güçlendiriyor. Tüm bu karmaşık günceyi biraz daha anlamlandırmamı, belki de içinde iyileştirici bir unsur görmemi sağlıyor. Bana ne kadar uzak olsa da başka bir insanla benzer karanlıkları paylaştığımı görmek beni iyileştiriyor. Yine de, karanlıklarıyla barışık olmayan bünyeler için bir kitap değil bu.

Böylesi otobiyografik, kişisel hikâyeler ve sıklıkla belirdikleri karanlık, eklektik görsel estetik üzerine nasıl konuşulmalı? Anders Petersen’in kendi fotoğrafları üzerine konuşurken çokça kullandığı “kişisel belgesel” gerçekten işe yarar bir kavramsallaştırma mı? Yoksa kültürün başka alanlarından bildiğimiz günce, günlük, otobiyografi gibi daha bilindik kelimeler işimizi kolaylaştırmaz mı?* Böylesi seriler ya da denemeler fotoğrafçılıkta alıştığımız hikâye strüktürlerini kullanmıyorlar. Dertleri meseleyi görsel olarak anlatmak değil, hisleri yansıtmak. Her fotoğrafçı, bir seri içerisinde tekrarladığı yöntemler ya da kitap kurgusuyla beliren biricik önerme ve bakışını sunuyor. Travma, mutluluk, kayıp, sarsıntı ve acıdan söz ederken fotoğrafın özellikleri (netlik, gren büyüklükleri, yapay ışık kullanımı, kesilip biçilmiş baskılar ve daha bir sürü fiziksel nitelik) adeta bu janra özel bir gramer içinde bir araya geliyorlar. Bunların hiçbiri fotoğraf üzerine büyük bir ifade olma hırsında değil. Tersine sınırlı bir mecra olduğunun bilincinde, kendi sınırlarını kabullenmiş ifadeler. Bu durumda meraklı bir izleyicinin o fotoğrafçıya özel biricikliği yakalaması elzem, yoksa iş teğet geçmiş oluyor. Büyük bir çaba ile ortaya çıkan bu serilerin bir arka plan müziğine dönmesi kaçınılmaz. Belki de o kadar kötü değildir. Sonuçta hâlâ severek post-rock dinliyoruz.

Akbulut’un kitabının biricik unsurları mı? Güzel, erotik ya da pornografik olmaktan çok uzak seks fotoğrafları salaş, karmaşık ve gündelikler, böylesi sık görülmez. Ölümün güçlü varlığını anlık da olsa unutturur gibiler. Keskin natürmortları çarpıcı bir ritimde kullanışı başka bir unsur, belki de o gelgiti daha da hissettiriyor. Akbulut’un kitabı aynı zamanda bu janrın içinde kitap nesnesinin niteliklerini en titiz ele almış çalışmalardan biri desem yanlış olmaz. Tasarımını fotoğrafçının kendisi yaptığı bu kitap, sert geometrisi, kitabın içinde büyük bir kontrast yaratan yan kâğıdı ya da kırmızı cilt iplikleri gibi jestlerle anlatısını destekliyor. Sayfaları sadece üstte ve altta sınırlayan yarım santimetrelik bir şerit bu gelgitli akışı yatayda sürüklüyor. Bir jilet yarasını andıran kapak kuşağı ise tek kelimeyle dâhiyane. Akbulut, Of Fading Memories’de yaşadığı kayıpla başa çıkışını, farklı görsel tavırları incelikle harmanlayarak paylaşıyor. Başkasının acısına bir de böyle bakmak lazım.

Of Fading Memories, Erhan Can Akbulut,
Journal
, 2017,
seçki ve sıralama:
Erhan Can Akbulut, Gösta Flemming,
tasarım: Erhan Can Akbulut,
şömizli sert kapak, 18 × 25 cm, 78 fotoğraf, 148 sayfa, İsveççe / İngilizce.

{fotoğraflar: Ali Taptık / Onagöre}

* Samimi konuşmak gerekirse, “kişisel belgesel” etiketinin sanki net tanımı varmışçasına Türkiye’de fazlalıkla, üzerine düşünülmeden kullanılmaya başladığını gözlemliyorum. Petersen’in kariyerine bir basın fotoğrafçısı olarak başladığını, daha sonra tematik konularla çalışmaya devam ettiğini düşünürsek bu belgesel kelimesine tutunma biraz anlaşılabilir. Fotoğrafçının karizmatik ve destekleyici tavırları ve sıklıkla verdiği atölyelerle bu başlık adeta bir kült gibi içi boşalarak yayılıyor. Ne güzel, profesyonel photoblogger’lar bile sosyal medyada yaşadıkları stresleri Petersen’den alıntıladıkları bu terimle aşmışlar. Eğer onun tanımıyla bir kişisel belgesel alanı açacaksak Alec Soth’un Dog Days, Bogotá’sı, Robert Frank’ın The Americans’ını ya da Manifold’da hakkında yazdığım on iki kitaptan dördünü bu başlık altında değerlendirebiliriz. Tanımlarla uğraşmak sıkıcı, onları kategori gibi kullanmak daha da…

Ali Taptık, Erhan Can Akbulut, fotoğraf, kitap, Of Fading Memories