Güç, Darbe, Diziler
ve Bir Parazit

Şömizinde Ahu Tuğba’nın güzel yüzünü yakından görüyorum. Eski bir Türk filmi, Erler Film yapımı Akrep filminin afişi katlanarak oluşturulmuş bu kapağın sırtında kitabın ismini, fotoğrafçısını ve yayınevini görebiliyorum: The Parallel State, Guy Martin, Gost. İlk sekans, bir hava fotoğrafıyla İstanbul’da olduğumuzu kesinleştiriyor. Cam mozaik kaplı bir apartman ve zemin altı bir dairenin ışıkları pikselleri, bir yalı yıkıntısı ise Boğaz’da köşke çarpan tankeri çağrıştırıyor. Sinema ışığında daha da dramatikleşen görüntülerin dizi setlerinden olmadığını bilsem daha çok etkilenebilirim. Tüm bunların arasında ise, Gezi sırasında merdivenlerde yaralarıyla ilgilenmeye çalışan insanları, bir hastane ya da hapishane bekleme alanındaki kalabalığı ayırt edebiliyorum; kumral bir kadının saçları gibi fotoğraf klişeleri bunların arasında sürükleyici bir ritim yaratıyor. Kitaba tüm önyargılarımı bir kenara koyarak bakmaya çalışıyorum. İlk bölümün sonunda asker fotoğraflarından oluşan bir sekansa geliyoruz. Kitabı biraz kenara bırakıyorum.

The Parallel State, Guy Martin, Gost Books, Aralık 2018, 18,5 × 24,5 cm, 232 sayfa, metinler: Pelin Turgut ve Piotr Zalweski, fotoğraflar: Ali Taptık / Onagöre

Guy Martin bir foto muhabiri, Panos ajansına bağlı. İsmini belki de Tim Hetherington’un ölümüne neden olan roket saldırısından hatırlayabilirsiniz. The Parallel State onun ilk kitabı, açıkçası çalışmalarını ayrı bir görünürlüğe taşımış durumda. Daha önceleri Mısır’da ortaya çıkan ve Batı’da genelde Arap Baharı olarak tek bir kovaya doldurulan toplumsal başkaldırı, devrim teşebbüsü ve iç savaşlardan bahsediyordu. Belki de Türkiye’deki misafirperverliğe güvenmiş, nekahet dönemindeki üssü burası olmuştu. Genellikle Ortadoğu’dan röportajlar üzerine çalışmış, postkolonyal diskurdan tabii ki habersiz orta sınıf kökenli bu zatın Türkiye’de kaldığı senelerde kim ve neyle alakası olduğunu hâlâ merak ediyorum.

Kitabın ikinci bölümü benzer bir ritim ve yöntem tercih ediyor. Sinema ışıklarının etkileyiciliği ile yer yer Gregory Crewdson’un fotoğraflarını andırıyor. Boyalı saçlı sarışın bir kadının takım elbiseli bir erkek tarafından şiddete maruz kalışının fotoğrafını (bir diziden olsa gerek), Gülten Kışanak’ın bir hastane ziyaretinde bir yaralıyla çekilmiş fotoğrafı izliyor. Tonu için kontrastın artırılmış olduğu bu fotoğrafların çoğunda herkesin yüzü kaslı ve kırışıklıklarla dolu, abartılı ifadeler dizi setlerinden çekilip alınmış görüntülerle rezonans içinde. İkinci sekansın sonunda ise, darbeci subaylar arasındaki WhatsApp mesajlaşmasının transkriptini okuyoruz. Benzer bir sekansı Adnan Oktar’ın televizyon programlarından kareler izliyor. Daha sonraki ara bölümde ise, Yeşilçam film afişlerine bakıyoruz. Kitap adeta dijital bir yayının pikselleşmesi ve sıkıştırma hatalarının belirdiği arıza benzeri bir etki bırakan LED ekranların yakın fotoğraflarıyla sona eriyor.

Gezi sırasında fotoğraf çekmemeyi tercih ettim, çünkü kanımca bu koşullarda benden çok daha etkin olabilecek ve çok daha yetenekli fotoğrafçılar vardı ve ben de farklı işlerde daha yararlı olabilirdim. Nitekim, İsveç’ten arkadaşlarımız bile o günlerde iş için İstanbul’a dökülmüşlerdi. Joel Sternfeld sadece bir ağacı çekmek için gelmişti. Nar Photos ekibinin birçok üyesi, (kendisi bir sinema emekçisi de olan) Nazım Serhat Fırat, Çağdaş Erdoğan İstanbul’un farklı mahallelerinde neler olup bittiği konusunda gözümüz oluyorlardı. O dönem birçok fotoğrafçı yaralandı, ekipmanlarına zarar geldi, polis şiddetine maruz kaldılar. Bunların sonunda da Gezi hakkında birçok farklı kitap ortaya çıktı. Bu konudaki fotoğraf kitapları (ya da dergi sayıları) kolektif ya da bireysel bir üretim olmalarıyla ikiye ayrılıyor diyebilirim. Anonim yaratıcılığın ve dayanışmanın biricik örneklerini yaratmış böylesi bir toplumsal olay hakkında bireysel bir söylem geliştirmek bizim oralarda çok hoş karşılanmaz. Aslında benim şahsen böylesi bir olayı bir bireyin gözünden görmekle, bir bireyin ifadesi üzerinden yeniden yaşamakla, algılamakla bir problemim olamaz; dahası bunların sulandırılmış kolektif içeriklere göre çok daha etkin olabileceğini düşünüyorum. Nazım Serhat Fırat’ın ya da Çağdaş Erdoğan’ın o dönem fotoğrafları ile hatırlara birçok istisnai an ile kazınmış bu toplumsal olaya, bireysel bir açıdan tanık olabilecek birçok farklı fotografik hikâye, ifade şekillendirilebilir. Dahası, cep telefonlarımızda o günlerden kalan fotoğrafları birbirimize göstererek bile cesaretimiz ve korkularımıza dair birçok şeyi öğrenebilir, hatalarımız ya da kazancımız üzerine düşünebiliriz. Halil Koyutürk kendisine teslim edilen bir arşivi yaklaşık kırk sene sonra, tam da bu nedenle çocukluk ve büyüme kavramları üzerinden şekillendirerek birçok protesto kitabına göre daha etkin bir ifade üretti. Toplumsal olayların fotografik temsili konusunda problemli bulduğum, böylesi bir olayın dokümantasyonu ve yeniden temsili olabilecek hikâyelerin burada ya da yurt dışında bu dayanışmaya direkt olarak hizmet edecekleri sanrısının yaratılması. Charles Emir Richards’ın Barikat isimli fotoğraf kitabı tam da buydu. Bir kitle fonlamanın, ‘barikata destek olmak için’ gibi edepsiz bir reklamcı ağzından çıkmış ucuz sloganlarıyla ön satışa sunulması ister istemez bir bulantı yaratıyordu. Yine karıştırmayalım; burada bireysel ifade, bireysel çıkar ile kolektif bir ifadenin temsili ve kolektif çıkar ilişkisinden bahsediyoruz. Düşünmemiz gereken, belki de fotoğrafın önemli güzelliklerinden biri bu; bireysel bakışı başkalarıyla bir şekilde paylaşabilmek kadar bu paylaşımın biçimi ve koşulları hakkında tartışmak gerekliliği. Here and Now buna bir örnekti; Ata Kam ve Erhan Can Akbulut bu olayı birlikte yaşamışlar ve ifadelerini birlikte yayımlamışlardı. Here and Now ile bakışlarını karşılaştırıyor, omuz omuza duruş üzerine düşündürüyor ve tekil bir bakış yerine birliktelik ön plana çıkıyordu. Gerçi, onların kitabı el yapımı ve az kopyalı üretmesindeki tevazu ya da kibir de kendi içinde ayrıca bir düşünme egzersizi teşkil ediyor.

The Parallel State, Guy Martin,
fotoğraflar: Ali Taptık / Onagöre

Bu kitaba ulaşmayı çok uzun zamandır bekliyorum. Çünkü Türkiye’de kitabı getiren bir kitabevi yok, buradaki basın farkında mıdır bilemem. Gözlerim, 2013’de Time dergisinde Gezi ve pembe dizileri eşleyen foto-röportajından beri Guy Martin’in üzerinde. Editörü ile de, Paris’de Elliott Erwitt bursu için düzenlenen bir yemekte, gergin bir tartışma yaşamıştık —malum misafir olduğunuz bir masada uyanık bir İngiliz’i kolonyal pratikleri devam ettirmek ile itham etmek hoş bir yemek sohbeti olmuyor. Kitaptaki Pelin Turgut’un yazısı yerine, Time’daki yazı Martin’in ağzından yazılmıştı. Üssünü Türkiye’ye kurmuş bu meşhur çatışma fotoğrafçısının Türkiye’yi, biraz da Libya’da parçası olduğu saldırıdan sonra dinlenmek için kullandığını düşünmüştüm. Gördüğü sert ortamlara göre fazla zarif bulmuş olsa gerek, protestoları bir yandan kendisi için fotoğrafladığı Türkiye dizi setlerinden aldığı pembe dizi kültürüne benzetmiş, İstanbullu gençlerin kendi protesto pembe dizilerini yaşadığını söylemişti. Martin ile bu beyanın ardından kamusal bir yerde konuşmak için çok çaba göstermiş, ama onca ortak tanıdığa rağmen bu İngiliz oryantalistin ilgisini çekmeyi başaramamıştım. Malum, parazitler varlığını gizler.

Oryantalist pozisyonlara olan öfkemi yeniden başlatan bu dönemde, Edward Said’in malum kitabındaki belki en sevdiğim bölümü görmezden gelemiyorum. Burada problem eksiklik, yanlışlık değil ya da belki de, benim için çok daha duygusal ve dramatik bir olayın bir absürtlük silsilesine indirgenmiş olması da değil. Problem, tüm bunları yaparken fotoğrafçının neredeyse kurgusal olmayan hiçbir şeye dokunmamış olması. Türkiye’de meslektaşları için ulaşılması zor basın kartının arkasında sıradan fotoğraflar üretmiş, film setlerinde ise TV emekçilerini görememiştir. Guy Martin kimsenin yüzüne bakamamış, zihninde var olan imgelerden farklısını görememiş gibi geliyor bana. Üst paragraftaki parazit sözlerimi de açayım. Gördüğümüz eklektik görsel kültür derlemesi, sansasyonel bir siyasi olayla dalga geçerken, herhangi yeni bir söylem üretmiyor, dahası bu söylemin Türkiye’ye ulaşması ya da orada paylaşılmasını da umursamıyorum. Her şeyi alıyor ve gidiyor ve geriye Kuzeyli izleyicileri için zaten yeterince karmaşık olan bir meselenin basit bir absürtlükler silsilesine indirgenmiş hâli kalıyor.

The Parallel State müthiş bir fotoğraf kitabı, eğer Türkiye’den değilseniz. Türkiye dizi setlerinden kareleri, daha çok protesto anları ve ender olarak gündelik hayattan karelerle birleştiren The Parallel State gerçek ile kurgu arasındaki sınırı muğlaklaştırarak 2013 Gezi komününden 2016’daki darbe girişimine kadar olan olayların görsel izlerini büyük bir katlama oyunu yapmadan bir araya getiriyor. Guy Martin bu arada güce yükseliş hakkında düşündüğünü ifade etmiş, gösterilerdeki duygusallığı benzer bulmuş. Hareketin arkasındaki birçok farklı tavrı ve siyasi düşünceyi bir futbol maçındaki gibi yorumlamasını cahilliğine vermek fazla basit olur. 20. yüzyılın başında olsak belki de kendisine geçkin bir oryantalist diyebilirdik, şimdi akademide daha az gördüğümüz böylesi tavırları görsel sanatların devralması ayrıca üzücü. Peki Gezi olayları ve darbe girişiminin gerçeküstü yönlerini esprili bir şekilde ifade etme cüretinin bizim buralardan bir fotoğrafçıdan çok daha zarif bir şekilde çıkmasını bekleyebilir miydik? Eleştiri kültürümüzün bunu teşvik edecek bir yapıda olduğuna inanmıyorum.

{fotoğraf: Ali Taptık / Onagöre}

Ali Taptık, fotoğraf, Gezi, Guy Martin, kitap