“İktidar her yerdedir; her şeyi kuşattığı için değil, her yerden doğduğu için.” —Michel Foucault
İktidarın bu tuhaf doğası modern dünyanın görünmez örgüsünü anlamak için iyi bir eşiğe dönüşüyor. Çünkü iktidar en güçlü hâline kimse onu tartışmaya değer bulmadığında, hatta doğal saymaya başladığında ulaşır. Bu doğal sayma hâli modern insanın en görünmez yanılsamasıdır. Bugün rekabet, piyasa, rasyonellik ve disiplin öylesine olağanlaştırıldı ki çoğu insan bunları bir tercih ya da tarihsel tasarım değil dünyanın değişmez yasaları sanıyor.
Oysa doğal görünen düzenlerin ardında çoğu zaman görünmez bir kurgu, silik bir iktidar ve derin bir yönlendirme vardır. İnsan bunu fark etmediği sürece kendi yolunu seçtiğini sanarak çoktan çizilmiş bir patikanın içinde yürür. Nereye gittiğinin ayrımında değildir; sadece adım atmakla yetinir. Tıpkı masallardaki orman gibi: Kimse ormanı sorgulamaz, çünkü orası “her zaman ormandır.”
Masalların en sarsıcı yanı çoğu zaman hiçbir açıklaması olmayan bir felaketin insanın karşısına dikilmesidir. Bunun en tipik örneği olan Kırmızı Başlıklı Kız’ın bilinen versiyonlarının çoğunda hikâye kurdun kızı mideye indirmesiyle biter; 18. yüzyıldan sonra eklenen zarif “mutlu son”larla değil. Bu sondan kızı sorumlu tutacak tek bir neden yoktur; ne dikkatsizdir, ne uyarıları ciddiye almamıştır ne de annesinin sözlerini unutmuştur. Yürümüştür sadece.
Nereye gittiğini bilmeden değil; bilmenin artık işe yaramadığı bir sona doğru.
Masalı bugünden geriye doğru okuduğumuzda, o “masum yürüyüş”ün içindeki tuhaf kader duygusu daha belirgin hâle geliyor. Masalın o sessiz karanlığı adeta modern dünyanın trajedisinin ilk provasını sunuyor: “Ediyormuş” gibi yaparken çoktan “edinilmiş” olmanın tuhaflığı. Ormanın gölgesi bugünün gündelik hayatına piyasanın ışığı kılığında düşüyor.
Modern iktisadın dili kadim masal kaderinin daha dünyevi ama daha kapsamlı bir versiyonunu kuruyor bugün. Ormanın yerini piyasa, kurdun yerini rekabet almış durumda. Friedrich Hayek’in temkinli sisle yazdığı satırlar ile Milton Friedman’ın kendinden emin tonu birleştiğinde, farklı görünen iki sesin aynı melodiye bağlandığı anlaşılıyor: Devlet gölgede kalmalı, piyasa ışığın neredeyse tamamını üzerine almalı; kural dediğimiz şey de kazananın kaybedene hatırlattığı bir nota gibi tınlamalı.
Siyasetin görevinin adaleti gözetmek değil çarkın dönmesini sağlamak olduğu fikri, sorgulanması güç bir yazgı gibi yerleşmiş durumda. “Bırak çark dönsün, herkes payına düşeni alır” diyerek kurulan rahat cümleler, masalın karanlık zorunluluğunun bugün “doğal düzen” diye okunmasından başka bir şey değil. Kader artık görünmez bir el tarafından değil, görünür bir bilanço tarafından yazılıyor; ama o bilançonun da kimin adına konuştuğu pek sorulmuyor.
Görünür hesapların arkasında biriken zaafları görmek için bazen düşüncenin büyük kurucularına bakmak gerekir. Çünkü büyük sistemler kendi kör noktalarını da sessizce üretir. Örneğin Sigmund Freud kadın bedeni üzerine geliştirdiği teorilerde kendi döneminin ve zihninin kör noktasından konuşuyordu. Vajinanın kendi kendini temizleyen o muazzam biyolojik dengesini kültürel bir “kir” algısıyla okumuştu.
Oysa beden Freud’un tahayyül ettiğinden daha karmaşık ve daha özerk bir düzene sahipti. Vajinanın kendini düzenleyen yapısı, laktobasillerin kurduğu doğal denge, sağlıklı bir ortamda pH’ın 4.0 ila 5.0 arasında seyretmesi… Beden kendi mantığını sessizce sürdürürken Freud’un kuramı kültürel bir kir hayaletine tutunuyordu. Bu, yalnızca bir tıbbi hata değil, kuramın içine sızmış, fark edilmeyen bir ön kabuller zinciriydi.
Freud’un kendi hayatı da bu kör noktaların nasıl işlediğini gösteren küçük bir sahne gibi okunabilir. Kokaini zihinsel yorgunluğa çare sanacak kadar güvenle kullanması ve bunu hastalarına önermesi, kişisel deneyimini bilimsel kabule fazla yaklaştırdığının göstergesiydi. Sonradan riskler belirginleştiğinde bile bu yanılgısını bırakmadı. Carl Jung’un bir röportajında işaret ettiği gibi Freud, yanıldığı yerlerde bile fikrinin gölgesinden kolay kolay çıkmazdı.
En parlak zihinler bile kurdukları sistemlere kendi görünmez kabullerini taşımaktan kaçamıyor.
Tıpkı Freud’un bedeni yanlış okuması gibi, iktisat kuramlarının ve piyasa söylemlerinin ardında da benzer kör noktalar dolaşıyor. Böylece iktisadi birey masaldaki kahramanın çağdaş gölgesine dönüşüyor. İnsanlarla birlikte yaşamak zorunda ama dokunduğu her ilişki rekabetin sert yüzüne çarpıyor. Yürür… Bazen bilerek, çoğu zaman ise bilmediğini bile bilmeden. Adımlarını duymaz; nereye vardığını anlamadan ilerler. Gündüzleri güçlü görünmek için çabalarken, geceleri içine kulak verdiğinde, sesinin içten içe kısıldığını duyan yalnızca kendisi olur.
Liberalizmin yalın hâli, devleti güvenlik ve adaletin çıplak çatısına indirgerken müşterek olan ne varsa –toprağı, suyu, eğitimi, sağlığı– piyasanın alanına taşıyor. Rekabet korunmalı, disiplin bir erdem gibi parlatılmalı, rasyonellik bir mecburiyete dönüşmeli. Adam Smith’in karşılıklı ihtiyaçlardan doğan, birbirine muhtaç insanlar fikri yerini kendi hayatını küçük bir işletme gibi yöneten izole bireye bırakıyor.
Eğitimini yarıda bırakmak, mesleğini değiştirmek, bedenine iyi bakmak… Her biri artık yalnızca bir karar değil, küçük yatırım hamleleri olarak kodlanıyor. İnsan yaşamını bir bilanço satırı gibi tartmaya başlıyor. Karl Marx’ın yabancılaşma kavramı yüksek sesle anılmasa da bu noktada daha içeriden, daha kısık bir tonda yankılanıyor: İnsan kendini gerçekleştirmekten çok kendini yönetmekle meşgul; karakterini inşa etmekten çok, portföyünü düzenliyor.
Belki de bu hesap kitap sarmalından, o soğuk ciddiyetten sıyrılmanın bir yolu vardır: Voltaireci bilmiş gülümsemeden ziyade insanın gülerken bacaklarına vurduğu, göbeğini çatlattığı Rabelais tarzı kahkahayı yeniden yakalayabiliriz. Çünkü kahkaha aklın denetiminden önce gelir; insanın içindeki fazlalığı, taşkınlığı, yaşamın kendiliğini hatırlatır.
Ne var ki giderek büyüyen düşük ücretli hizmet sektörü modern dünyanın yeni ormanıdır. Betonun, ekran ışığının ve asansör aynalarının içinden büyüyen bir orman bu. İnsan sabahları o ormana uyanıyor; kartını okutup aynı koridordan geçerken her gün yeniden.
Çağrı merkezi kulaklığının plastik sesi, market kasasının tekdüze sinyali, kuryenin hiç sönmeyen bildirim tonu… Hepsi, bu ormanın içinde yankılanan aynı adımın varyasyonları gibi.
Kâğıt üzerinde herkes “yeteneğine göre” bir yer bulmuş görünüyor; ama bu ormanın gölgesinde kurdun nefesi hâlâ hissediliyor. Masalların karanlık kaderi bu kez özgürlük ve seçim kelimelerinin ardına saklanıyor; insan aynı patikayı yürümeye devam ediyor. Masal çoktan bitmiş oluyor, fakat o hâlâ son sayfaya gelmediğini sanıyor.
Ve belki de en sarsıcı olan şu: İnsan kurdu hep dışarıda ararken, gecenin en sessiz anında içinden gelen fısıltının kime ait olduğunu söyleyemeyecek kadar ürker hâle geliyor. Kapının ardında bekleyen bir tehdit sanırken, çoktan içeri buyur ettiği o gölgeyle birlikte yaşadığını geç fark ediyor.
Modern bireyin asıl yazgısı kurdun kapıya ne zaman geldiğini ıskalamak değildir; kendi sesi onun sesiyle karıştığında, kurdu çoktan içine aldığını en son fark eden kişi olmaktır.
Altar Kaplan, ekonomi, iktidar, liberalizm, modernlik, politika, yabancılaşma