fotoğraf: Selen Bayrak, 2019
Benim Güzel Manolyam

Yorgo Bey var, apartmanın dördüncü katında doğmuş, doğalı beri de orayı kendine mesken edinmiş. Hava, ceket giyecek kadar soğuk olduğu müddetçe her sabah takım elbisesini giyip dışarı çıkıyor. Savoy’a gidiyor, mahallede kendisi kadar zaman geçirmiş ahbaplarıyla çay içiyor, kimi zaman mini pizza yiyor. Sonra mutlaka alışveriş yapıyor, elinde her zaman bir torbası oluyor. Yorgo Bey ile hiç tanıştırılmadım ya da tanışmadım. Dokuz yaşından beri bizim apartmanda oturan karşı komşum Derya Hanım sayesinde adını ve hikâyesinin bir kısmını biliyorum. Bir gün atölyede her günkü gibi kara kara düşünürken zil çaldı. Zil ile eş zamanlı olarak kapının üzerindeki metal tokmak da hızla çalınıyordu. Kapıyı açtım, karşımda Yorgo Bey.

“Asansörün ikaz tuşuna basınca eskiden kapıcı dairesinde bir zil çalardı,” diye girizgâhını yaptı. “Ama artık kapıcı burada kalmıyor, asansörde biri kalsa, birine bir şey olsa, yardım düğmesine bassa kimse duymayacak,” diye ekledi. Bense merhabayı atlamış bu bilgilendirme temalı konuşmaya ayak uyduramadan “evet” diyerek zaman kazanmaya çalıştım.

— Sizde kapıcının numarası var mı?
— Ee, kapıcının numarası mı? Hayır yok.
— Yok mu? Neden yok, mutlaka olmalı, bakın asansörün kapısına yapıştırılmış kâğıtta yazıyor numara, alın kaydedin.
— Ah esasında var, taşındığımda Coşkun Bey kaydettirmişti kendi numarasını.
— İyi. Numara varsa, asansörü dinler misiniz? Asansörden alarm sesi geldiği zaman acilen kapıcıyı aramanızı rica edeceğim sizden. Allah göstermesin, biri asansörde kalsa, birinin başına bir şey gelse asansörden çıkamasa, o yardım düğmesinin çalışması gerekir.

Bu beklenmedik ve açıklanamaz istek karşısında düşünce yetilerimi kenara bırakıp diz çökmüştüm. “Tabii” dedim, “mutlaka dinlerim ve ses duyunca Coşkun Bey’i ararım.”

Yorgo Bey tebessüm kavramının hayli uzağında kalan bir ifade ile yavaş yavaş merdivenleri indi. Takım elbisesinin üzerine giydiği hayli şık paltosunu düzeltti, bastonu ile destek alarak kapıyı açtı ve sohbet mahallini terk etti.

Bense evin kapısını kapattım, ardında bir süre durdum. Boyumdan büyük bir sorumluluğun altına girmiştim, artık asansörden gelebilecek sesleri dinleyip içeride kalan yaşı ilerlemiş, kendi kafasında ölüme, uzun yaşamdan daha yakın olan birini kurtarma görevi edinmiştim. Öte yandan, apartmanın muhtemelen en genç yerleşiği olarak bu görev bana verilmeyecekti de kime verilecekti.

Günler geçip gitti, bir bahar gününde asansörden sesler geldi. Yorgo Bey olduğunu tahmin ettiğim biri kızgın bir ses tonu ile bağırıyor ve asansöre vuruyordu. Görev bilincim çok yüksektir, hemen kapıyı açtım ve telefonu elime aldım. Tahminin doğruydu; Yorgo Bey ve asansör arasında bir sorun yaşanıyordu, fakat kendisi asansörün içinde değil dışındaydı. Onun tahminine göreyse biri asansörü ikinci katta tutuyor, bırakmıyordu. O da asansör gelmediği için evine çıkamıyordu. Önce ikinci kata çıkıp, kapısı tam kapanmamış asansör kabinini orada kalmışlıktan; sonra da aşağı inip Yorgo Bey’i evine gidememişlikten kurtardım ve karşılığında Yorgo Bey’den hafif bir tebessüm aldım. İlk karşılaşmamız olsaydı, yüzündeki o kas hareketini asla tebessüm diye adlandıramazdım, ama bizim standartlarımızda su götürmez bir biçimde kendisi bana gülümsemişti.

Bu günden sonra Yorgo Bey’le sık sık karşılaştım; benimle konuşmadı, kimi zaman selamımı bile almadı.

Günler yine geçip gitti ve yaz geldi. Bir gün kapı hem zile basarak hem de üzerindeki tokmağı hızlıca vurularak çalındı. Telaşla kapıya gittim. Yorgo Bey ve elindeki karton torbası kapımdaydı. Torbasından kâğıt havluya sarılmış bir manolya çıkardı. Başka manolyalar da vardı içinde. Birini bana verdi: “Artık bu şarkı bilinmiyor; bunu koklamaya kıyamayacaksınız,” dedi. Hangi şarkı bile demedim, “Zeki Müren’i bilir misiniz?” diye kızdı. “Bilirim, bilmez olur muyum” derken gayriihtiyarı manolyayı kokladım. “Koklamayacaksınız!” dedi ve gülümsedi.

Bu sefer gerçekten gülümsemişti, hiçbir Allah’ın kulu bu kas hareketini farklı adlandıramazdı. “Sizin kadar güzel bir hanıma manolya yakışır, eviniz yarın çok güzel kokacak. Şurasına kadar suya koyun, yaprakları düşmesin biraz yüksek bir bardağa koyun,” dedi ve gitti.

O günden sonra günaşırı bana manolya getirdi Yorgo Bey. Manolya mevsimi bitene kadar. Bir bana, bir de kendisine. Bazen iki bana, bir kendisine. Her gelişinde hep gülümsedi. Bir gün “Nereden topluyorsunuz bunları?” dedim. “Göze inanır mısın? Falımda göz çıktı, ben çıkıp geziyorum diye laf ediyorlar, onlar da çıksın gezsin,” dedi. “Tabii haklısınız, yaşıyorsunuz bu hayatı Yorgo Bey,” dedim. Nereden topladığını öğrenemedim.

Son manolyaları dün verdi Yorgo Bey, “Artık kalanlar çok tepelerde, onları koparamam,” dedi. “Haziranı manolya ile geçirdik, daha ne olsun,” dedim. Ufak adımlarla asansöre gitti, yine ufak adımlarla asansöre bindi, evine gitti.

Geride Beyoğlu’nda bir yerlerde günaşırı çiçekleri toplanan bir manolya ağacı, ağaçtan çiçek koparıp eve götürmenin yanlış görülmediği yıllarda yaşlanmış bir İstanbul beyefendisi, geçmiş toplumsal doğruları kendi doğrularına tercih eden bir ben, bir ay boyunca çok güzel gözüken ve manolya kokan iki ev ve gerçek gülümsemeler bıraktı. Gelecek yaz görüşmek üzere Yorgo Bey.

çiçek, komşuluk, Selen Bayrak