fotoğraf: screenpunk (CC BY-NC 2.0)

Balığın Fanusu

“Araç mesajdır.” —Marshall McLuhan

Kadraj yerleşti mi artık yalnızca bakış değil, ortam da kurulur; cam görünmezleşir, içerisi “dünya” diye solunur. Karganın gözü kadrajı kurmuştu: Neye bakacağımızı, neyi “gündem dışı” sayacağımızı. Ama kadraj tek başına yetmez. Kadrajın bir de içi vardır; ışığı, sesi, temposu, dili… Yılanın derisi kabuğu bırakıp yönü saklıyordu; karganın gözü o yönün görme alışkanlığını kuruyordu. Fanus ise ikisini birleştirir: Yön artık saklanmaz, normalleşir. Çünkü fanusun en büyük mahareti sınırın görünmemesidir.

McLuhan’ın cümlesi burada tam fanusun adıdır: Mesaj çoğu zaman söylenen şey değil, içinde yaşadığın ortamın kendisidir. Balığa ne anlattığın değil, onu hangi suya koyduğundur. Suyun ısısı, berraklığı, filtresi, akışı… Mesaj budur. Mesaj içerik değil, ortamın dayattığı harekettir: Neyi hızlandırdığın, neyi yavaşlattığın, neyi görünmezleştirdiğindir. Böylece fanus suyu değil, davranışı sabitler. Balık her gün o mesajı solur, her gün onu yutar. Sonra onu “ben” diye taşır.

Fanusun kötülüğü bağırarak çalışmaz. Fanusun kötülüğü şeffaflıktır. Cam görünürse rahatsız eder; rahatsızlık soru doğurur. Cam görünmezse sınır “dünya” olur. Dünya olan şeye itiraz edilmez; dünyayla yalnızca uyumlanılır. İşte bu serideki en sinsi eşiklerden biri budur: Fanus hepsini tek bir cümleye çevirir; koşullar tartışma dışıdır.

Fanus dışarıdan bakıldığında “koruma” gibi görünür. İçeride ısı sabittir. Gürültü ayarlıdır. Işık yeterlidir. Tehlike filtrelenmiştir. “Senin iyiliğin için” denir. Bu cümle insanın içinde bir rahatlık üretir, rahatlık da bir tür sadakat. Çünkü rahatsızlık yoksa yön sorulmaz. Yön sorulmayınca yürümek yeterli sanılır. Yürümek yetince tasma görünmezleşir. Görünmezleşen tasma “kendi yolum” diye taşınır. Fanusun işi tam budur: Sınırı kaldırmaz, sınırı görünmez kılar.

Bu yüzden fanus bir mekân değil, bir terbiyedir. Balık camı görmez, suyun kendisini dünya sanır. Biz de çoğu zaman “dünya böyle” dediğimiz şeyi dünya sanırız; oysa çoğu zaman bu yalnızca ayarlanmış bir iç ortamdır. Serbest seçim görüntüsü verir ama seçimin menzilini sabitler. “İstediğini al.” “İstediğin gibi yaşa.” “İstediğin gibi ol.” Cümleler özgürlük gibi parlar ama parlayan şey çoğu zaman seçenek değil, çerçevedir. Çerçeve sabitse seçenekler yalnızca dönüş hızını değiştirir.

Akşamüstü bir AVM’ye gir: Işık hiç değişmez, mevsim hissi silinir. Dışarıda akşam olur, içeride ışık aynı kalır. Dışarıda rüzgâr vardır, içeride klima. Dışarıda zaman vardır, içeride kampanya. Dışarıda belirsizlik vardır, içeride güvenlik. İçeride “güvende” olduğunu sanırsın; aslında güvende değil, ayar içindesindir. Ayar bağırmaz, öğretir. İçeri girince omuzlar fark etmeden gevşer; dışarıdaki gürültü değil, içerideki pürüzsüzlük yorucu görünmeye başlar. Yürüyen merdiven, vitrin aralığı, müzik sesi, güvenliğin varlığı… Hepsi tek bir cümle kurar: “Burada soru sormaya gerek yok.” Bir süre sonra dışarısı “risk” diye konuşulur. Risk büyüdükçe içerisi erdemleşir; erdemleşen içeride itiraz yalnızca anlamsız değil, ayıp görünmeye başlar.

Fanusun içinde para da farklı çalışır. Paranın kendisi değil, “kalan”ı görünür olur. Kart dolum ekranları, uygulamalar, bildirimler… Hepsi aynı dili konuşur: Eksik. Eksik büyüdükçe insan “idare etmeyi” öğrenir. İdare etmenin dili kısadır: “Şimdilik.” “Biraz daha.” “Sonra.” “Geçici.” Yılanın derisindeki “geçici” burada tekrar belirir ama bu kez bir tabela değil, bir yaşam biçimidir. İnsan geçiciliği süre sanır; oysa geçicilik çoğu zaman bir alışkanlık üretir. Alışkanlık fanusun suyudur.

Fanus bir süre sonra ahlak da üretir. “Dışarı çıkma.” “Boşuna risk alma.” “Büyük konuşma.” “Daha kötüsü var.” Bu cümleler bağırmaz; bağırmadıkları için iç sese dönüşür. İç sese dönüşen her şey karakter gibi taşınır. Karakter gibi taşındığında korunur. İnsan koruduğu şeyi düzen sanmaz; “Ben buyum” sanır. İşte yazgının yolu böyle açılır: Büyük kararlarla değil, küçük konforlarla.

Gaston Bachelard, Mekânın Poetikası’nda iç ile dışın keskin bir “coğrafya” olmadığına, aralarında sürekli kurulan bir diyalektiğin bulunduğuna işaret eder: Mekân yalnızca barındırmaz, alışkanlık üretir; dışarısı da zamanla bir yer olmaktan çıkıp bir “risk dili”ne dönüşebilir. Fanusun camı da böyle çalışır. Camı görmek, camı kırmak değildir ama elini cama götürür. El cama gidince su bir anda “dünya” olmaktan çıkar, bir düzen olur. O an anlaşılan şudur: Sınır, sert olduğu için değil, ev gibi olduğu için kalıcıdır.

Dışarısı dediğimiz şeyin kendisi bile çoğu zaman otomatik bir kurtuluş vaadine dönüşür; oysa o vaadin rahatlığı da fanusun ürettiği bir yanılsamadır. Yeryüzü ancak insanoğlunun azınlıkta kaldığı yerlerde vardır ama o “dışarısı” da masum değildir: Evet, yüksek dağlarda ve küçük adalarda doğa “sağlıklı” değil, kendi yalnızlığında bile serttir, kayıtsızdır, nitekim bizim şifa sandığımız şey çoğu zaman sadece uzaklıktır.

Bu metnin derdi fanusu suçlamak değil. Fanus su değildir, su çoğu zaman yaşatır. Derdi şu: Yaşatan şeyin aynı anda nasıl alıştırdığı. Koşullar tartışma dışı kaldığında özgürlük yalnızca içerideki dönüş hızına indirgenir. İnsan “daha hızlı” yaşadığını sanır, oysa daha dar yaşar. Daha dar yaşadıkça daha çok uyumlanır. Uyumlandıkça itiraz pahalılaşır. Pahalılaşan ilk şey soru olur. Sonra kelime. Sonra ses.

Ve fanusun en büyük numarası şudur: İçeriyi sevdirir. Dışarıyı küçültür. Dışarısı küçüldükçe içerinin duvarları “gereksiz” görünür. Duvarlar gereksiz görünürken duvarların işi en iyi şekilde çalışır. Balık camı unutunca cam güçlenir. İnsan koşulları unutunca koşullar yazgıya dönüşür.

Fanusun içinde bir noktadan sonra konfor yetmez ama yetmeyen konforun kendisi değil, bıraktığı ağırlıktır. Düzen bu kez insana başka bir maharet öğretir: Sorumluluğu arkada bırakmayı, daha doğrusu dağıtmayı. Kaçış diye görünen şey bazen dışarı çıkmak değil, içeride kalarak izini azaltmaktır. İz azalınca sorumluluk da azalır; azalan sorumluluk kuyruğun en rahat sallandığı yerdir. Cam görünmez kalır, yalnızca kuyruk oynar.

Altar Kaplan, balık, fanus, Marshall McLuhan, modernlik