Gitmek ve Dönmek Üzerine

2017 senesinin temmuz ayında yaşadığım hayata, bulunduğum şehre, çalıştığım işe, gittiğim mekânlara ve yürüdüğüm sokaklara sığamaz olmuştum. Tekrar belirtmek istiyorum, ‘ben’ kendi yarattığım bana ait yaşantının içinde sıkışmıştım. Ben, bu şehirde yer bulamaz, yine bizzat ben bu işi sevemez olmuştum. Durum böyle olunca değiştirmem gereken şey esasında ‘ben’dim. Ne şehrin, ne işin, ne de mekânların bir derdi vardı; derdi olan kendimi ve hiç derdi olmayan kıyafetlerimi topladım. Geçmişten o güne taşıdığım evimi ve mobilyalarımı bu değişimin diyeti olarak değerlendirdim; hepsini elden çıkardım ve gittim.

Zipolite, Pasifik Okyanusu,
Meksika, Ekim 2018

Tabii bu hikâye burada bitmedi. Zira içinde bulunduğumuz yüzyılda —tıpkı yaşantılarımız gibi— gidişlerimiz de kişisel bir eylem olarak kalamıyor ya da kalmıyor. İnsan kalkıp hiç görmediği bir ülkeye taşınınca, gördüğü her ilginç şeyi diğer insan dostlarıyla paylaşmak istiyor. Sonra “sadece dostlarla sınırlı kalmayayım, birkaç kişi daha duysun, görsün” diyor. Sonra bir bakmış hayatını birkaç kişiyle birlikte dışarıdan takip eder hâle geliyor. Bu durum belki de sadece internetin değil yaşımızın da vebasıdır. 2010 senesinde gittiğimde çevremdeki gencecik zihinler beni ne çok takdir etmiş, ne de gittiğim yerdeki yaşamımla bu kadar ilgilenmişti. Yıl 2018 olduğunda artık işlerine ve yaşamlarına alışmış zihinler için gidebilmenin farklı bir anlamı olmuştu. Sadece alışmışlık değil, ülkenin içine girdiği ve gittikçe yoğunlaşan baskı düzeni de bu takip ve ilgiyi desteklemiş olmalı. Olduğu yerdeki mutsuzluktan kurtuluşu gitmekte arayan insan sayısı arttıkça, farklı yerlerde yaşayanların hayatına ilgi de artıyordu. Tüm bu etkenlerin üzerine bir de alışılagelmiş istikametlerin dışında bir ülkeye gidince, duygular ve düşünceler birbirine karıştı. Bir kasım günü ‘ben’ gittim; başka bir kasım günü ise ‘biz’ döndük.

Evet, döndük. Bir kısım zihin benim hiç dönmememi, ömür boyu Meksika’da yaşamamı hayal ediyordu. Bir kısmı, oralarda iş kurmamı, bir kısmı evlenmemi, bir kısmı ise sadece gezmemi ümit etmişti; ama ben döndüm. İşin aslı, ben hep dönmeyi düşünerek gitmiştim. Ara vermek, kendi hayatım için yapabileceğim en iyi şey gibi gelmişti. Hedef ara vermek olunca, dönüp kaldığın yerden başlamak gerekti hâliyle. Birkaç dakika önce okuduğunuz gibi, ülkenin berbatlığı, insanların anlayışsızlığı, kaldırımların darlığı yüzünden değil, ‘kendi yüzümden’ gitmeye karar vermiştim. Günlük hayatın içinde karşılaştığım çoğunluğun aksine, inanıyorum ki üzerinde insan yaşayan her yer benzer berbatlıkta. Kuzey Avrupa’ya göç edip yalnız ama özgür bir hayatı, ABD’ye göç edip yine yalnız ama tüketim için yaşanan zengin bir hayatı ya da Meksika’ya göç edip mutlu ama eşitsiz bir hayatı yaşamak varken İstanbul’da kalıp ait olduğum, ama hakkaniyetsiz bir hayatı yaşamayı tercih ettim. Meksika’nın o gözümü boyayan renk dolu kültürü, sokakları, dağları, plajları hepsi çok güzeldi ve oralarda hayat uzaktan bakınca renkli bir hayaldi, ama Meksika’dan da Türkiye’ye bakınca buralardaki hayat rengârenkti. Elindekinin değerini elinden gidince anlamak gibi değil de görmediğini görmek, tozlanmış kültürü raftan almak gibi bir duyguydu benim için dönmek. Benden önce benim doğduğum yerlerde doğup büyümüş kimselerin hayatlarını kendime kültür edinebildiğim bir yerde yaşamayı tercih etmekti. Baskı, belirsizlik ya da krizin hiç eksik olmadığı bir memlekette birlikte büyüdüklerimle yaşlanabilme şansıydı bir yerde.

Seçimini benim yapamadığım bir aidiyeti reddetmek yerine sahiplenip, dönmek üzere gitmemin hikâyesi bu esasında.

Ama hikâye dönmekle de bitmiyor tabii ki. Dönmeden önceki haftalarda bir senelik uzak kalmışlığın yarattığı özlem, dönünce ne olacağını düşünerek uykularımın kaçmasına engel olabilmişti. Döndükten bir hafta sonra ise, bu engel ortadan kalkınca evsiz, işsiz, parasız ve plansız bir hayat bana güzel bir karşılama yapmıştı.

Bu hayat fikrinin uykularımı kaçırmaması için bir senedir kendimi hazırlıyordum. Meksika’da, sekiz senedir her ay hesabıma yatan maaşı reddederek gündüzlerimi satın aldığıma kendimi çok iyi ikna etmiştim. Öğrenim hayatım boyunca başarılı olup, iyi okullarda okumanın nihai karşılığının çok uluslu bir markanın ürün satışını artırmak olmadığını da kendime kabul ettirmiştim. Bakkal sahibi olmanın, bakkalda satılan ürünün ‘müdürü’ olmaktan daha iyi ya da kötü olduğunu kim bize kanıtlayabilirdi ki? Tüm bu konuları etraflıca düşünüp, dönüş hayatına hazır olduğuma inanarak gelmiştim geri; ama düşünmek hiçbir koşulda yaşamaya hazır olmayı sağlayamıyor ne yazık ki. Döndüm ve hesaba on beş aydır yatmayan maaş on altıncı ayda da yatmayınca düşünsel hazırlığım tek darbede paramparça oldu.

İstanbul’a ara vermek çok iyi bir fikirdi. Büyük şehir insanı yoruyor doğru, ama yine büyük şehir insanı büyütüyor. Şehrin kalabalığı, hızı, derdi, Boğaz’ı, sokakları ve insanları arasında bambaşka hikâyelerin içinde büyüyüp gidiyor insan. Bırakıp gittiğim şehirle yeniden bir araya gelmek gerçek bir mutluluk hikâyesi olsa da, gün bitip eve girme saatleri geldiğinde işsizlik, parasızlık, evsizlik, mobilyasızlık ve hatta gardıropsuzluk üzerime üzerime geliyor ve adeta bana “al işte gitmek çok kolay deyip duruyordun, dönmesini düşünmezsen tabii kolay” diyerek korkunç danslar yapıyorlardı. Tamamen somut kavramların baskılarıyla baş etmeye çalışırken sadece gitmenin değil, dönmenin de toplumsal bir şey olduğunu öğrendim. Giderken dönmememi bekleyenler üzüledursun, dönmemle birlikte ‘şimdi ne yapacağımı’ merak edenler bir araya geldi ve bana ya da benimle iletişime geçebilecek bir tanıdığıma bu konuda sorular yöneltmeye başladılar.

Gerçekten artık dönmüştüm ve şimdi ne yapacaktım? Bıraktığım işime geri dönmeyi henüz planlamıyordum. Uğrunda işten ayrıldığım, yıllardır kapısından baktığım yeme içme sektörüne girebilirdim, çok severek yaptığım yazma işinden para kazanmaya çalışabilirdim —ama bu seçenekle tekrar ev kurmam bir hayal olurdu— ya da hiçbir şey yapmadan bekleyebilirdim. Benim üzerimde sadece beklememe izin veren koca bir atalet, çevredekilerin üzerinde ise beklemeyi asla kabul edemeyecek bir sabırsızlık vardı. Plan yapmam gerekiyordu, ama kavramların korku dolu danslarını izlemekten başka hiçbir şey yapamıyordum ve bu Meksika’daki ‘ben’i mutlulukla takip edenleri hiç mutlu etmiyordu. Gitmek iyiydi, güzeldi ama dönünce yeniden başlaması zordu. Ne var ki en zoru, gitmenin de dönmenin de bireysellikten hayli uzak eylemler olmasıydı. Meksika’dan güzel fotoğraflar gönderip dindirebileceğim bir meraktan öte, gerçek bir başarı hikâyesine şahitlik etmek isteyen bir kitle olmuştuk. Kendi hayatımı dışardan takibe başlayan ‘ben’, hayatı yaşayan ‘ben’e tanışlardan aldığım güçle baskı yapıyordum. Ben gittim, biz döndük ve merak etmeyin dostlar, biz aynı geçtiğimiz yıl kendimize öğrettiğimiz gibi, yakında yeni bir işe girişip, para kazanıp, kendi evimizi yeniden kuracağız; yeni mobilyalar alıp, kolilerdeki kıyafetleri gardıroba yerleştireceğiz. İşte o zaman dönmek de çok iyi bir fikir olacak. O zamana kadar ‘ben’den bana tavsiye, biraz sabır, bolca hayal.

ev, gitmek, hayat, Selen Bayrak