Bir Yerin İzinde Pek Çok Yer
Ataköy Heilbronn Evi

Ben kayıt yapan, düşünmeyen,
epey pasif, objektifi açık
bir fotoğraf makinesiyim.
—C. Isherwood

İnternetten bulunan bir telefon numarasını çekinerek arıyoruz. Bir psikoloji kliniği; Kurt Heilbronn ile görüşmek istediğimizi dile getiriyoruz. İki buçuk saatlik bekleyişin ardından psikoloji kliniğinden nazik bir geri dönüşle —aceleyle not edebildiğimiz— Kurt Bey’in kişisel cep telefonuna, e-posta adresine ve Türkiye’ye geliş sıklığı bilgisine ulaşıyoruz. Her gün düzenli olarak tekrarlanan aramalar bir gün sonuç veriyor ve Kurt Bey’e ulaşıyoruz. Tane tane konuşan, kibar bir beyefendi ile görüşmemiz Ataköy’de bir adres ve buluşma planı ile sonuçlanıyor.

Buluşma gününde Taksim’den —İstanbul’un en ferah dolmuşu— Yeşilköy dolmuşuna biniyoruz. Türkiye’nin ilk uydu kenti Ataköy sahili boyunca sıra sıra dizilmiş birinci ve ikinci kısım konut bloklarının zemin ve birbirleriyle kurdukları ilişkiler, bloklar arasındaki ortak yeşil alanlar, cephe düzenleri ve belli belirsiz seçilen teras çatılar… Tüm bunlar ilgilenenlerin aklında bu bloklara dair bir merak uyandırıyor.

Ataköy buluşmasından, 2017,
fotoğraflar: Unutma Bahçesi Projesi

“Kurt Bey bitki seviyor mudur, mevsime uygun bir bitki mi almalı?” diye düşünürken belki de anne ve babasının botanikçi olmasının getirdiği bir bıkkınlık hissi olabilir şüphesi zihnimizde beliriyor ve hızlıca bu fikirden uzaklaşıyoruz. Erken vardığımız buluşma yerinin yakınlarında, blokların arasında yer alan parkta Kurt Bey’le konuşacaklarımızı düşünerek geçiyor vaktimiz. Elimizde bir kutu kuru pasta ile Kurt Bey’in buluşmayı teklif ettiği kapının önünde beklemeye başlıyoruz. O da başka bir kutu kuru pasta ile beliriveriyor. Hep birlikte dar bir asansöre sığışıyoruz. Bu dar mekânda henüz tanışık olmamanın getirdiği bir tedirgin sessizlikle Kurt Heilbronn’un dairesine çıkıyoruz.

Kurt Heilbronn, 1951 yılında İstanbul’da doğmuş, İstanbul Üniversitesi Botanik Enstitüsü kurucularından Alfred Heilbronn ve enstitünün profesörlerinden Mehpare Başarman Heilbronn’un tek çocuğu. Bir diğer annem diye andığı Rum dadısı Anastasia ile birlikte, Bebek sahilinde, merdivenlerinden denize girilen bir evde büyür. Evliliği için Türk vatandaşlığına geçen Alfred Heilbronn, Türkiye’de çalışmanın yaş haddiyle sınırlandırılmasından ötürü 1955 yılında emekliye ayrılmak zorunda kalır. 1959 yılında Almanya’ya dönerek çalışmalarına Almanya’da devam etme kararı alır. Mehpare Hanım ise, 1960 yılında çıkan 114 No’lu kanun* ile üniversitedeki görevinden uzaklaştırılan 147 akademisyenden biri olur. Akademik çalışmalarına o da Almanya’da devam etmeye karar verir ve eşinin yanına Münster’e taşınır. Kurt Heilbronn 9 yaşında ailesi ile Almanya’ya göçmek zorunda kalıncaya dek İstanbul’da yaşar, büyür; okumayı, yazmayı, hesap yapmayı, hayal kurmayı ve konuşmayı İstanbul’da öğrenir.

Ataköy’den geçip giderken görüp, içini merak ettiğimiz dairelerden birinde buluyoruz kendimizi. Bize salonu gösteriyor. Mutfak ile bir bütün olarak tasarlanmış olan salon boydan boya pencerelere sahip, bloğun dev cephesine içeriden bakan odalardan biri. Karşı bloğun gri cephesi, balkonların birbirinden farklı kullanımı, pencerelerin geçirgenliği bizi bir süre meşgul ediyor. Yapının baskın modern diline karşılık, odadaki tüm mobilyalar başka bir dildeki geçmiş hikâyeleri de beraberinde taşıyarak yerleşmişler odaya. Koyu renkte, cilalı oymalı mobilyalar; büfenin üzerinde yer alan irili ufaklı parçalara bronzdan bir melek figürü eşlik ediyor. Düzenli olarak kendini hatırlatan ahşap kurmalı bir saat ve 1940’lardan kalma bir radyo kendilerine bu büfede yer bulabilmiş. Mobilyaların estetiği Alfred ve Mehpare Heilbronn’un enstitüde kullandığı mobilyaları anımsatıyor. Sonradan öğreniyoruz ki, Mehpare Hanım’ın Münster’e yolculuğuna bu mobilyalar da eşlik etmiş. Göçerken beraberinde götürdüğü Uludağ florası bitki örnekleri gibi… Mobilyalar önce Münster’e taşınmış, belirli bir zaman sonra soluğu yeniden İstanbul’da almışlar. Duvarda birbirinden farklı üslupta kolajlar, resimler, desenler sessizliği bozuyor ve Heilbronn ailesi üzerine konuşmadan evvel bir başka göç hikâyesinin kapısını aralıyor: Rudolf Belling.

Biz meraklı gözlerle salonu incelerken Kurt Bey bir taraftan kuru pastaların yanına çay hazırlamaya girişiyor. Fincan takımı kuru pastaları ağırlayan tabaklarla uyum içerisinde. Yardım teklifinde bulunuyoruz yabancı tedirginliğimizle. Kurt Bey, “Size servis yapıyorum, keyfini çıkarın lütfen” diyor ve bizi geri çeviriyor. Çaylarımız, kuru pastalarımızla salondaki Mehpare Hanım’ın zevki olduğunu sonradan öğrendiğimiz yine Münster’den İstanbul’a gelen orta sehpanın çevresinde karşılıklı oturup görüşmemize başlıyoruz.

Ataköy buluşmasından, 2017,
fotoğraflar: Unutma Bahçesi Projesi

“Siz benden ne istiyorsunuz?” diyor Kurt Bey, sonrasında defalarca duyacağımız bu soruya henüz doğrudan yanıt verme pratikliğine erişememiş, utana sıkıla derdimizi anlatmaya başlıyoruz. Süreç içinde araştırma diyaloglarına dair şunu öğreneceğiz: Karşımızdaki kişiyle kuracağımız diyaloğun neye dair ne kadar bilgi içermesi gerektiği tanışıklıkla birlikte berraklaşan bir durum. Çok fazla kafa karıştırmak ile yeterince anlatmamak arasındaki karar değişken. Kurt Bey’e salondaki samimiyetten ve muhabbetimizden aldığımız cesaretle ürettiğimiz baskıları, düşündüğümüz ve eskizlerini çizdiğimiz bahçeyle ilişkilenen yerleştirme fikirlerini, bahçeden ve bahçeye dair topladığımız materyalleri gösteriyoruz. Henüz araştırma yolculuğuna girmemişiz; bahçeyi kaydetme ve görünür kılma hevesiyle çalışıyoruz.

Yüzündeki ilgi bizi heveslendiriyor ve ağzımızdaki baklayı çıkarıyoruz. “Anne ve babanızdan kalan bir doküman, fotoğraf albümü, not defteri gibi kişisel bir belgeye ulaşma ihtimalimiz olur mu?” Aklımızda hep bu botanikçi, sistemik iki bilim insanının bir şeyleri, herbaryumdaki bitkileri muhafaza ettikleri disipline benzer bir disiplinle sakladıklarına dair bir fikir var. Bu sebeple çok eminiz aradığımız şeylere ulaşacağımıza. Ancak Kurt Bey, “annem ve babam hiçbir şey saklamadı” diyor.

Bir ailenin arşivine dalma fikri, mektubuna, günlüğüne, hatıratına ulaşma arzusu ve merak, bir çeşit mahremiyet duygusunu ve beraberinde gelen tuhaf bir mahcubiyet duygusunu delip geçiyor. Kurt Bey’in sorduğumuz ve sormayı ertelediğimiz tüm sorulara, terapist olmanın getirdiği bir seziyle yaklaştığını hissedebiliyoruz. Bizi yolcu ederken “lütfen talep edin” tavsiyesinde bulunuyor. Kurt Bey’in talep edin tavsiyesini büyük bir ciddiyetle yerine getiriyoruz. Her dört haftada bir rutinleşen telefon görüşmelerimize ve İstanbul’un farklı semtlerine yayılan buluşmalarımıza, taleplerimiz ve ısrarımız eşlik ediyor. Kurt Bey her buluşmamızda Alfred ve Mehpare Heilbronn’a dair tüm hikâyeleri sözlü olarak bizimle paylaşıyor; biz de verdiği detayları, anıları, kişileri ve mekânları zihnimize not ediyorduk.

Kurt Bey ile tanışıklığımızdan iki ay sonra Erdal Bey’in odasında karşılaştığımız dijital bir albümde somut bir aile arşivinin ipucuna rastlamıştık. Enstitünün temel atma töreni, yapının tasarımına ait detaylar, uzun bir yemek masasının etrafında buluşmuş insanlar, bitki toplama gezileri, Uludağ yolu, Heilbronn’un İstanbul’daki ilk yıllarına dair fotoğrafları, kendi objektifinden Haliç, İstanbul Kız Lisesi, İstanbul Müftülüğü binası… Kronolojisi şaşmış, sırası bozulmuş ve hayli düşük çözünürlükte taranmış fotoğraf albümü bir yabancının kente bakışı, bir barınak arayışı ve bir barınak kurmasının adım adım kayıtlarından oluşuyordu. Bir adım daha yaklaşmaya imkân vermeyen, piksel piksel dağılan uçucu imgeler… Tıpkı Kurt Bey’in anne, babası ve anılarıyla ilgili tüm detayları sözlü olarak bizimle paylaşması gibi bu uçucu atmosfer bazen nerede durmamız gerektiğini hatırlatan bir ikazdı.

İstanbul Üniversitesi Biyoloji Enstitüsü Binası temel atma töreni, 1935
ve Fizik, Kimya, Biyoloji
Akademisyenleri yemeği, 1935,
Alfred ve Mehpare Heilbronn
Fotoğraf Albümü (1935–1957),
Kurt Heilbronn izniyle
İstanbul Kız Lisesi, 1923 ve İstanbul Üniversitesi Biyoloji Enstitüsü, 1936,
Alfred ve Mehpare Heilbronn
Fotoğraf Albümü (1935–1957),
Kurt Heilbronn izniyle

Bu ipucunun ardından Nişantaşı’ndaki görüşmemizin içeriğini fotoğraf albümü belirliyor. Fotoğraflara biraz daha yakınlaşarak seçmeye çalıştığımız kişilere onların hikâyeleri eşlik ediyor. Sara Hanım, Curt Kosswig, Cafer Türkmen, Walter Stephan, Adnan Mete ve diğerleri… Bomonti’de Ara Güler sergisinden çıkıp, bazı noktalarda kişisel konulara giren Kurt Bey’in “bunları da anlatmayın sakın ha” ikazları ile Mehpare Hanım’ın hayatına dair detaylar; Almanya’ya göçü, meslek hayatı ve botanik gezilerine dair hikâyeler dinledik. İki yıl boyunca dört haftada bir görüşmelerimiz bir mekânın, pek çok insanın hikâyelerinin kaydını tutmakla geçiyor. Bostancı’da buluştuğumuz bir güz akşamı, sınır ötesi buluşmamızın detaylarını konuşuyoruz.

İ.Ü. Biyoloji Enstitüsü Binası ve
binanın Haliç’ten görünüşü, 1937,
Alfred ve Mehpare Heilbronn
Fotoğraf Albümü (1935–1957),
Kurt Heilbronn izniyle
İ.Ü. Biyoloji Enstitüsü Bahçesi ve Haliç, 1937; Mehpare Heilbronn ve öğrencileri
botanik gezisinde, 1955,
Alfred ve Mehpare Heilbronn
Fotoğraf Albümü (1935–1957),
Kurt Heilbronn izniyle

Zaman içerisinde yaptığımız somut bir arşiv talebi, belge ricası her defasında nazikçe geri çevriliyor ya da reddediliyordu. Uzun bir aradan sonra görüşmelerimizde “arşiv” kelimesi yerini “kutular” söylemine bırakıyordu. Tam da arayışımıza dair umudumuzu kaybetmek üzereyken Kurt Bey biraz da bıkkınlıkla gerçekleşmesine ihtimal vermediği bir davette bulunuyor. “Buyrun, Almanya’ya gelin ve bakın” diyor ve ekliyor: “Bende yalnızca içlerinde ne olduğunu bilmediğim kutular var.”

Bizim tarafımızda bu Almanya daveti, kutuların varlığı ve kutular içerisindeki belge olasılıkları büyük bir ciddiyete bürünüyor. Merakla içerisinde neler olabileceğini düşünüyor ve tekliften iki hafta sonra, davetini kabul ettiğimizi belirtmek üzere Kurt Bey’i telefonla arıyoruz. Bol kahkaha ve şaşkınlıkla karşılanan kararımızın bir şekilde Kurt Bey’i de heyecanlandırdığını hissediyoruz. Seyahat detaylarını konuşuyoruz ve Frankfurt’taki evlerinin adresini ve telefon numarasını hızlıca not alıyoruz. Bu görüşmeden dört ay kadar sonra da kutuların izini sürmek için Almanya’ya seyahat ediyoruz.

* 27.10.1960 tarihinde çıkarılan Milli Eğitim Bakanlığı tarafından yürütülen, 114 No’lu, üniversite öğretim üyelerinden bazılarının vazifelerinden affına ve bazılarının diğer fakülte ve yüksek okullara nakline dair kanun.

Alfred Heilbronn Botanik Bahçesi, Bir Yerin İzinde Pek Çok Yer, Dilşad Aladağ, Eda Aslan