Adina Pintilie,
Touch Me Not, 2018,
tanıtımım filminden
ekran görüntüsü

Touch Me Not / Dokunma Bana

Dokunmayı bilmiyoruz. Çoğumuz. Belki unuttuk, belki hiç öğrenmedik. Tam dokunmanın bilerek tadına varacakken “dokunma, ayıp!” dendi bize; “dokunma pis,” “bırak dokunma!” Bedenimize dair eğitimin anahtar sözcüğü oldu bu: “Dokunma!” Sırf bedenimiz de değil, kediye dokunursak mikrop kapardık, suya dokunursak ıslanır, çamurla oynarsak kirlenirdik. Ve biz dokunmayı bıraktık; öfkeli, yalnız, kızgın, birbirine, hayvana, doğaya dokunmaktan aciz insanlar yığınına dönüştük. Kendi bedeninde rahat olmayan, yağmurdan, esintiden, tenindeki ürpertiden, kendinden haz duymayan zaten başkasına dokunamaz ki.

Adina Pintilie’nin 68. Berlin Film Festivali’nde Altın Ayı ödülü alıp eleştirmenleri ve izleyicileri ikiye bölen, birbirine düşüren filmi Touch Me Not [Dokunma Bana, 2018] bu konuları kurcalıyor. Nil Kural’ın festival sırasında yönetmenle yaptığı söyleşinin başlığına atfen, filmi “mahremiyet üzerine bir kesit” olarak tanımlayabiliriz. Yapımı yedi yıl süren, yalnızca belgesel, kurmaca ve deneysel arasındaki sınırları değil, dördüncü duvarı da yıkan filme dair Kural’ın “Sizin için çıkış noktası neydi?” sorusunu Pintilie şöyle cevaplıyor:

“20 yaşındayken mahremiyet, güzellik ve bir ilişkinin nasıl olması gerektiğine dair her şeyi bildiğimi düşünüyordum. Sonra insan davranışlarının ne kadar karmaşık olduğunu gördüm ve hiçbir şey bilmediğimi fark ettim. Bu film yeniden öğrenme ve keşfetme süreciydi. Touch Me Not hissettiğiniz özgürlükle ilgili. Bizimki gibi gelişmiş bir özgürlüğe sahip ve dışarıdan sınırların olmadığı bir toplumda, insanların kendi içlerinde çok fazla sınırları ve hapishaneleri var. Bu film de karakterlerin içlerindeki sınırları yıkmaya çalıştığı bir film.

“Ya bizimki gibi gelişmiş bir özgürlüğe sahip olmayan ve dışarıdan bile sınırların gayet bariz olduğu bir toplumda… Bizde nasıldır dokunmaya dair durum, birlikte düşünelim mi?” Pintilie ile zihnimde yaptığım sohbetlere çoğu zaman bu soruyla başlayıp, lafı uzatarak devam ediyorum: “Hatta keşke keşfe çıkabilsek birlikte, burada belki yedi değil, yetmiş yedi yıl alır, evet, haklısınız, belki abarttım ama anlayışla karşılayın, hayli doluyum bu konuda. Var mısınız beraber yola çıkmaya? Tek kuşakta bitmez de tıpkı Claire Denis’nin kara deliğe doğru yol alan uzay aracındaki gibi bir sonraki nesle ihtiyaç olursa, yarım kalan filmi yeni doğana devredip biz çekiliriz sahneden, ama en azından ona ‘dokunma’ demeyiz, katiyen demeyiz. Onun sezgisine, içgüdüsüne güveniriz, bırak istediğine dokunsun, istiyorsa elini ateşe bile soksun, dokunarak öğrensin, ne dersiniz?”

Var böyle bir hayalim, günün birinde bu zihinsel sohbeti Pintilie ile yüz yüze de sürdürmek, filmini pornografik görüp öfke püskürten yaşlı beyaz erkeklere1 dair beraberce şakalar yapmak, filmin cinselliğe değil de mahremiyete dair olduğunu hissedenlere uzaktan sevgi yollamak,2 hatta mecburen kullandığımız şu “mahremiyet” kelimesi yerine bizim dilimizde hiç var olmayan sözcükler yaratmak, hayali filmin olmayan senaryosunu yazarken “Türkçede intimacy için neden uygun bir karşılık yok” diye herkese sormak istiyorum.

Gaston Bachelard’ın Mekânın Poetikası’nda3 “Intimacy and Immensity” başlığı altında bütün bir bölüm ayırdığı, karşıtıyla birlikte ele alıp içsellik ve dışsallık bağlamında incelediği bu kavramın bizim dilimizde neden karşılığı yok sahi?4 “Mahremiyet” tabii ki tam karşılamıyor intimacy kavramının ilişkisel yanını; dokunmaya, okşamaya, haz almaya dair olan o sıcak, yakın, içsel ve paylaşılan açıklığı asla yansıtmıyor. Açılma yerine kapanmaya odaklanan bu sözcüğün, bedene dair kadınların kapanması-kapatılmasıyla, mekâna dair ise haremlik-selamlık gibi yine ayrımcılıkla somutlaşması tesadüf olabilir mi? Cinsiyetçi söylemle tarihselleşen, adını bile koyamadığımız, dilimizde var olmayan kavramla dokunma özürlü hâlimiz arasında bir bağlantı yok mudur acaba?

Peki, kendi kendimizi ‘oryantalize’ etmeyelim, kızmasın kimse, Juhani Pallasmaa da okuyalım: Gözün egemenliğine ve hayatı Leon Battista Alberti’nin penceresinden perspektifle görmeye kodlanmış görme biçimlerinin diğer duyuları nasıl körelttiğine dair Tenin Gözleri5 kitabına da baş vuralım ve tarihle hesaplaşalım: Bize dokunmayı kim, ne zaman yasakladı?

Önce bu soruyu soralım, Pintilie’nin filmini sonra izleyelim. Önyargısız, cesaretle, kendimize ve başkalarına dokunmayı göze alarak. Var mısınız bunun üzerinden bir tartışma başlatmaya? Sahi, neden kimse yazılara yorum yazmıyor? Bekliyoruz!

1. Bkz.: “Berlin 2018: shallow, silly Golden Bear winner Tocuh Me Not is a calamity for the festival” ve “Touch Me Not

2. Bkz.: “‘Touch Me Not’ Review: Our Bodies Examined” ve “Review: Touch Me Not

3. Gaston Bachelard, The Poetics of Space (1958, 2014).

4. Julia Kristeva’nın “intimate revolt” (1997, 2002) kavramını karşılamak üzere kullandığım “mahrem-isyan” ile ilgili çekincelerim için bkz.: Feride Çiçekoğlu, İsyankâr Şehir / Gezi Sonrası İstanbul Filmlerinde Mahrem-İsyan (Metis, 2019).

5. Juhani Pallasmaa, The Eyes of the Skin (1996, 2012).

Adina Pintilie, beden, beden politikaları, dokunmak, Feride Çiçekoğlu, mahremiyet, Touch Me Not