“Son Sözler” başlıklı kitaplar insanların son sözlerini, onların hayatına bir pencere açan farklı bir edebi tür olarak ele alır. Meslektaşların ölümünün hemen ardından yazılan ölüm ilanları ve anı metinleri de son sözler gibi kendine özgü bir yazım türüdür: Ne analiz, ne eser incelemesi, ne kişisel günlük olan, ancak bunların hepsi olabilen; olağanlaşmamış anlatım biçimlerini, duygusallıkları mazur gören farklı bir makale yazım şeklidir. Bir yazar meslektaş hakkında ölüm ilanı yazmak, kişinin kasıtlı olarak yabancı konumundan, eleştirel ve analitik zihninden uzaklaşması, insan ilişkilerine ve yakınlığına kendini kaptırması anlamına gelir. Bu sadece bir yazarın başka bir yazarın eserini yorumlaması değil, kişisel karşılaşma ile akademik okumayı birleştiren ilişkisel bir anlatıdır. Bir başkasının eserini okumanın aslında iki insan arasındaki bir karşılaşma olduğunu hatırlatır. Tüm akademik sözlerin arkasında yaşayan, düşünen, ağlayan, gülümseyen, yargılayan, seven, nefret eden bir insan olduğunu fark ettirir. Ölüm ilanı yazıları bir geçiş türüdür: Bundan sonra bir insanın eserleri ve etkileri hakkında hep geçmiş zaman kullanılacaktır. Bir anlamda son söz, diğer anlamda ilk söz olan bu yazılar, yoğun kayıp ve üzüntü duygusuna rağmen yaşamanın, yazmanın, üretmenin, yaşayan, yazan ve üreten bir insanla anılar biriktirmenin ne kadar büyük bir ayrıcalık olduğunu doğrulayan, yaşamı onaylayan bir türdür.
Manifold için hazırladığım “Jean-Louis Cohen’in Ardından” dosyası, meslektaşları ve öğrencilerinin anılarını bir araya getirerek, bu mimar ve tarihçinin mimarlık tarihine, sergilerine, eğitimine ve koleksiyonculuğuna yaptığı katkıları göstermeyi, daha özelde onun Fransa, Almanya, Rusya, Fas, ABD, Kanada, Irak, Brezilya, Somali-Etiyopya ve Türkiye’deki çalışmalarını ve etkisini anlatmayı amaçlıyor. Farklı günlerde yayımlanacak yazılar, mimarlık tarihinin pratik ve politikayla ilişkisi, detayları ve bütün resmi görmek arasındaki gerilim, sergi hazırlama ve kitap yazmanın tamamlayıcılığı ve yarışı, küresel mimarlık tarihi yazmanın önemi ve zorluğu, araştırma, öğretme ve danışmanlık yapma arasındaki birliktelik, bitmemiş projelerin akıbeti gibi konular üzerine sözler söylüyor. Meslektaşları, öğrencileri ve beraber çalıştığı kişilerin tek tek yazdıkları bu dosyada birleşerek, Jean-Louis Cohen’in çoklu uzmanlığının ve etkisinin geniş yelpazesini, çok katmanlı ve zengin yaşam mozaiğini ortaya çıkarıyor. Makaleler (biri hariç) İngilizce ya da Fransızca kaleme alındı ve benim tarafımdan Türkçeleştirildi. [Esra Akcan]
***
Seneler önce bir dersinde, Joan Ockman’ın Architecture Culture 1943–1968 [Mimarlık Kültürü 1943–1968] kitabının devamı olarak hazırlaması teklif edilen Architecture Theory Since 1968 [1968 Sonrası Mimarlık Kuramı] kitabını neden kendisinin yazmadığına dair bir yorumunu dinlemiştim. “Bu kişiler hâlâ ensemde nefes alırken bu kitabı yazamazdım” diyordu. Yeterli eleştirel mesafe oluşmadan tarihyazımı mümkün değildi. Bense “Mimarlıkta şimdiki zaman ne zaman başladı?” sorusuyla 1960’lar sonrasına bakmak istediğimi biliyordum. 1940’larda Rönesans’ta aranan bu eşik, 1980’lerde Aydınlanma Çağı’ndaydı ve nihayet yaklaşık olarak 1968’e konumlanmıştı. Yoğun entelektüel ve kuramsal faaliyetlerin gerçekleştiği bu eylem alanına nasıl bakılabilirdi? Yaşayan figürler üzerine nasıl tarih yazılabilirdi? Bu sorunun cevabını, Sylvia Lavin’in yürütücülüğünde, doktora tez danışmanlarımdan biri olan Jean-Louis Cohen’le konuşmalarımızda buldum. Bu uzun boylu, hafif kambur duruşlu adam, tarihin içinde gözleri parlayarak, meraklı bir çocuk gibi dolaşıyordu.
Bernard Tschumi’nin erken dönem işleri üzerinden, 1968 sonrası mimarlık düşüncesinde kent kavramını anlamaya çalıştığım tezimde, Jean-Louis hem bir danışman hem de zaman zaman Tschumi’yle zıtlaşarak gündemin içinde gezinen bir çağdaşıydı. Bernard Tschumi arşivini kendi elinde tutan pek çok figür gibi, belgeyi yaratıcısından ayırarak bakmanın zor olduğu bir tarihsel kişilikti. Pek çok çağdaşı gibi mimari üretiminin nasıl konumlandırılacağı üzerine çokça yazmış, bir anlatı kurmuş ve kendine özgü aurasıyla bunları bana da arşivde birlikte geçirdiğimiz uzun vakitlerde sözlü olarak aktarmıştı. Jean-Louis sıklıkla “Çalışma konunun cazibesine kapılma” diyerek beni mesafelendirdiği bu figürün ‘68 kuşağı içindeki yerini “‘68 gücü keşfetmekle ilgiliydi” diyerek açıklar; Tschumi’nin pozisyonunu bu çerçevede değerlendirirdi. Sol görüşlü, aktivist bilim insanı ebeveynlerle büyüyen bu Fransız tarihçi, Tschumi’nin farklı bir 1968 Paris’i deneyimlediğine sık sık dikkat çekerek, onun gözlemci konumunu anlamama yardımcı oldu. Sylvia Lavin’in “şimdiki zamanın nerede olduğunu iyi bilenler” olarak nitelediği bu gözlemci filtresi, araştırmamda Tschumi’yle birlikte içinde dolaştığım seyahat eden fikirler ekosistemini anlamamda önemli bir rol oynadı. Benzer şekilde, dönemi kahramanlaştırmamanın önemini de vurgulardı. O, tarihsel çalışmalarda oluşabilecek nostaljik bakışa karşı temkinliydi. 1968 sonrası mimarlık üzerine sohbetlerimizde, bu döneme bakmanın bir fırsat olduğu kadar, tüm politik ve deneysel enerjinin geçmişte kaldığı izlenimini yaratabilen nostaljik bir tuzağa da dönüşebileceğini söylerdi.
Ockman’ın aksine, Cohen yakınımızda nefes alan herkesle röportaj yapmaya yönlendirerek, bana iletişim içinde mesafelenmenin yollarını gösterdi. “Röportajda hak ettiğini alırsın” diyerek bilgili ve donanımlı bir merakla yaklaşmam gerektiğini söylediği bu yakın tarihin aktörleriyle konuşmak; aynı soruların farklı cevaplarını dinlemek, coğrafya ve dil farkları içinde değişen ipuçlarını keşfetmek, tarihyazımında bir yöntem olarak çalışmalarımda belirleyici oldu. Mitleri reddederek, tarihi geleceğe dönük bir perspektifle ve ilişkisel bir bakışla ele alan Cohen, fikirlerin coğrafyalar ve zamanlar arasında nasıl dolaştığını ve dönüşüm eşiklerini titizlikle izlerdi. Tarihyazımında kimseyi kahramanlaştırmaz, fakat tarihsel figürlerin kahraman ve anti-kahramanlarını çok iyi gözlemlerdi. “Okuldayken kimleri okumuşlar, kahramanları kimlerdi?” sorusunu ondan sıklıkla duyabilirdiniz. Örneğin, 1968 olayları sırasında Paris’te Georges Candilis ofisi çalışanlarıyla Beaux-Arts akademisinden kişilerin aynı bistroda öğle yemeği yemesi ve ofisin, mimarlık kitaplarının bulunduğu ana kitapçının köşesinde yer alması gibi bilgiler üzerinden dönemin fikir alışverişini bir mikro haritalamayla önünüze serebilirdi.
Bir sohbetimizde “Söylem insanların buluştuğu yerde gelişir” demişti. Bu cümle yalnızca tarihsel olanla değil, bugüne dair olanla ilişkisini de açıklayan bir bakış açısı sunuyordu. Üzerinde çalıştığı konular hakkında kahve molasından doktora dersine kadar çeşitli ortamlarda birlikte düşünmeyi alışkanlık hâline getirmişti ki bunun ABD akademisinde en çok özlediğim özelliklerden biri olduğunu söylemeliyim. Architecture in Uniform [Üniformalı Mimarlık] sergi ve kitabı hazırlıkları sırasında Princeton Üniversitesi doktora öğrencileriyle düzenlediği konferansın (“Front to Rear: Architecture and Planning during World War II” [Önden Arkaya: İkinci Dünya Savaşı Sırasında Mimarlık ve Planlama]) ardından, UCLA’de verdiği “Front to Rear: Designing and Building for World War II, from Siberia to California” [Önden Arkaya: Siberya’dan Kaliforniya’ya İkinci Dünya Savaşı için Tasarlamak ve İnşa Etmek] dersinde onun asistanlığını yapmıştım. Her birimizin araştırma konusuna bizden daha çok heyecanlanarak Fransız aksanıyla kulaklarımızda birbirine dolanan sayısız kaynak ve ismi sıralayıvermesi; süreçte verdiği titiz yorumların yanı sıra sonuçları aynı heyecanla okulun yıl sonu mimari stüdyolar sergisine ekleme çabasını da unutmuyorum. Araştırmayı görsel ve hatta mekânsal bir malzemeye çevirerek argüman kurma pratiği, geleneksel mimarlık tarihçiliği normlarını çağdaş durumlarla buluşturmak açısından önemliydi. Cohen’in kamuya açık sergiler ve yayınlarla mimarlık tarihini yaygınlaştırmaya gösterdiği özen, araştırma ile temsil arasındaki bu geçişin anlamlı bir örneğiydi. Danışmanım Sylvia Lavin’in de sıklıkla izlediği küratöryel araştırma ile akademik yazı pratikleri arasında gidip gelen arşiv incelemesi yönteminin kendine özgü bir versiyonunu Jean-Louis Cohen’de böylelikle görmüş oldum.
Jean-Louis’nin kendi çalışmasına soru sordurma alışkanlığı da konuşmalarımızın dinamiklerinden biriydi. The Future of Architecture Since 1889: A Worldwide History [1889'dan Bu Yana Mimarlığın Geleceği: Bir Dünya Tarihi] kitabı üzerine sohbet ederken, kendisine bir soru sormamı istemişti. Ben de bu tarihi nerede bitireceğine nasıl karar verdiğini sordum. Cömertçe tekrar ettiği “Çok iyi” cevabının ardından kitabın kurgusunu anlatmıştı. Tarihsel eşikler, coğrafi işaretler ve aktörler arasında kurduğu zihin haritaları sözlü anlatımda kendine özgü bir biçim kazanırdı ve yazılı metne yepyeni bağlantılar eklerdi. Bu yaklaşım kitaplarında da kendini gösterir, her elinize alışta sizi adeta farklı bir yolculuğa çıkarır.
Belgelerle kurduğu ilişkide de benzer bir tutum sergilerdi: “Eğer dikkatli bakarsan belgeler seni bulur.” Arşiv araştırmama başlarken, nerede neyi bulmam gerektiğiyle ilgili endişelerim ve Türkiye pasaportlu bir yabancı öğrenci olarak yaşadığım uluslararası seyahat zorlukları içinde ABD, İngiltere, Fransa, Kanada ve İsviçre arşivleri arasında kaybolma gerginliği yaşarken bana böyle söylemişti. Arşiv araştırmasının zamanla nasıl bir rutine dönüşebileceğini, bu temkinli kayboluş pratiğiyle öğrenmiş oldum. Arşiv belgesinde bir ismin baş harfleri olabileceğini tahmin etmekten öteye gidemediğim kataloglanmamış bir ipucu, Jean-Louis’nin görüşmemi önerdiği birinin aktardığı bir anekdotta anlamlı bir bilgiye dönüşebiliyordu.
Bazen de kendisi arşivde bir belge olarak beliriverirdi. Daha sonra küratör olarak birçok projede yer aldığı MoMA’nın renovasyon ve genişletme projesi öncesinde, 1996 yılında dinleyici olarak katıldığı –ilginçtir ki Bernard Tschumi’nin de konuşmacı olduğu– bir panele ait MoMA arşivi ses kayıtlarında müzenin tekrar eden doğasına dikkat çekerken şunları vurguluyordu: “Müzede tekrarın kendine özgü bir yanı var. İnsanlar, aynı sahneleri ve aynı resimleri aynı yerlerde görmek için yeniden gelir; sonsuza dek de gelmeye devam edecekler. Bu durumla olumlu bir şekilde başa çıkmamız gerekiyor. Hem o açıklık niteliğini korumaya çalışmalı hem de yeni hikâyeler sunmalıyız.” Bu ifadeyle Cohen, müze deneyiminin tekrara dayalı yapısını yalnızca kaçınılmaz bir durum olarak değil, aynı zamanda anlatının sürekliliğiyle yeni içeriklerin birlikte var olabileceği bir imkân olarak ele alıyordu. Arşivi hiç terk etmemesinin ardında da sanırım benzer bir inanç yatıyordu. Çok erken kaybettiğimiz bu eşsiz araştırmacı ve tarihçi, eminim ki arşivin içinden bizimle aynı heyecanla konuşmaya devam edecektir.
araştırma, arşiv, Bernard Tschumi, Esra Akcan, Esra Kahveci, Jean-Louis Cohen, Jean-Louis Cohen’in Ardından, mimarlık, mimarlık tarihi, tarihyazımı