Montréal panoraması, 2019,
fotoğraf: Ezgi Tuncer
Yemek, Kent ve Gündelik Hayat
Avrupalı Amerikan Kenti Montréal

Haziran ayında Kanada’nın Montréal kentini ziyaret etme şansım oldu. Amacım, Canadian Centre for Architecture’da arşiv ve kitap taraması yapmak ve dört yıldır burada geçici ikamet ve çalışma izniyle göçmen olarak yaşayan kız kardeşim Didem’le vakit geçirmekti.

Göçmen deyince bugün akla hemen, özellikle Suriye’deki savaşın sonucunda yerlerinden edilmiş; vatandaşlık bir yana mülteci statüsüne bile alınamamış; geçici koruma altında, bir başka deyişle vatanları ile dışarısı arasındaki belirsizlik alanında kalmış Suriyeli göçmenler geliyor. Bununla birlikte, anonim bir göçmen imgesi de ona eşlik ediyor. Ancak Montréal’de durum farklı. Geçici çalışma ve oturma iznine sahip bir göçmen olmak ya da Montréal’de bu statüde bir yaşam sürdürebilmek sıradan bir vatandaşınkinden pek de farklı değil.* Göçmenlerin hem ekonomik koşulları büyük farklılık gösteriyor hem de yaşam biçimleri, kültürel alışkanlıkları ve pratikleri muazzam bir çeşitlilik sergiliyor. Bu heterojen görüntünün içinde, Kanada kültürüne ya da Montréallilerin gündelik hayatına odaklanmaktan çok, toplumsallığın içine yayılmış, gömülmüş bu göçmenlik hâlinin nasıl mümkün olabildiği merakımı ve ilgimi çekti.

CCA’deki çalışma masam

Kenti ve gündelik hayatını üreten toplumsallığın geçmişine bakma ihtiyacıyla çeşitli yazı ve kitapları tararken, eski kentte, Kraliyet Sigorta Binası’nın yerine, ona öykünerek yapılan Pointe-à-Callière Montréal Arkeoloji ve Tarih Kompleksi’nde kentin geçmişine beklenmedik bir yolculuk yaptım. Montréal önce Fransızların, sonra da İngilizlerin işgal ve kolonize ettiği bir yer. O nedenle bugün her iki kültürün de etkileri ve çekişmeleri görülüyor. İlk insanların ya da yerlilerin 4.000 yıl kadar önce Montréal Adası’na yerleştikleri, köyler inşa ettikleri ve mısır yetiştirmeye başladıkları biliniyor. Fransızların adaya gelişinden yaklaşık iki yüz yıl önce, St. Lawrence İrokualarının Royal Dağı eteklerinde ve vadilerde yaşadıkları tespit edilmiş. Fransız gezgin Jacques Cartier 1535’te adayı ziyaret ettiğinde, bin kadar yerlinin burada yaşamakta olduğundan bahsediyor, ancak yaklaşık yetmiş yıl sonra bir başka Fransız gezgin Samuel de Champlain, onlardan herhangi bir iz bulunmadığını söyleyerek Fransızca bir isimle (Lille de Villemenon) adayı temellük eder. 17. yüzyılın ortasına doğru, Fransız kolonyalistler adaya, Yeni Fransa’ya gelerek Ville-Marie’yi kurarlar. Ancak, Hristiyanlaştırılmak istenen Yerliler buna o kadar da kolay izin vermeyecektir. Sonraları İngilizlerin de desteğini alarak Fransız kolonyalistlerle savaşacaklardır. 18. yüzyılın ilk yıllarında, yıllardır kürk ticareti üzerinden süregiden pazarlıklar ve çekişmelerin ardından, İrokualar ve onların müttefiki İngilizler ile Fransızlar ve onların müttefiki olan Yerliler arasında Büyük Barış Anlaşması imzalanır. Ancak Fransız kolonisi tarafından yönetilen kent, yüzyılın ortasında İngilizlere teslim olur.

19. yüzyılın başında Montréal olarak anılan yeni İngiliz şehri, endüstrileşen diğerleri gibi, demiryolu ve su sistemlerinin inşası ile ihya edilir. I. Dünya Savaşı ve Büyük Buhran sonrasında Amerikalıların eğlence ve alkol tüketimi nedeniyle tercih ettiği, II. Dünya Savaşı sırasında zorunlu askeri hizmete karşı protestoların yaşandığı kent, 1960’lı yılların sonuna doğru ekonomik anlamda büyümüş; Expo 67 sayesinde ise ilk gökdelenlerine ve metro altyapısına kavuşmuştur. 1970’li yıllar, Fransızca konuşan çoğunluğun, İngiliz geleneklerine ve diline maruz kalmalarına karşı gösterdikleri direnç ve protestolarla geçer. Bugün çoğunluğu Frankofon, öncelikli dili Fransızca olan Montréal, Kanada ekonomisinin ikinci, Quebec eyaletinin ise birinci kenti. 1976 Olimpiyatlarının getirilerine rağmen 1980’li ve 90’lı yıllarda ekonomisi ve büyümesi durmuş ancak liman ticareti, Kanada Ulusal Demiryolu Genel Merkezi’nin kentte konumlanması, roket, uzay, yapay zekâ, elektronik, yazılım, video oyunları, film, televizyon ve kültür endüstrilerinin burada kümelenmesi sayesinde son yirmi yıl içinde küresel ekonominin önemli istasyonlarından biri hâline gelmiş.

Didem’in balkonunda
keyifli bir sabah

Yahudiler, Ermeniler, Rumlar ve İtalyanlar gibi eski göçmenlerden sonra özellikle bugün Lübnanlı, Faslı, Suriyeli, Mısırlı Araplar, Güney Asyalılar, Çinliler, Latin Amerikalılar, Filipinliler, Koreliler, Japonlar ve Hintliler için hayli çekici bir yer. O nedenle, birçok dünya kentinde olduğu gibi burada da Çin ve Yahudi mahallelerini, Küçük İtalya’yı, Portekiz’i, Burgonya’yı bulmak ve bu mahalle merkezlerinde küresel ortama uyum sağlamış yerel lokantalarda yemek yemek, geçmiş vatanlardan getirilmiş malzemelerin raflarda sıralandığı marketlerde uzun uzun vakit geçirmek gibi keyifli imkânlar buluruz. Göçmenlerin yeni bir ülkeye, kente yerleşmelerinin, gündelik hayatı ve mekânı yeniden üretmelerinin en güzel tarafı, itiraf edeyim ki benim için bu: Yeni yemek deneyimleri. Her gün Verdun’dan bindiğim yeşil metro hattının Guy-Concordia, Peel, Mc Gill, Place-Des-Arts, Berri-Uqam gibi çeşitli durakları boyunca Japon, Çin, Vietnam, İtalyan, Kore, Meksika, Suriye, Lübnan ve diğer birçok lokantayı yan yana bulmak mümkün oldu. Burası aynı zamanda Montréal’in merkezi, çarşısı; bir başka deyişle ölçek ve blok boyları bakımından ortalama bir Amerikan kentinin downtown’u görüntüsünde. Çok katlı, yüksek, şık, çelik, cam cepheli binalar, düzenli ve geniş kaldırımlar, ağaçlar, tabii ki parklar, kamusal aktivitelere, buluşmalara imkân veren açık alanlar, meydanlar… Bankalar, yönetim ve finans merkezleri, plazalar, üniversite binaları, kütüphaneleri ve Montréal Güzel Sanatlar ve Modern Sanat müzeleri bu hat üzerinde. Ancak bu Amerikanvari görüntüye pek de uymayan bir şeyler var.

Mount Royal Parkı’nda bir pazar günü

Parisvari küçük kafeler, sahaflar, butik lokantalar ve bunların açık alanlarında biriken farklı etnik uzantılı üniversite öğrencileri ve Mount Royal Parkı’nda okuyan, oyun oynayan, uzanan, tamtamlarla birlikte müzik yapan gençler pek Avrupai görüntüler içindeler. Üniversiteler civarında geniz yakan, ağır ama bir yandan da içine çekme isteği uyandıran ot kokusu, bitki, çiçek, meyve, sebze, kuru et, deniz ürünleri satan yerleşik şehir pazarları, butikler, mağazalar, canlı sokaklar, festivaller… Amerikan kentine sızmış Avrupai bir gündelik hayat gibiler. 1960’lı yıllarda, Jane Jacobs’un Amerikan kentleri için düşlediği ortam bu olsa gerek. Eski Montréal ise hem ölçeği hem dar sokakları hem de ihtişamlı tarihi yapılarıyla tam anlamıyla bir Avrupa kenti. Liman bölgesindeki iskelelerde yer alan eski hangarların kültür yapılarına dönüşmesi, dev dönme dolap, su bisikletleri, zip line gibi eğlence alanları Kuzey İngiltere’de turizme açılmış, yeniden işlevlendirilmiş dok alanlarını hatırlatıyor.

Ancak bu kente özgü başka bir farklılık daha göze çarpıyor: Hetero-normatif cinsiyet algısının yıkılmış, kadınlık ve erkeklik olarak belirlenmiş başat toplumsal cinsiyet rollerinin en azından kamusal mekânda aşılmış, LGBTQIA’nın toplumsallığın içinde yeşermiş olduğu hem sokak hayatından hem de bana aktarılan hikâyelerden anlaşılıyor. Kıllı göğsünü ve bacaklarını açıkta bırakan V yaka çiçek desenli elbisesi, inci kolyesi ve siyah kemik gözlüğüyle çengel bacaklarıyla yaylana yaylana yürüyen queer hipster adam da tam da bu aralıkta duruyor, kabullenilmiş cinsiyet rolleriyle dalga geçiyor, beni ise şaşalatıyordu. El ele gezen, öpüşen lezbiyen ve gay çiftler, herkes gibi olağan bir hayat yaşayabilen, standart bir işte çalışabilen trans bireyler, Gay Village adında bir mahalle… Bunlar Montréal’in normalleri.

Yenilenmiş eski kent ve Gay Village

Öte yandan, bu Avrupai, sakin, medeni gündelik hayatın içinde birtakım katı kurallar da yok değil. Söz gelimi, iki araçlık otopark alanını işgal ederek ve çoğunlukla çitle çevirip bitkilendirerek açık hava oturma alanına dönüştürdükleri kaldırım uzantıları ya da parklet’lerde, sevimli bir kafeden aldığınız kahveyi tüketmeye ve yanında sigara içmeye niyetlenirseniz, özel açık alanda sigara yasağıyla karşılaşır ve yine bir Amerikan kentinde olduğunuza ayarsınız. Kahve ile dışarı çıkabildiğinize sevinin, çünkü bira ile barın önüne çıkmanız da yasaktır. Sigara içmek ise, kaldırım kenarında, size çevrilen bakışlardan kaçarak, başkasına duman gitmesin diye uğraşarak, daha yeni yakmışken “bu mereti bitince nereye atacağım?” derdiyle zehre dönüştürdüğünüz bir eylemdir artık.

Verdun’da Wellington caddesinde Sushibae’de ilk öğle yemeği
Downtown’da bir Hint esnaf lokantasında tabldot ve Yahudi mahallesinde
Schwartz Deli
Bagel St-Lo Verdun’da Eggs Benedict

Bununla birlikte, rezervasyon almayan, mütevazı fakat popüler restoranlardaki yemek yeme deneyiminden de bahsetmek gerek. Şanslıysanız kapı önündeki kuyrukta restoran açılış saatinde ortalardasınızdır. Garsonlardan biri, daha siz sıradayken menüyü elinize tutuşturur. Sıra size gelene kadar, açlıktan tüm menüyü sürekli okuyup sayıklar fakat bir türlü karar veremezsiniz. Canınız o anda, domuz eti de tavuk da mantar da dana eti de ana yemek de atıştırmalık da hatta tatlı bile olmak üzere, her şeyi istiyordur. Garson size yaklaştığında kararlı değilseniz, en saçma opsiyonu seçer, söylediğiniz anda pişman olursunuz; aklınız diğer seçeneklerde de kalır. Siz oturmadan siparişiniz mutfağa ulaşmıştır ve çoktan hazırlanıyordur. Kap kadar restoranda, bir masaya sıkışırsınız. Soğuk ve temiz musluk suları gelir. Ardından, hemen yemeğin yanında ne içmek istediğiniz sorulur. İçkileriniz de anında gelir. Çok beklemeden atıştırmalıklar, daha siz onları yarılamadan da yemekleriniz gelir. Büyük bir iştah ve hızla yersiniz. Tabaklar bittikçe, önünüzden kaybolur. Yemeğiniz bitmiş fakat biranız bitmemiştir. O şişkin mideye bira göndermek için biraz beklersiniz. Ancak o sıra tatlı ya da kahve isteyip istemediğiniz sorulur. Hayır dediyseniz, şak! hesap masanızdadır. Haydi haydi biranı bitir! İç iç iç, ye ye ye, kalk kalk kalk! Ve tabii yüzde on beş oranında da bahşiş ödemeyi unutma. Hard kapitalizm bu mu acaba?

Moose Bawr’da Fried Mac & Cheese ve
Çin Mahallesi’nde
Hot Pot,
deniz ürünlü pirinç
noodle
Ganadara Kore Lokantası,
Kazu’da Japon usulü domuz etli
Bibimbap ve Verdun’da Garage Cafe’de midye
{fotoğraflar: Ezgi Tuncer, Montréal, 2019}

* Göçmen olmak pek tabii ki her ülkede, özellikle de ilk yıllarında zor. Kardeşim de iki yıl süren işsizlik ve zorunlu Fransızca kursu sonrasında bir bilgisayar oyunları şirketinde, oyun hatalarını ve altyazılarını kontrol eden tester olarak işe başladı. Eksi otuz derecede işe giderken Eskimo gibi giyindi. Ülkesini her özlediğinde evde un helvası yaptı; lahmacun ve kebap aradı. Bugün şirkette, nihayet kendi uzmanlığı olan denetim ve finans departmanında çalışıyor. Düzenli spora gidiyor, sosyal hayatına vakit ve nakit ayırabiliyor ve artık Poke Bowl yiyor.

Ezgi Tuncer, göç, kent, kimlik, Montréal, şehir, yeme içme, Yemek Kent ve Gündelik Hayat