FlisNet

0.

Netflix’e DVD gönderdiği yıllarda abone olmuş ihtiyar kuşaktanım. Aylık sabit ücret öderdiniz, Netflix de o meşhur kırmızı zarfında DVD’leri postayla gönderirdi. DVD’yi izler, sonra da (ücretsiz olarak) geri gönderirdiniz, ertesi gün de Netflix listenizden sıradaki DVD’yi gönderirdi. Zamanında ilerici bir stratejiydi bu. Nihayetinde postayla DVD ödünç alıyor, iade ederken posta parası ödemiyor ve listenizi internetten idare ediyordunuz. Üstüne üstlük, Netflix size film seçmede yardımcı oluyordu: İzlediğiniz, beğendiğiniz, not verdiğiniz filmlere dayanarak yeni filmler öneren bir algoritması vardı ve bu algoritmalarından epey gurur duyuyorlardı. Posta yoluyla DVD ödünç aldığınızda DVD’yi istediğiniz kadar, 2 gün, 2 ay, elinizde tutabilirdiniz. Ama elinizdekini göndermeden yenisini göndermezdi Netflix. Bir seferde kaç DVD ödünç alabileceğiniz ne kadar abonelik ücreti ödediğinize göre değişirdi. Örneğin, her seferde sadece bir DVD ödünç alabiliyorsanız, DVD’yi geri gönderme tarihinizi falan iyi ayarlamanız lazımdı. Örneğin, cuma günü geri gönderdiğiniz DVD, Netflix’in eline pazartesi geçerdi, hafta sonunu boşu boşuna heba etmiş olurdunuz. Dikkatli bir program yaparsanız, en ucuz abonelikle haftada iki film izleyebilirdiniz üç kuruş paraya.1

DVD’ci Netflix’in harika bir özelliği vardı. Piyasada DVD’si olan tüm filmler Netflix’in koleksiyonunda bulunurdu. Tüm filmler.

1.

Netflix’in başka ülkelere yayılabilmesinin kabaca iki yolu vardı. Bir, başka başka ülkelerde de DVD dağıtım tesisleri, depoları kuracak, ABD’dekine benzer bir anlaşmayı o ülkelerin posta idareleriyle yapıp DVD gönderme işini çok ucuza kotaracaktı. Ya da ikincisi, bu filmleri DVD formatında değil, madem internet hızı da arttı, internetten ödünç verecekti. Netflix ikinci yolu seçti. Bu da bir sürü zorluğu beraberinde getirdi kuşkusuz. Birçok farklı ülkede filmleri internetten izletebilmek için bu filmlerin, dizilerin uluslararası yayın haklarını alması gerekiyordu. Ayrıca, bu filmleri güvenli ve farklı farklı çözünürlükte dosya formatlarına dönüştürmesi gerekiyordu. İnterneti yavaş olana düşük çözünürlükte, hızlı olana yüksek çözünürlükte dosyayı, anlık dönüşümle falan uğraşmadan hemencecik yollayabilmesi için bu şarttı. Bu da nereden bakarsanız bakın ciddi bir işlemci gücü gerektiren teknik bir zorluktu. Son olarak, tüm bu filmleri internet hatları üzerinden dağıtacağı için servis sağlayıcılarla arasını iyi tutması gerekiyordu.2 Zira böylelikle, film izleme sınırı da koymadan, tüm abonelerine sınırsız izleme hakkı da verebildi. Bunlar bilinen, yaygın bir şekilde tartışılan konular.

Fakat, es geçilen asıl nokta Netflix’in kendine bir ekosistem yaratması oldu. Böylece Netflix, her filmin DVD’sini dağıtan bir şirket olmaktan çıkıp kendi seçtiği belirli filmleri izlettiren bir şirkete dönüştü. Eh, albenili ve ilgi çekici birçok film ve diziyle de doldurunca sistemi, eski Netflix’i arayan pek kalmadı —hele hele okyanusu aşınca. Çünkü artık pahalı Amerikan DVD’lerini falan çok ucuza, sınırsız ve hemen izlemek mümkündü.

Netflix’in DVD temelli iş modelini, stream üzerinden sürdürmesinin önündeki en önemli engel, kuşkusuz telif ve dağıtım hakları. Zira, hemen her yapım şirketi bu işin ne kadar kârlı olabileceğini, illegal (?!?) dosya indirmenin önünde verimli bir alternatif olduğunu gördü. Başka başka şirketler de Netflix’in yaptığı işi yapabileceklerini fark etti. Hele Amazon da topa girince, Netflix’in işi zorlaştı —izlettirebileceği filmler sınırlı olunca da ister istemez bir ekosistem yaratmış oldu. İlk bir iki ay hevesini aldıktan sonra insanlar Netflix’den sıkılmaya başladı. Bunun üzerine Netflix bir yapım şirketi olarak sadece kendisi için filmler ve diziler, yani orijinal içerik de üretmeye başladı. Bu iktisadi hamle, ekosistemi biraz genişletip daha da perçinledi. Zira artık kimi diziler ve filmler sadece ve sadece Netflix’te izlenir oldu. Dahası, film izlemek, binge watching’e (yani oturup ara vermeden bir dizinin bir sezonunu falan izlemeye) dönüştü. Bu nedenle, Netflix kendi başına küresel internet trafiğinin %15’ini kullanmaya başladı. Buna da şükür, zira Netflix epey üstün bir veri sıkıştırma teknolojisi kullanıyor aslında. Aksi takdirde bu oran internet trafiğinin rahatlıkla üçte birini aşardı diyor uzmanlar.3

Nihayetinde, Netflix filmle aramızdaki ilişkiyi değiştirdi.

2.

Gidişat iç karartıcı, kabul etmek lazım. Algoritmaların tavsiye ettiği filmler, eleştirmenlerin yerini aldı.4 Netflix, Hulu ya da Amazon Prime gibi ekosistemler de sinemateklerin yerine geçti.

İşin teknolojik kısmı dışında, benim buradan çıkardığım ilk ders eğlencenin sanatı yendiği. Bu ekosistemlerin en çok izlettiği, yatırım yaptığı, tavsiye ettiği veya öne çıkarttığı filmler ve diziler şüphesiz popüler, eğlencelik şeyler. Arz talep dengesi gibi dar bir çerçeveden bakınca, burada bir sorun bulmak zor.

Aynı iyimserlikle devam edeceksek, eğlencenin artık siyasete de bulaştığını görebiliriz. Kalın kitapları tartışmaktansa, eğlenceli ve panayır gibi eylemler ve yürüyüşler daha çekici artık. Meşhur Obama kampanyasından, Gezi’ye, bunun örnekleri gani.5 Bir adım daha atarsak, eğlenceli siyasetin bir ekosistem hâline gelmesini de hayal edebiliriz —neden olmasın?

Bunun daha tanıdık bir adı var: altkültür. Kapitalizmin Netflix’i ve bunların ekosistemini nasıl yarattığıyla, metal altkültürünün, örneğin, nasıl yaratıldığı ve yaşatıldığı arasında ciddi benzerlikler var.6 Netflix’in internet bant genişliğini (ve dolayısıyla elektriği) nasıl israf ettiğini konuşmak da, fanzinlerin harcadığı fotokopi kâğıdını ve tonerleri tartışmaya benziyor. Öte yandan Netflix altkültürü, metal altkültürüne nazaran, örneğin, ciddi bir şekilde azınlıkta değil. Ama yine de ana akıma ait bir izleme kültürü değil Netflix —TV ve sinema hâlâ ayakta. Dediğim gibi, TV izleyenler ya da sinemaya gidenler (bir iki istisnayı saymazsak) bir grup ya da altkültür oluşturamıyor. Ama Netflix’çiler diye bir gruptan söz edebiliriz —insanlar hangi filmi keşfettiklerini, listelerini falan paylaşıyor epeydir çünkü. Dolayısıyla, Netflix küresel olarak bir altkültür mertebesine erişti.

Dijital hayat bizi altkültürlerimizden kopardı diye şikâyet ederken, Netflix bizi köşeye sıkıştırıyor. Zira, o kadar zaman ve para israfına rağmen Twitter, Instagram ya da Facebook bir altkültür yaratamıyor. Aynı şeyi like edenleri bir cemaat ya da kültür olarak görmek mümkün olamıyor. Ama, yeni çağda, Netflix’çi yaşam, kültürün önemli bir köşesi hâline geliyor: Taşraya, geri kalmış ülkelere sinemanın gizemini ve büyüsünü inanılmaz bir bollukla getiriyor. Eski zamanların kasabaya yeni gelen televizyonu, günümüzün Vizontele’si oluyor Netflix.

Özetleyelim. Netflix’in kapitalist ekonomi içinde film ve diziler için yaptığı aslında, siyaset zemininde hayli aşina bir mekanizma. Kendi altkültürünü yaratarak, bu kültürde yükselmek, kendi siyasetini, ekonomik modelini ve nihayetinde de kendi kültürünü egemen kılma stratejisi, dijital hayatta yeniden hatırlamamız gereken bir mücadele alanı. Bunu türlü türlü sahalara devşirmeyi hayal etmek mümkün: E-kitaptan tutun da, dijital siyasete ve ahlaka birçok zemin var mücadele sathını sıklaştırmamız gereken. Çünkü teknolojide bu mücadeleyi kaybetmek üzereyiz. Kırmızı zarfı, kırmızı karta dönüştürmezsek, kurtuluşumuz da olmayacak!

1. Geçmiş zaman kullandığıma bakmayın, Amerika’da Netflix’in DVD abonelik servisi hâlâ devam ediyor, hem de üç küsur milyon aboneyle.

2. İnternet tarafsızlığı [net neutrality] tartışmaları da bu noktada önemli. Can Başkent, “Taraf Olmayan Bertaraf Olur”, Manifold, 12 Ocak 2018.

3.Netflix Consumes 15% of the World's Internet Bandwidth”, Fortune Magazine.

4. Can Başkent, “Kartezyen Cikciklemeler”, Manifold, 15 Ağustos 2018. Bununla beraber, zamanında, Netflix’in izlediğiniz veya beğendiğiniz filmlere dayanarak size yeni filmler tavsiye eden algoritmasını ilerletebilmek için, bizzat Netflix’in açtığı bir milyon dolar ödüllü bir yarışma olduğunu anımsatayım. Bu yarışmanın sonucu ne oldu, kim kazandı, bunu da meraklı okura bırakayım şimdilik.

5. Duran Oğaç ve Eylem Yılmaz, Bağzı Tanımlar ve Bağzı Olaylar: Bir Gezi Sözlüğü, Propaganda Yayınları, Mart 2016.

6. Can Başkent, “Hâlâ Metal Dinlemek”, Manifold, 19 Ekim 2016.

algoritma, altkültür, Can Başkent, dijital ekonomi, dijital kültür, internet, Netflix, popüler kültür, streaming media, yeni medya