İstiklal Caddesi,
fotoğraf: A. Currell
(CC BY-NC 2.0)
Beyoğlu’nda
Bir Filistin Lokantası
ve Kendini Tanımak

Özeleştiri: Kişisel beğenilerim, kimi kişilerin inançları kadar kuvvetli. Görüşlerime sıkı sıkıya bağlıyım. Farkında bile olmadan kendime çizdiğim bir çemberin içinde, benzer nedenlerle benzer şeyleri eleyerek yaşayıp gidiyorum. Bunu fark etmem otuz üç senemi aldı. Fark edince bunu düzeltmeliyim diye düşünmedim. Kendimi etiketlemek daha kolay geldi. Artık bazı konulardaki görüşlerimi açıkladıktan sonra —ya da önce— “ben biraz kılım” diyorum. Üç kelimeden oluşan ve benimle ilgili çokça şey anlatan bu cümle, tercihlerimin gözümdeki değerini artırdı. Artık kendimden daha emin bir şekilde, gitmeyeceğim yeri, konuşmayacağım kişiyi, içmeyeceğim içkiyi, yemeyeceğim yemeği seçebiliyorum.

Gideceğim mekânların masa örtülerine dikkat ediyorum mesela. Beyaz masa örtüsü, keten peçete, kişi başı birden fazla çatal bıçak olan yerlerde mutluluğu bulamıyorum. Oralarda mutluluğu aradığımı da pek hatırlamıyorum gerçi. Bir mekâna birden fazla kez gitmem için orada çalışanları sevmem gerekiyor. Bu sevgi öyle zamanla oluşan bir şey değil, ilk görüşte kaynaşma. Nazik insanların olduğu işletmeleri seviyorum. Benimle birlikte gülmek yerine ben gülerken para kazanmak isteyen yerleri daha hiç gitmeden çemberimden çıkarıyorum. Çok ünlü yerlere de gitmiyorum, hızlı ünlenmiş yemekleri de yemiyorum. Yeni nesil olan hiçbir ortamın içinde olmayı sevmiyorum; eskinin güzelliğine inancım tam. Akşam yemeğini dışarıda yiyeceksem, birinci önceliğim yemeklerin mükemmel olması değil mekânı sevmem oluyor. Mekânların sadece kendileri ya da çalışanlarını değil, müşteri profilini de değerlendirme kriterlerim arasına koyuyorum. İçinde fotoğraf çektirmenin, içini ya da yemeğini övmenin mühim olduğu mekânları da düşünmeden eliyorum. Hâlâ gizli kalmış, ünlenmekle pek alakası olmayan yerlerde olmayı seviyorum. “Balat’taki Sahil’e eskiden çok giderdik ama son zamanlarda çok ünlendi, çok kalabalık oluyor pek gitmiyorum” diyorum sık sık. Tarlabaşı’ndaki Asır’ı hâlâ çok seviyorum, ah bir de duman altı olmasa. İstiklal Caddesi’ni çok seviyorum. Hafta içi sabahları İstiklal’de yürüyüp mutlu oluyorum; akşama doğruysa —kiminin kapısından bile girmeyeceği— yüz yıllık bir binanın çatı katına çıkıp rakı içmeyi seviyorum, on beş senedir. Mutfağı, kimi yerin tuvaletinden küçük Tarsuslular lokalinde en Tarsuslu yemekleri, en samimi rakı masalarında yemeği seviyorum mesela. Burası sonradan Elmadağ’a taşındı, tüm etkisini kaybetti. İstanbul’un doğusundan İstanbul’a gelenlerin, işletmeleri hep benzer oluyor. Antakya’sı, Tarsus’u, Suriye’si, Lübnan’ı, Filistin’i, hepsini daha görmeden seviyorum.

Eleştiri: Yakın arkadaşlarımın çoğu benimle aynı fikirde değil. Çok taktığımı düşünüyorlar, yeni nesil eğlenceyi onlar da sevmiyor ama “bir gece de gidiverilir canım” diyorlar. “Cavit’in yemekleri daha iyi,” “oranın mezeleri kötü,” “şuranın manzarası inanılmaz” diyorlar. İkna olmuyorum; ben biraz kılım, istemediğim yere artık imkânı yok gitmiyorum.

Hikâye: Geçtiğimiz günlerde, iki yakın arkadaşımla bize göre uzunca bir aradan sonra buluşacaktık. Evden bozma bir atölye kurduğumdan beri genelde buluşmalar orada oluyor. Bu sefer olmasın dedik, dışarıda buluşmak istedik ve muhit olarak Nişantaşı çıktı torbadan. Özeleştirimde anlattıklarımı bir gözden geçirecek olursanız, aradığım samimiyet, yaşlılık, izbelik, kendi hâlindelik ve gizlilik Nişantaşı’nda yaşamıyor. “Olsun yaşamasın, sevdiğim bir mekân var nihayetinde orada da, giderim ne var. Ama gitmeden yemeğimi İstiklal’de yerim,” diyerek kendimi ikna ettim ve Nişantaşı’nda düz bir tabak yerine bir kâseye, ‘görsel güzellik’ ön planda tutularak yerleştirilmiş yemeklere hak etmedikleri paraları vermek istemedim. Ayrıca tabağın nesi var? Niye somon ızgara ve haşlanmış kepekli makarnayı bir kâsede yiyoruz? Kim kuşkonmazı bir kâsenin içinde rahat kesebiliyor? Dediğim gibi, kendi kendimi gaza getirdim ve uzun zamandır aklımda olan ama bir türlü denk getiremediğim Filistin lokantasına gittim. Biricik ülkemizin büyük kısmının göçmenlere yapılan yardımlardan bile rahatsız olduğunu düşünecek olursak, Filistin ya da Suriyeli göçmenlerin lokantalarının Türk müşteriler için var olmadığını rahatça varsayabiliriz. Ağa Camii sokağının ruhunu çökerten Demirören vitrinleri bir tarafta, yok olmaya yüz tutmuş o ruha, yeni bir kimlik kazandırmaya çalışan yan yana dizilmiş Doğu mutfağı lokantaları diğer tarafta eskiden çok sevdiğim bir köftecinin yan dükkânında siyah demir doğramaları tabii ki ahşap ile ‘kombinlemiş’ bir Filistin lokantası var. İlk bakışta üçüncü nesil bir kahveci gibi gözüken dükkân, o doğramalardan içeri bakınca görülen dev bir tavuk döner tezgâhı ve tentesindeki Arap alfabesi kullanılmış yazıları ile birinci nesil bir Ortadoğu lokantası olduğunu belli ediyor. Dışarıda siyah doğramalar, döner tezgâhında sunta, iç mekânda renkli ahşap masa ve sandalyeler, tavandan sarkan halat kaplı bir bisiklet avize. Gerçek bir başarı; hem avize, hem halat, hem akkor ampul hem de bisikleti tekte çözebilmiş bir tasarımcı. Bu ürünün dünün Karaköy’ünde, bugünün Moda’sında her dükkâna rahatça pazarlanabilmesi lazım diye düşünüyorum görünce. Oturduğum masanın karşı duvarında asılı metalden bir gitar; tamamı metalden. Hemen yanında tahminimce Filistinli ünlü bir şarkıcı beyefendinin farklı vesikalık fotoğraflarından oluşan bir poster. Bu erkek ünlü, gitar da çalıyor olsa gerek. İçeride çalışan herkes erkek, oturan herkes yabancı. Benden sonra Türkiyeli iki lise öğrencisi giriyor, sohbetlerini dinliyorum; birinin ilk gelişi diğeri mekânın gediklisi. Suriye lokantalarından alışkınım, buralarda Türkçe pek konuşulmuyor ama her zaman resimli bir menü oluyor. Oradan sipariş vermek çok kolay. Ben genelde salata, humus, bakla gibi sebzeli yemeklerden seçiyorum. Burada durum farklı. Benim her önünden geçtiğimde gördüğüm o değişik yemekleri, ben içerideyken kimse yemiyor. Bir keresinde bir masada üç kişi üç kâse dolusu beyaz bir çorba içiyordu, ortada da hamurlu bir şeyler. Başka bir seferde bademli olduğunu düşündüğüm bir pilav görmüştüm, ama benim içeride olduğum o an herkes döner yiyor. “Buyrun abla”dan ötesini Türkçe olarak söyleyemeyecek yirmisine henüz girmiş garsona bakıyorum, bir saniye düşünüyorum ve tüm masalar gibi ben de tavuk döner yiyorum. Döneri gösterip dürüm diyorum. “Tamam abla,” diyor. Birkaç dakika sonra bir tabakta ikiye kesilmiş bir dürüm döner geliyor. Yanında —Suriye lokantalarında da mutlaka aynı şekilde sunulan— kaşıkla süslenmiş sarımsaklı mayonez, iki dilim salatalık ve bir dilim havuç. Dönerin lavaşı çok çıtır ve ince, bizimkilerden biraz farklı, içinde 20 gram tavuk ya var ya yok, bol sarımsaklı ve tabii mayonezli. İçinde turşu da var ama başka bir şey eklenmemiş. Ben dürümü yerken yan masadaki öğrenciler ikinci dürümlerini söylüyor. Bir dürümle doyuyorum, hatta biraz fazla bile geliyor. Masada bir arkadaşım olsa onu duymama engel olacak kadar yüksek çalan müzik, içime işliyor. O duvarda duran metal gitarın aksine bu müziklerde baş kahraman zurna, ya da bana öyle geliyor. Dans etmeme ramak kala “Artık kalkayım da Nişantaşı’na gideyim, Dicleler bekliyor,” diye kendimle konuşuyorum.

Hesabı ödemek için ayağa kalkıyorum, mekânda bulunduğum yarım saat boyunca aralıksız bir yerleri süpüren ya da silen çocuk paspasını kenara çekip bana yol veriyor. “Benim atölyeden net temiz şu yerler…” diye bir bakıyorum. Ufacık mekânda çalışan altı siyah tişörtlü erkekten biri geliyor, “Ne kadar?” diyorum. “Beş lira,” diyor. Müziğin sesi çok yüksek, beynim için söylenen fiyat çok düşük, tam anlamıyorum. “Ne kadar?” diye tekrar soruyorum. “BEŞ” diyor. Elimdeki yirmi lirayı cüzdanıma geri koyup on lirayı uzatıyorum. Para üstü beş liramı alıp dükkândan çıkıyorum. “Otuz dört yaşındaki ‘ben’, on yedi yaşındaki ‘ben’in yediği fiyata tavuk döner dürüm yedi” diye düşünüyorum. “Tavuk döner günlerimin tam destekçisi Eren’e anlatmam lazım bunu” diyorum. Lazımdı. Ama hayat işte anlattırmıyor. Nişantaşı dolmuşunda kendi kendime anlatıyorum beş liraya çok lezzetli bir tavuk döner dürüm yediğimi Eren de dinler ümidiyle. Sokak yemekleri konusunda beni en iyi anlayacağını düşündüğüm başka bir arkadaşımı arayıp anlatıyorum sonra. Tam istediğim tepkiyi veriyor: “A, orayı çok merak ediyordum, güzel miydi?” Çok güzeldi Berkok ama kafa karıştırıcıydı, nasıl beş liraya satılabilir o döner? Ben ne yedim? Mekân orada, çalışanlar mutlu, müşterileri daha da mutlu, pek de sorun değildir belki diyorum. Dolmuş Nişantaşı’na geliyor. Arkadaşlarımla buluşuyorum. Dardenia’da levrek şinitzel yemişler, kırk lira. Bir bira söylüyorum, dört dürüm fiyatına. Kafamda oryantal bir ezgi dönüp duruyor, kafam hâlâ karışık, ben biraz kılım biliyorum ama Beyoğlu çok güzel, siz de gelsenize.

Beyoğlu, göçmen, Selen Bayrak, yeme içme