fotoğraf: Ezgi Tuncer
Yemek, Kent ve Gündelik Hayat
Ritimanaliz III:
Meydan!

Fransız yazar Georges Perec,1 Paris’te Saint-Sulpice kilisesinin meydanında, üç gün boyunca belirli saatlerde oturarak gördüklerini listelemişti. Gözlemlediklerinin birçoğunun, daha önceki çalışmalarda defalarca anlatılmış olmasına rağmen Perec kendi metnindeki farkın, “o arkada kalmış gibi görünenleri betimlemek; genelde dikkatimizi çekmeyen, kendini fark ettirmeyen, önemsiz nitelenenleri listelemek; zaman, insanlar, arabalar ve bulutlar dışında hiçbir şeyin hareket etmediği anlarda yaşananları anlatmak”2 olduğunu söylüyordu. Perec de Lefebvre3 gibi, bizi, gündelik hayatın tekrar eden ve farklılaşan ritimlerini duymaya; aşinalığın kapattığı bakışı yeniden açmaya; mekânsal davranışların, deneyimlerin oluşturduğu yaşantıyı dikkatle anlamaya çağırıyordu. Bu metin, gündelik olanın değerini yücelten bir meydan tasviri idi.

Perec’in bir yazar olarak derdi, edebiyatın konusu olmaya değmeyecek, önemsiz gibi görünen bir meseleyi ele alma denemesi yapmaktı. Ancak Lefebvre’in pencereden gördüklerini anlatırken başka bir amacı vardı: Gündelik olanı anlamak ve ritimleri duyumsamak, toplumsal olanın ürettiği mekânsal-kentsel üretimleri anlamamızı sağlayacaktı. Mekân gündelik olanla her gün yeniden farklı biçimlerde üretiliyordu, değişiyordu ve yaşıyordu. Fakat, bu gündeliğin içinde —şimdide— başka bir düzen daha vardı: “Pencereden görünmeyen ama şimdide beliren, her zaman her yerde olan Devlet.”4

Meydana Bakmak

Perec’in seyrettiği meydan, dikdörtgen biçimli bir kentsel boşluk ve ortasındaki çeşme ile tanımlı. Az sonra tasvir edeceğim semt meydanı ise, tarihsel, toplumsal ve dolayısıyla fiziksel oluşumu itibariyle Perec’in anlattığı orta ölçekli kilise meydanından hayli farklı. Firuzağa mahallesinin aynı isimli cami ile imlenmiş trafik meydanı, kentsel bir boşluksa da bir Avrupa meydanı gibi tanımlı, planlı, kararlı değil. Semtin meydanı daha ziyade, bu düğüm noktasından dört yöne açılan sokaklarına gevşek bir oluşum ile yayılıyor. Boşluğu saran köşelerden birinde bir pastane ve uzantısındaki kahve dükkânları, diğerinde kahvehaneler ve kafe-restoranlar, karşı köşede bir banka şubesi ve önündeki oturma alanı, sabit simitçi, taksi durağı, son köşede ise eczane, ev ürünleri mağazası, kasap, esnaf lokantası ve manav bulunuyor. Semte yolu düşenler bu boşluğun çeperlerinde yürüseler de dursalar da daha çok, caminin girişinin de açıldığı, pastane ve kahvenin iki köşesini tuttuğu sokakta birikiyorlar. Bu sokağın zemin kotunu oluşturan pideci, yufkacı-mantıcı, nalbur-anahtarcı, tavukçu, yeni nesil kahveciler, kuruyemişçi, tuhafiye-kırtasiye, tekel bayi, tütüncü semt meydanının lineer uzantısını oluşturuyor. Burada yerel olanla küresel olan yan yana geliyor, semtin eski malikleriyle ve alışkanlıklarıyla, yeni sahipleri ve günlük ritüelleri karşılaşıyorlar.

Yeni nesil kahvecilerden birindeyim. Dışarı açılan, iki masa ve bir köpeklik, ahşap zeminli, yarı açık terasta yer bulmak zor. Üstelik, yandaki pastanenin dışarıdaki son masası da bu kahveciye hibe edilmiş. Kahvecinin müdavimleri ya birbirini tanıyor ya da burada tanışıyorlar. Masa ya da küllük paylaşımı mümkün olabiliyor. Burası, hafta sonlarında mahallenin hipster kahvesine, öğle vakitlerinde iş telefonlarının ve görüşmelerinin yapıldığı toplantı mekânına, gün boyu ise özellikle içerisi kütüphaneye dönüşüyor.

Terasından, karşıdaki park izlenebiliyor. Şadırvanın da yer aldığı bu küçük park, sıkışık dokulu mahallenin nadir yeşil ve açık alanlarından biri. Daha çok evsizlerin uyumak için kullandığı banklar pek nadir mahallelinin oturma alanı hâline geliyor. Köpeklerini gezdirenler, aşağı yukarı yürüyenler parkın içinden geçip gidiyorlar. Parka bakan, cami altındaki iki dükkân mahallenin eski esnafına ait. Dükkânlarının önünde çay taburelerinde tavla ve uzun sohbetler, selamlaşmalar oluyor. Bir ayakkabı boyacısı gün boyu parkın duvarının dibinde oturuyor, önünden gelip geçenleri izliyor, laf atıyor. Caminin altındaki mantıcının ve pidecinin önünde de sandalyelerde gün boyu oturanlar oluyor, karşı tarafa bakıyorlar.

Bazı saatlerde masalar kaldırım kenarına taşabiliyor. İnsanlar güneşleniyorlar. Masalar arasından geçenlerin bir kısmı aşağı yukarı koşturuyor, kimileri alışveriş poşetleri ile ağır ağır yukarıya, meydana doğru çıkıyor. Köpeklerini gezdirenler ile çocuklarını yürütenler karşılaşıyorlar. Çocuklar ve köpekler selamlaşıyor, yetişkinler ayaküstü sohbet ediyor. Dar kaldırımda geçecek yer bulamayanlar duraklıyor, kimi zaman çarpışıyorlar. Kalabalığın düğüm olduğu bazı anlardan sonra yürüme, rutin akışına tekrar dönüyor. Gün boyu bu iki taraf arasından trafik yoğun biçimde akıyor ancak bir taksi dursa, yolcu alsa ya da bıraksa da nadiren korna çalınıyor. Arada sırada hızla motorlar geçebiliyor, dar yolda karşıdan karşıya geçenleri şaşalatıyorlar. Bazen bir çöp toplayıcısı yolu tıkıyor ya da nadiren bir araç mal indirmek üzere trafiği durduruyor.

Sokağın her iki tarafında da oturanlar ya da ayakta duranlar hem meydanı, trafiği hem de karşılarında gördükleri kalabalığı, önlerinden gelip geçenleri izliyorlar. Burası rutin sokak geçişinin yanı sıra meydana bakan bir tür piyasa mekânı; mahalle dekoru; toplanma, bir araya gelme ve karşılaşma alanı; oyunun ve temaşa etmenin teatral sahnesi. Fakat burada herkes hem seyirci hem de oyuncu; meydan bu ikisinin sürekli rol değiştirdiği bir gösteriyi üretiyor. Kamusal mekânda herkes izlendiği için toplumsal rolünü oynar. İzlenimleri yönetmek, sembolik sermayemizi yönlendirmek için dış görünüşümüzü, seçimlerimizi, tavırlarımızı, bir başka deyişle ‘performans’larımızı5 sergileriz. Bu semt meydanı, Perec’in tasvir ettiği olağan, akışkan, sıradan bir rutini değil aksine her seferinde canlı, şenlikli, oyunlu ve fazlasıyla dekor kokan bir ortamı ve performansları sergiliyor.

İstiklal’e Çıkmak

Semt, üst-orta gelirli çalışanların, expat’lerin yaşadığı, kimilerine göre “bohemlerin” ya da “marjinallerin”, başkalarına göre de “ünlülerin, zenginlerin” mahallesi olarak nitelendiriliyor. Ancak, ekonomi-politik anlamda homojen bir grup ikamet ediyor gibi algılansa da buradaki geçişler, kamusal mekân kullanımları hayli heterojen. Semt dışarıdan sürekli ziyaret alan turistik bir yerleşim, bu nedenle kullanıcısı da karma. Ne var ki, bu algı bazı noktalarda doğrulanabiliyor. Meydan bunun bir örneği. Semtin eğlence ve tüketim mekânlarının hatta marketlerinin bile üst gelir gruplarına, Avrupalı sakinlere göre satış stratejileri geliştirdiği, emlak değerlerinin bu ün ile şiştiği de aşikâr.

Bu steril hub’dan çıktığımda ve İstiklal caddesinin alt kısımlarına doğru yürüdüğümde, mahallenin şık görüntüsü yavaş yavaş değişiyor. Daha çok, alt gelirli göçmen grupların yerleştiği, sağlamlığı şüpheli, restorasyon ve onarım bekleyen tarihi alanlara, bozuk kaldırımlı, yürünmesi zor, kapalı sokaklara rastlanıyor. Bir kısmı yenilenmiş binaların apartman dizilerinin arasından açıkça seçilebildiği, makyajlı görüntülere de rastlanıyor. Bu alanlar, yenilenmekte, seçkinleştirilmekte. Bir sonraki aşamada el değişiminin yaşanacağı mahalleler olarak neo-liberal dönüşüm sürecinin kaçınılmaz sonucunu bekliyorlar.

İstiklal caddesi, çokça tartışıldığı üzere, kullanıcısının, alışkanlıklarının, ekonomi-politik eğilimlerin değiştiği, 1990’lı yıllardaki hâline göre oldukça farklı bir görüntü sergiliyor. Özellikle Gezi Parkı protestoları sonrasında, güvenlik teknolojilerinin yerleştirildiği, kontrolün ve egemen iktidar biçiminin uygulamalarının daha fazla gözlemlendiği, istisnai uygulamaların olağanlaştığı, norm hâline geldiği, olağanüstü hâlin somutlaştığı bir yere dönüştü. İktidarın tekil stratejisi, müşterekliği ve çoğulluğu savunan kentlinin ayağını buradan yavaş yavaş çekerek yerine homojen ve çoğunlukla Arapça konuşan bir grup turistin ve gündelik alışkanlıklarının buraya yerleşmesini sağladı. İstiklal, melez kalabalığın içinde entelektüel aylak olarak yürümenin ve iki kilometrelik bu aksta, sahafları, pasajları, galerileri, müzeleri, sinemaları, kitabevlerini, performans ve sanat merkezlerini, rock ve caz barları ziyaret etmenin yanı sıra her türlü eylemin ve festivalin içinde yer alabilen aktif ve kurucu iktidar öznesi olabilmeyi de sağlıyordu. Bugün İstiklal, flâneur/flâneuse karakterin yolculuk rotası değil, tüketime ve boş turist bakışına odaklı vitrin toplumunun mekânı. Aylak karakterin gündeliğin ritmini tutan, gözlem yapan, kamusallığın —herkese açık olmanın— anlamını oluşturan entelektüel yürüme eyleminin yerini, turistin sıvılaşmış tüketim eğilimine odaklı, küresel ve yerel sermaye güçlerinin yönlendirdiği mekânsal kullanımlar ve avare akışlar alıyor.

Taksim Meydanı6

Nihayet İstiklal’in başında, meydandayım. Cami inşaatı yükselirken, AKM yıkılıyor… Peki ama, bu görsel ve söylemsel dikotomiden öte ne oluyor? Şüphesiz ki bu bir gösteri. Ama ne işe yarıyor? İktidar gösteriye, ihtişama neden ihtiyaç duyuyor? Bir yandan Foucault’nun7 Collège de France 1977-1978 derslerinde anlattığı yeni iktidar biçiminin, yönetimselliğin işlediğine, öte yandan egemen iktidar uygulamalarının eşzamanlı olarak çalıştığına, yönetim makinesini oluşturduklarına tanık oluyoruz ve her iki iktidar biçimi için de gösteri vazgeçilmez bir araç.

Giorgio Agamben’nin8 tanımladığı biçimiyle, kutsal yönetim makinesi, evrensel yasa ve işletmenin sürekli bir aradalığı anlamına geliyor. Birbirinden ayrılamayan bu ikili, yönetimin ortaya çıkmasını sağlıyor. Bu ikisi ayrılsalardı, bir yanda yüce egemenin acizliği diğer yanda idari müdahalelerin oluşturduğu kaotik bir eylem yığını olagelirdi. Bir yönetim ancak, bu ikisi, bir ikili makine ile düzenlendiğinde mümkün olabilmektedir. Politik felsefe geleneğinde bu ikili yapı, 16. yüzyılda dile getirilmiş bir kuralda ortaya çıkar: “Kral hüküm sürer ama yönetmez.” Modern demokrasilerde, evrensel kanunlara ve prensiplere göre davranan egemen ya da yasa koyucu iktidar ile genel prensipleri özel durumlara uygulayan yönetimsel iktidar arasındaki ayrımı düşünmek gerekir. Bu ayrımın, politik değil de teolojik jargonda bulunan düzen ve icra [order and execution] kavramlarından kaynaklanıyor olması en ilginç noktalardan birisi. Batı siyasetinin tarihi, bu ikilinin değişken birlikteliğinin ve çekişmesinin tarihidir; bir başka deyişle, hüküm sürme ile idare etme, egemenlik ile yönetim, baba ile oğul, yasa ile polisin ikili makinede sürekli olarak bir arada oluşunun tarihidir.

Agamben’in, yönetim makinesi olarak tanımladığı bu ikili iktidar biçiminin kökleri erken Hıristiyanlığın tarihine götürür bizi. Hıristiyan litürjisi, teoloji jargonunda doksoloji olarak adlandırılan kurallardan, dualardan ve yüceltme şenliklerinden (ululama, alkışlama, tezahürat) meydana gelir. Bu doksoloji ve tezahürat silsilesi Roma imparatorluğundaki seremonilerle ve Bizans mahkemesindeki litürji ile neredeyse aynıdır. Bir başka deyişle, dünyevi olan (imparatorluk) ile dinsel olan (kiliseye ait) seremoniler arasındaki ilişki birbirine geçmiş, hangisinin nereden geldiği ayırt edilemez hâle gelmiştir. Bu ululama, yüceltme şenlikleri ve tezahürat yirminci yüzyılda faşist iktidar ritüellerini oluşturmada da önemli bir rol oynar. 1922’de Papa’nın “İsa kraldır” sloganıyla yenilenen tezahürat biçimlerinin birkaç yıl sonra asker tarafından Mussolini’yi yüceltme ve selamlama tezahüratı olarak kullanıldığı görülür. Dinsel alkışlama biçimleri, faşist rejimin kamusal seremonilerine dönüşmüştür. Bugün, faşist rejimde kullanılan tezahürata ve selamlama biçimlerine pek rastlanmıyor, ancak modern demokrasilerde bunların yerini ‘kamuoyu’ alıyor. Kamuoyu, tezahüratın, alkışın, yüceltmenin yeni ve modern biçimidir. Onu yöneten ve kontrol eden aygıt ise medyanın ta kendisidir. Üstelik, medya, sadece bunu yapmakla kalmıyor, iktidarın ihtişamını yaymanın ve sunmanın en güçlü silahı hâline de geliyor. Litürjiler ve seremoniler belirli sürelerle kısıtlı iken, bugün medya görkemi ve ihtişamı, bir başka deyişle gösteriyi toplumsal hayatın her anına yaymış durumda.

Agamben, yönetimin-idarenin gösteri ya da görkemden ayrılamaz bir figür olarak ortaya çıktığı sonucuna varır. Yönetim ve gösteri arasındaki bu ilişki, modern Batı iktidarının merkezini oluşturur. İktidarın nihai hedefi, yönetim ve eylem değil, eylemsizlik hâlidir. Gösterinin, ihtişamıyla kapatmak, örtmek zorunda olduğu şey, yönetimin sonu, bitişidir; kutsal eylemin ölümüdür. Gösterinin amacı, bu faaliyetsizliği elde etmek, kontrol etmek ve onu iktidarın gizli besini hâline getirmektir.

Guy Debord’un9 kapitalizmin son fazı olarak tanımladığı gösteri toplumu, bugün gösterinin ve görkemin, yönetimden ve ekonomiden (idare) ayrılamaz duruma geldiği toplumdur. Bu toplumda bizler “hem bilmek kabiliyetinden hem de eylemek kudretinden kopmuş”10 pasif seyircileriz. Jacques Rancière’nin altını çizdiği üzere, “insanın gösteride seyrettiği şey, kendisinden saklanan eylemdir.”11

Yürümek ve Kullanmak

Bu seyirciye dönüşmemek için kentin üretildiği yere, sokağa inmek, adım atmak, yürüyerek keşfetmek, kenti yeniden üretmek gerekir. Michel de Certeau12 kentte yürümenin, kenti yeniden temellük etmek için de stratejileri bozmak için de önemli bir taktik olduğunu hatırlatıyordu. Sokakla mesafe ne kadar artarsa, sokak kotundan ne kadar yukarıya çıkılırsa o kadar pasif bir izleyiciye dönüşülür. Agamben’in13 de benzer vurgusunu hatırlayalım: Kutsallaştırılarak kullanıma kapatılan, müzeleştirilen her şeyi ihmalkâr bir biçimde içini boşaltarak kullanmak —oyuna dönüştürmek— dünyevileştirme ve yeniden temellük etme yolundaki en önemli adım. Öyleyse, sokağı, caddeyi, meydanı kullan! Yeniden temellük et! Yürü!

_ 
{fotoğraflar: Ezgi Tuncer}

1. Georges Perec, Bir Paris Semtinin Tüketilme Denemesi, çev. A. Ece, İstanbul: Sel Yayıncılık, 2015. Bu kitapla tanışmamı sağlayan, okumamı tavsiye eden Hakan Tüzün Şengün’e teşekkür ile.

2. A.g.e., s. 6.

3. Henri Lefebvre, Ritimanaliz Mekân, Zaman ve Gündelik Hayat, çev. A.L. Batur, İstanbul: Sel Yayıncılık, 2017.

4. A.g.e., s. 59.

5. Erving Goffman, Günlük Yaşamda Benliğin Sunumu, çev. B. Cezar, İstanbul: Metis Yayınları, 2009.

6. Bülent Tanju’nun ifadesiyle “edimsellikleri ile birbirinden kaçınılmaz olarak farklılaşan, ancak paylaştıkları temsiliyet mantığı uyarınca, ötekinin edimselliğini kendi hayal ettiği bütünselliğin önündeki sapkın engel olarak kabul eden farklı güç vektörlerinin kapatmaya can attıkları temsil sahnesidir Taksim Meydanı.” Bülent Tanju, “Asıl Yakan Temsiliyet”, İmkânsız Değil Üstelik Gerekli: Küresel Savaş Çağında İyimserlik içinde, Ed. İlkay Baliç Ayvaz, Yapı Kredi Yayınları / İKSV, İstanbul, 2007, s. 90–122.

7. Michel Foucault, Güvenlik, Toprak, Nüfus Collège de France Dersleri (1977-1978), çev. F. Taylan, İstanbul: Bilgi Üniversitesi Yayınları, 2013.

8. Giorgio Agamben, The Kingdom and the Glory, Palo Alto, CA: Stanford University Press, 2011.

9. Guy Debord, Society of Spectacle. New York: Zone Books, 1995.

10. Jacques Rancière, Özgürleşen Seyirci, çev. E.B. Şaman, İstanbul: Metis Yayınları, 2015, s. 10.

11. A.g.e., s. 14.

12. Michel de Certeau, The Practice of Everyday Life, Berkeley: University of California Press, 1984.

13. Giorgio Agamben, Dünyevileştirmeler, İstanbul: Monokl Yayınları, 2011.

Ezgi Tuncer, farklılık, gündelik hayat, Henri Lefebvre, İstanbul, kamusal alan, kent, meydan, ritim, ritimanaliz, şehir, tekrar, Yemek Kent ve Gündelik Hayat