fotoğraf: Sharon Drummond (CC BY-NC-SA 2.0)

Sıçanın Labirenti

“Kafesin biri, bir kuş aramaya çıktı.” —Franz Kafka

Kafes arıyorsa, kuş zaten içeridedir. Labirent de böyledir. Zorla kapatmaz; dolaşanı tanır. Kimin nerede yavaşladığını, kimin hangi köşede geri döndüğünü, kimin kaç kez aynı kapıyı denediğini öğrenir. Öğrendikçe genişlemez, daraltır. Sıçan bu yüzden kahraman değildir. Kaçmaz da. Kaçamaz. Çünkü labirentte kaçmak için önce bir “dışarısı” gerekir. Burada dışarısı yoktur, koridor vardır. Koridorun sonunda duvar, duvarın arkasında yine koridor. Mekân kendini tekrar ederek öğretir; öğrenen çıkışı değil uyumlanmayı öğrenir.

Sıçan yanlış yola girdiği için dönmez, doğru yol olmadığı için döner. Döndükçe kendi dönüşünü “seçim” sanır. Akıl burada çözüm üretmez, ayıklama yapar. Fazlalığı dışarıda bırakır, tekrarları ödüllendirir. Bir süre sonra en güvenli yol, en doğru yolmuş gibi görünür. İstikrarın ahlakı doğar: “Aynı yerden git.” “Değiştirme.” “Deneme.” Bu cümleler bağırmaz. Bağırmadıkları için iç sese dönüşür. İç sese dönüşen her şey zamanla karakter gibi taşınır; sorgulanmaz, savunulur. 

Labirent, kapıları çoğaltarak ikna eder. Kafes kuşu ararken akıl da insanı arar; bulduğunda kapatmak zorunda değildir, özgürlük vaadiyle konuşur. Koridorlar mantıklı görünür. Mantık ikna edicidir. İkna edilen kendini özgür sanmaya daha yatkındır. Çünkü özgürlük bazen çıkışla değil, seçenek çokluğuyla tanımlanır. Çok kapı varsa, insan kapalı olanları görmez. Her gün aynı kapıdan geçmek bir süre sonra “kendi yolum” hissi verir; oysa belki de her gün aynı kapıdan geçmenin tek nedeni, başka kapıların sessizce kilitlenmiş olmasıdır. Seçenekler çoğaldıkça yön kaybolur, yön kayboldukça yürümek yeterli sanılır.

Bu körlüğün nasıl çalıştığını bazen en soğuk örnekler anlatır. Savaş sırasında geri dönebilen uçaklara bakıp “En çok delik nerede?” diye soran akıl, delik olmayan yerlere bakmayı unutur. O noktada Abraham Wald’ın hatırlattığı basit şey her şeyi değiştirir: Geri dönebilenlerin üzerinde gördüğünüz izler, yalnızca hayatta kalanların izleridir; asıl belirleyici olan iz görmediğiniz yerlerdir, çünkü oradan vurulanlar geri dönememiştir. Labirent de böyle çalışır. Biz çoğu zaman yalnızca dönebilenlere, sürdürebilenlere, “idare edebilen”lere bakarız. Dönemeyenlerin nerede kaybolduğunu veri dışı bırakırız. Eksik tablo tamam sanılınca, akıl doğru karar verdiğini düşünür; oysa yalnızca görünene uyum sağlamıştır.

Sistem bu uyumu saklamaz, normalleştirir. Her şey çalışıyordur, yalnızca insan sızdırır. Formlar, çizelgeler, talimatlar yerli yerindedir. Aksaklık kabul edilmez, kişiselleştirilir. Makineler kusursuzdur, bedenler değil. Sıçan çarptıkça duvara değil, kendine kızar: “Demek ki ben yapamıyorum.” Oysa düzenin dili sakindir: “Kimse seni zorlamıyor.” Çalışan bir şeyin içinde acı çekmek acıyı kişisel yetersizlik gibi yaşatır. Suç mekânda değil bedende aranır. İnsan kusuru kendinde buldukça düzeni savunur, savundukça onu “doğal” sayar. 

Labirentin en maharetli tarafı, hesap ile merhametin yerini değiştirmesidir. Hesap yapılır, tablo çizilir, risk ölçülür. Ölçülen her şey yönetilebilir görünür. Yönetilebilir görünen her şey katlanılabilir olur. Katlanılabilir olan ise itiraz doğurmaz. Böylece akıl, çıkışı değil devamı örgütler. Devam ettikçe düzen güçlenir, güçlendikçe görünmezleşir. Görünmezleşen bağlar yeni adlar alır: “gerçekçilik”, “piyasa”, “zorunluluk”, “normal”.

Bir an gelir, göz her şeyi görür ama beden hiçbir yere varamaz. Merdivenlerden çıkarsın, inersin, tekrar çıkarsın. Hareket vardır, durmak yoktur. Ama varmak diye bir şey de yoktur. Yukarı ile aşağı arasındaki fark silinir. Mesele yükseklik değil, yer değiştirmemektir. Labirent aklı tam da böyle çalışır; ilerliyormuş hissi verir ama varmayı erteler. Yürümek özgürlük sanıldığında yön sormak ayıp sayılır.

Üstelik labirent yalnızca düşünceyi değil, bedeni de eğitir. Omuzlar düşer, adımlar kısalır, nefes ayarlanır. Bir süre sonra duvara çarpmamak için bakmazsın, çarpmamayı bedenine öğretirsin. Beden öğrendiğinde akıl rahatlar. Rahatlayan akıl soruyu erteler. İşte o anda labirent kazanır: Düşünce sürer, beden uyumlanır, çıkış unutulur. Unutulan her çıkış, insanın “Ben buyum” diyerek hayatını savunmasına yarar.

Bir noktada tutunamamak isyan olmaktan çıkar, tutunmanın anlamsızlaşmasına dönüşür. İnsan artık kavga etmez, geri çekilir. Ne evet der ne hayır. Sadece “Tercih etmem” der; Herman Melville’in Kâtip Bartleby’si gibi, itiraz etmeden, karşı çıkmadan, düzenin talebini sessizce askıya alır. Bu cümle bir reddiye değil, bir boşaltmadır. İtiraz etmez ama ilerlemez, ilerlemediği için de aklı aksatır. Sessizlik kişisel tercih gibi sunulduğunda yazgı çoktan kurulmuştur.

Umut bile labirentin parçasıdır. Işık görünen açıklıklar vardır; insan hızlanır. Ama o açıklıklar çoğu zaman başka bir duvara açılır. Umut yön değiştirmez, hareket üretir. “Az kaldı.” “Biraz daha.” “Sonrası iyi olacak.” Bu cümleler itirazı erteler. Erteleme uzadıkça kafes görünmezleşir. Görünmezleşen kafes “dünya” sanılır. İnsan dünyayı sorgulamaz, dünyaya uyumlanır. Uyum erdem, uyumsuzluk kusur gibi anlatılır.

Dil burada kilittir: “Normal.” “Gerekli.” “Kaçınılmaz.” Bu kelimeler kapıdır. Kapıdan geçtikçe labirent büyür. Büyüdükçe insanın içi küçülür. İç küçülünce çıkış bir hak olmaktan çıkar, lüks gibi görünür. Böylece yasaklanmayan şey kaybolur: Yok olan özgürlük değil, özgürlüğün talep edilmesi ihtimalidir. 

Sıçan, dünyayı labirent sandığında duvarlara bakmaz. Duvarları hava gibi solur. Sertlik kaybolur, sürtünme azalır. Tam da bu yüzden iz de kalmaz. Yerde bir deri durur. İncedir. Kurudur. “Değiştik” der. Kimse yalan söylediğini iddia edemez; gerçekten değişilmiştir. Ama değişen yön değildir. Sadece kabuktur.

Altar Kaplan, beden, labirent