Beyrut, otelden kent manzarası,
2019, fotoğraf: Ezgi Tuncer
Yemek Kent ve Gündelik Hayat
Beyrut: Kurşun İzleri, Gösteri Kenti ve Müşterek Tatlar

Şubat ortasında, akademik bir toplantı için Beyrut’a davet edildim.* Beyrut, fırsat bulduğumda görmeyi istediğim, ilginç olacağını düşündüğüm Ortadoğu kentlerinden birisiydi. Lübnan’daki iç savaşın (1975–1990) çatışma izlerini hâlâ taşıyan, öte yandan da yenilenmekte olan bu Akdeniz kentine ilişkin zihnimde çeşitli imgeler vardı; ancak kenti tahminlerimin çok ötesinde, iki uçlu ve hayli şaşırtıcı bir oluşum içinde buldum. Kentin, görebildiğim ve izlenim edindiğim karma görüntüsünü, sokak ritmini, yemeklerini ve tarihsel-toplumsal yaşantısını kişisel deneyimim ve okuduklarım üzerinden aktarmaya ve tartışmaya çalışacağım. Beyrut, bir yandan kolayca ait hissedilebilen, biraz tanıdık, ılıman bir Akdeniz kenti, diğer yandan savaşın izlerini taşıyan yorgun ve hüzünlü bir Ortadoğu şehri; fakat aynı zamanda küresel ekonominin ve yatırımların baskıladığı, inatla gösteri nesnesi hâline getirilmekte olan turistik bir imge yığınıydı.

Savaş Coğrafyası, Kurşun İzleri ve Hüzün

Beyrut havaalanı çıkışında bir taksici elinde ismimin yazılı olduğu bir levha ile beni bekliyor. Hemen gülümsüyor ve tanışıyoruz, ama zaten tanış gibiyiz. Otoparka girmeden, ikimiz de sigara içme derdine düşüyoruz. Kapalı bir ara mekânda sigaraları yakıyor, sohbet ediyoruz. Sonra taksiye binip Hamra’da bulunan otele doğru harekete geçiyoruz. Havaalanı çıkışında trafik hayli sıkışık. Takside Arapça oyun havası çalıyor, trafiğe söylenerek güç bela ilerliyoruz. Araçlar şeritleri takip etmiyor, dahası yol değiştirmek ve U dönüşü yapmak için üstümüze doğru sürüyorlar. Bir hengâme içinde ilerliyoruz. Bir çocuk elinde su şişesiyle cama yapışıyor. Çevreyolunun kenarlarında derme çatma yapılar. Yeşil yok, bina yığınları var. Az sonra, Şatila mülteci kampının yanından geçiyoruz. Merakla bakıyorum, kentin doğal bir parçası hâline gelmiş kampın nerede başlayıp nerede bittiğini anlayamıyorum. Biraz sonra, bir trafik kazasının neden olduğunu anladığımız sıkışıklık sona eriyor ve hızla Clemenceau Caddesi’ne doğru ilerliyoruz. Bu esnada, lüks oteller ve konutlar arasında kalmış, savaşın, kurşunların, bombaların izlerini taşıyan, kısmen yıkılmış, yanmış, boş binalara dikkat kesiliyorum. Özellikle, bunlardan birisi, yanmış, kararmış, delik deşik, heybetli bir kaba inşaat yığını gibi karşıma çıkıyor. Taksi penceresinden izlediğim bu karma, üst üste görüntü beni şoke ediyor. Kent, aynı anda hem çok fakir hem de çok zengin görünüyor. Ortadoğu’da, savaş sonrası bir coğrafyada olduğumu anlıyorum.

Öğle saatlerinde nihayet oteldeyim. Odaya girince ilk iş, pencereden dışarıya bakıyorum. Aşağıda, büyük bir bahçe içinde tarihi bir bina, solda lüks bir otel daha, sağda yüksek binalar ve inşaat vinçleri, karşımda Akdeniz ve onun önünde balkonlu, teras çatılı, sarımtırak sıradan apartmanlar. Tabii ki hemen keşfe çıkıyorum. Hava yağışlı ama, ancak ılıman bir Akdeniz kentinin kışı kadar soğuk. Önce sahile değil, lavaşa sarılmış, soslu, sıcak falafel yeme hayaliyle, bölgenin en işlek caddesi olduğunu tahmin ettiğim Hamra Caddesi’ne çıkıyorum. Sıradan bir sokak kotunda olduğu gibi, banka ve şirket binalarının güvenlikli girişlerinin, yerel ve küresel markalara ait mağazaların, pide ve içliköfte satan büfelerin, marketlerin, baharatçıların önünden geçiyorum. Sokak kotu ilginç olmasa da yeni ve eski binaların yarattığı karma görüntü, boş ve bakımsız binaların âtıllığı, eski ve kirli balkon perdeleri, açıktan sarkarak giden elektrik kabloları, binaların yan cephelerine yapılmış grafitiler hayli ilginç. Bir sokağın köşesindeki fast food dükkânında falafel dürümümü yerken caddeyi izliyorum. Trafik yine yoğun; eski model, yıpranmış arabaların yanı sıra son derece lüks cipler de geçiyor. Şoförler ağırlıklı olarak esmer ve sakallı erkekler, az sayıda kadın sürücü ise siyah başörtülü. Hamra, Müslümanların yoğun olarak yaşadığı batı Beyrut’ta yer alıyor, ancak yine de Hamra’nın karma bir nüfusu olduğu söyleniyor.

Beyrut, Hamra Caddesi’nden, 2019

Hızlı cadde turundan sonra, sahile doğru inerken yine savaştan kalma binalarla yenilenmiş olanların arasından geçiyorum. Kaldırımlar kötü malzemelerle derme çatma döşenmiş, yollarda su birikiyor. Çöpler dolu ve kokuyor. Araçlar çoğunlukla yayalara yol veriyor. Taksiler sürekli korna çalıp müşteri kapmaya çalışıyor. Az sonra sahile inen bir yol ağzındayım. Düzenlenmiş sahil kenarında palmiyeler beni karşılıyor. Sola bakınca, savaşta ağır hasar görmüş karanlık binaları, karşıma bakınca muhteşem deniz manzarasını, sağa bakınca ise, lüks otellerin sıralandığı Zaitunay Bay’e uzanan şeridi fark ediyorum. Derdim, taksiyle geçerken gördüğüm o heybetli, delik deşik, etkileyici binayı bulmak; adını ve yerini henüz bilmiyorum. Sağa doğru yönelip sahil boyunca yürürken, sahile cephe veren ve arka taraflarını kapatan yüksek, cam cepheli, lüks, yenilenmiş ya da yeniden yapılmış binaları izliyorum. Sahile askeri şerit çekilmiş ve belirli aralıklarla silahlı askerler duruyor. Sahilde yer alan, savaş sonrası boş binaların belirsiz durumundan dolayı askerler hükümete ait bu bölgede güvenliği sağlamak amacıyla nöbet tutuyorlar.

Beyrut, St George Hotel, 2019

Bu boş binalardan birisi St George Hotel; sahibi Fady El-Khoury’nin, kenti yenileme işini üstlenen kalkınma ve imar şirketi Solidere ile anlaşmazlık içinde olduğu ve binanın cephesine astığı “Stop Solidere” yazılı pankartla yirmi yıldır bu şirketi protesto ettiği, 1930’lu yıllardan kalma bir otel. Otel, 2005’te Başbakan Refik Hariri’nin suikasta uğradığı saldırı esnasında bombalanmış. Bugün, sahil çatışmalarını hatırlatan, Solidere’in yenileyemediği birkaç binadan birisi. Bu otelin ve sahil yolunun karşısında ise, 25 yıl boyunca boş kaldıktan sonra 2000’li yılların başında yeniden hizmete giren ve 2005’teki patlamada yeniden zarar gördükten sonra restore edilen Phoenicia Intercontinental Hotel bulunuyor. Savaş öncesi dönemin simgelerinden biri olan otel bugün hâlâ ayakta. Nihayet onun arkasında aradığım binayı görüyorum. Ne var ki ona ulaşırken, Herzog & de Meuron’un bir konut olarak tasarlanmış Beirut Terrace binası ile karşılaşıyorum. Binanın bulunduğu cadde boyunca, onun gibi lüks ve yeni binalar sokak cephesini oluşturuyor. Benim bulunduğum karşı tarafta ise, akan, dökülen, savaş artığı birçok binanın köhne silueti insanı ya da bakanı karşılıyor. Yavaşça yaklaşarak merakla aradığım binayı fotoğraflıyorum, ancak en can alıcı cephe fotoğrafında asker bana sesleniyor ve yasak olduğunu söylüyor. Sonradan öğreniyorum ki bu bina, eski Holiday Inn oteli. Sahipleri yenileme ya da yıkma konusunda anlaşamadıkları için belirsizliğini sürdürüyor. Ancak bundan daha önemlisi bina, “the war of the hotels” olarak bilinen ve 1975’te vuku bulan silahlı çatışmaların en önemli sembollerinden ve mekânlarından birisi. Silahlı Hıristiyan militanlarının konuşlandığı bu çok katlı otel binası ile karşı cephede silahlı Müslüman militanların yerleştiği Burj Al Murr kulesi, hem kenti panoptik olarak gözetlemenin araçları hem de savaşın mimari silahları hâline gelmişler. Bu savaş anıtının karşısında ise, savaşın izlerinin çoktan geçip gittiği yenilenmiş binaların zemin kotlarında pahalı nesnelerin satışa sunulduğu tasarım dükkânları mevcut. Aralarında iki saniye fark olan iki bakışın tanık olduğu kentsel görüntüler, savaşın ve sonrasındaki sürecin derin yarılmasını sunuyor.

Beirut Terrace ve Holiday Inn Oteli, 2019
Beyrut sahil şeridi, 2019

Kent savaşın izlerini, yaralarını ve hüznünü sürdürmeye devam ediyor. Ülkesinden göç etmek zorunda kalmış Filistinlilere, Süryanilere, Iraklılara, Sudanlılara ve son olarak da Suriyelilere ev sahipliği yapıyor, toplumsal ve ekonomik dayanışma imkânları sunuyor. Ancak öte yandan, kent merkezindeki, çarşıdaki ve sahildeki kentsel yenileme ve star mimarlara ait jenerik projelerle yeniden inşa edilen kent, yüksek gelirlilere, uluslararası turistlere ve çalışanlara küresel ekonomi ağına dahil olabilmiş zengin bir kent imgesi sunmak üzere paketleniyor, şıklaştırılıyor. Kültürel, etnik ve mezhepsel çatışmaların sürdüğü, Doğu ve Batı olarak ikiye ayrılmış bu kentte savaş hiç yaşanmamış gibi plastik bir kabuk oluşturuluyor. Mimarlık ise bu sürecin en önemli başrol oyuncusu.

Beyrut, şehirde balkon perdeleri, 2019

Yemek Çok Şey Söylüyor

Restore edilmiş tarihi yapılan ışıklandırıldığı, Gucci, Prada, Hermès, Louis Vuitton gibi mağazalarla dolu şık kent merkezinde, Onno isimli bir Ermeni-Lübnan lokantasında yemek yedim. Soğuk ve sıcak mezelerin, salata ve sıcak yemeklerin paylaşıldığı sofrada her şey benim için çok tanıdıktı. Muhammara, fırınlanmış mantı, vişneli kebap, şakşuka, mercimek köftesi ve daha birçok benzer yemek masada yerini aldı. Ermeniler yaklaşık yüz yıl önce, kendi topraklarından kovulmuş, ülke değiştirmek zorunda kalmışlardı. Botlarla Beyrut’a ulaşmış ve Karantina’ya yerleştirilmişlerdi. Sonradan kurdukları mahallelere geldikleri yerlerin isimlerini vermişlerdi: Sis, Maraş, Adana… Kentin ilk mültecileri, bugün Beyrut’un önemli bir kültürel parçası hâline gelmişti. Farklı topraklarda, aynı yemekleri yiyor, aynı müzikleri dinliyor, aynı kültürün parçaları hâlinde yaşıyorduk. Yemeklerimiz aynıydı, ama vatanlarımız ayrıştırılmıştı.

Onno’da sofrada kalanlar
ve Lübnan Kebabı

Bir başka akşam ise, Hamra’da bulunan T-Marbouta’daydım. Lübnan yemekleri servis eden bu mekân, İsrail’le olan savaş sonrasında, mültecilerle dayanışma sağlayan müşterek bir merkez, aktivist bir buluşma mekânı olarak işlev görmüş. Kültürel toplantılara, alternatif müzik dinletilerine, akademik konuşmalara ve film gösterimlerine de ev sahipliği yapan mekân, Beyrutlu sol gençliğine ve orada yaşayan expat’lara hitap ediyor. Masadaki Beyrutlu arkadaşım bunları anlattıktan sonra sordu: “Sen Türkiye’den geliyorsun, niye kebap yiyorsun?” Dedim ki “Ne yiyeyim?”

PS. Sevgili Özlem Ünsal, zahterli pide tarifini bekliyorum.
{fotoğraflar: Ezgi Tuncer}

* LSE’de yer alan UKRI GCRF Gender, Justice and Security Hub’a, ortaklaşa yürüteceğimiz araştırma projesinin ilk toplantısına beni davet ettikleri ve bana Beyrut’u görme şansını sundukları için teşekkür ederim.

Beyrut, Ezgi Tuncer, kent, kentsel dönüşüm, mimarlık, şehir, Yemek Kent ve Gündelik Hayat