COVID-19 Sonrası Konut
Tasarım Süreci Üzerinden
Eve Dair Düşünceler
“Wireless Enthusiast”, 
William Heath Robinson. 
Resim altı yazısı: Kablosuz Heveslisi (anlayışlı komşuya): “Evet, bütün bunlar teoride oldukça iyi; ama öyle ya da böyle, pratikte bu lanet şey işlemiyor.”,1 
The Radio Times, 26.10.1923, 
kaynak: Wikimedia Commons. 

İçinde bulunduğumuz çalkantılı ve acılı dönemde “Tasarım/mimarlık bu durumları nasıl ele almalıdır?” sorusunu düşünmek benim için çok zor oluyor. COVID-19 pandemisi özelinde, çok sayıda tasarımcı ve mimarın onlarca tasarım sitesinde bu soruya cevap arayışlarına ilişkin örnekler görülebiliyor. Bu örnekleri görmeye başladığımdan bu yana, sanki birçoğu gerçekten fayda sağlamak için değil de yalnızca gündeme ayak uydurmak ve kurumsal görünürlüğü artırmak için o mecralarda bulunuyor diye düşünüyorum. Bu konuda mimarlık eleştirmeni Kate Wagner’ın güzel bir yazısı var. Neyse, bu paralel serzenişten sonra şunu söyleyebiliriz: Sonuç olarak mimarlar da üretmeyi seven, sorunlara çözüm arayan ve ağırlıkla fayda sağlamak isteyen meslek üyeleri olarak bu camiada barınmak durumunda ve mekân tasarımlarında COVID-19 sırası/sonrası yaşama ilişkin neler yapılabileceği sorusunun kurumsal olarak sorulduğu yarışmalarda cevap aramak tanıdık bir yol, ki bu konuda açılmış çok sayıda yarışma da var. Ama kendime şunu sormadan edemiyorum: Bu yarışma çağrıları verimli, üretken düşünceyi mi ön planda tutuyor, yoksa yalnızca her zaman var olan tutumun sürdürülmesi, gündemin bir araca dönüştürülmesi için mi varlar? Kate Wagner’ın düşündüğü gibi bana da genelde samimiyetsiz geliyorlar ya da belki hep öyleydiler. ‘Yeni’ye ilişkin seçenekleri konuşmak için birer teşvik bunlar aslında. Bu ‘yeni’yi konuşurken, var olan sistemi beslemek dışında bir şey yapamıyoruz bazen; teoride “Yeni nedir, ne olacak? Nasıl değiştirebiliriz?” diye sorarken pratikte yine sahici bir değişime değil meta üretimine dönebiliyoruz. Teorideki umudun pratiğe geçmesi için yapılabilecek bir şey var mı? Kinik bakış açımı aşmakta zorlanıyorum. Neyse, konuyu daha fazla dağıtmayayım.

Ağacan Bahadır ve Tümer Keser’in kurucu ortakları olduğu BARN arch.,2 pandemi sonrası konut ve mahalle özelinde karşılarına çıkan sorulara cevap ararken tasarım sürecinin en bereketli aşamalarından olduğunu düşündüğüm ilk fikir üretimi ve tartışma kısmına beni de dahil etti. COVID-19’a yönelik bir tasarım sürecinde akıldaki düşünceler, sorular, mimari endişeler neler? COVID-19 sonrası nasıl görünüyor, hangi senaryolar uygun geliyor? Salgın öncesi tasarım süreci ile sonrası birbirinden ne derece farklılaşıyor ya da farklılaşıyor mu? Bu süreçteki tartışmaları gözlemlemenin ve açmanın değerli olduğunu düşünüyorum.

Ofisin ele aldığı tasarımın konut özelinde olması tabii ki rastlantı değil. Son üç aydır en çok vakit geçirdiğimiz yer konutlar, evler, özel mekânlar. Çeşitli yayınlarda da bu konuya kafa patlatılıyor. Bazı kültürlerde yer etmiş alışkanlıkları Batı dünyası tekrar keşfediyor, yeni teknolojilerle mekânlar dönüştürülüyor, var olan mekânların gerçekten gerekli olup olmadığı tartışılıyor. COVID-19’u bir toplu konut/konut hastalığı olarak tanımlayanlar bile var. Bizim tartışmalarımızda en başta kafalardaki sorular şunlardı: Yeni konut tipolojisi nedir? Pandemi dönemindeki yeni ev nedir? Pandeminin hemen sonrasında yeni konutlar nasıl olacak? Yakın gelecekte, yani önümüzdeki beş-on yıl içerisinde mimar görüşünün ışığında kullanıcının kendi kendine de geliştirebildiği bir konut mekân kurgusu nasıl olabilir? Woods Bagot firmasının örneğinde görüldüğü gibi, dönüşebilen ve aynı mekânda farklı işlevlere izin verebilen tasarımlar tercih edilecek gibi duruyor; ama kullanıcı içinde bulunduğu mekânı mobilyaları kenara çekerek, yerlerini değiştirerek farklı aktiviteler için zaten kullanabilecekken mimarın bu noktadaki katkısı ne olabilir? Şu an yaşadığımız evler pandemi döneminde nasıl dönüşüp çoklu kullanıma elverişli hâle gelebilir? Mobilya ölçeğinde dokunuşlar bunu nasıl teşvik eder? Hashim Sarkis küratörlüğünde hazırlanan 2020 (artık 2021) Venedik Mimarlık Bienali’nin konusu bence salgının gündeme getirdiği soruları da vurgulamaya çalışacak: Beraber Nasıl Yaşayacağız?3 Açtığı sosyopolitik tartışmaları göz ardı etmeden, acaba bu soruyu, “Ayrı olmak durumundayken beraber nasıl yaşayacağız?” diye tekrar düşünebilir miyiz? Son olarak ofisin sorusu: “BARN arch. olarak ne önerebiliriz?”

BARN arch.’ın konut mekânı 
kurgusuna dair diyagramı, 2020, 
BARN arch.’ın izniyle

Süreçte dış mekân-iç mekân ayrımı ve bu ikisi arası geçişte zorunlu olan dezenfeksiyonun nasıl gerçekleşebileceği, mutfak üretiminin ve stok yapma eğiliminin mekândaki yansıması, evden çalışma ve uzaktan eğitim pratiklerinin mekânsal gereklilikleri, sosyalleşmenin sanal ortama taşınmasıyla evde bu deneyimin bir benzerini yaratabilme denemelerine dair tartışmalar oldu. The Architectural Review’da yayımlanan “Kamusal Ev: Şehir Evin Mekânına Katlanıyor” başlıklı, bu konuya dair kilit bir metin olduğunu düşündüğüm makale, evler ile kamusal, dışsal mekânların arasındaki geleneksel sınırların bulanıklaştığını tartışıyor. Yazarlara göre “… [salgın] evin insanların hayatında merkezi bir yer, krizi atlatmak için kritik bir yapı olduğunun yeniden keşfine yol açtı.”4 “Dışsal, kamusal küre kişisel, özel olanla kaynaşıyor, aynı mekânda ve aynı zamanda bulunuyor.”5

Dezenfeksiyon gerekliliğinden bahsedersek, iç mekân düzeni, malzeme tercihleri, temizlik alışkanlıklarında değişiklikler, virüsün aktif kalma süresi ve sterilizasyon, sorunları yönlendiren kriterler oldu. Dışarıdan eve girerken öncelikle ellerin yıkanmasının şart olduğu konusunda herkes hemfikirdi. Bu yüzden giriş alanına bir evyenin nasıl dahil edilebileceği üzerinden konuşmalar ilerledi. Bu evyenin malzeme, boyut, yerleştirme detayları tartışıldı. Partiküllerin sıçramasının önlenmesi için evyenin boyutu ve yerleştirmesi nasıl olmalı? Buna dair bilimsel çalışmalar var mı? Bir ev içinde ne kadar ıslak hacim olabilir? Mesela mutfak lavabosu hem girişte dezenfeksiyona hem de mutfağa hizmet edecek şekilde konumlanabilir mi?

Bu giriş alanından, çamaşır odasına (giyinilip soyunulan, kirli kıyafetlerin depolandığı, çamaşır makinesinin bulunduğu alternatif bir dezenfeksiyon odası) ve banyoya (duş alınan, fiziksel dezenfeksiyonun gerçekleştiği alan) kadar uzanan bir mekânın evin geri kalanından ayrı kurgulanmasıyla keskin bir mekânsal ayrım tasarlanarak, hastane seviyesinde sterilize bir ortam yaratmadan, yine de günlük kullanıcıya en temiz deneyimin sunulabileceği kararı düşünüldü. Bu kullanım şemasıyla giriş, çamaşır odası, banyo-tuvalet ‘kirli alan’; mutfak, yaşam alanı, yatak odası ‘temiz alan’ olarak tanımlanmış oldu ve mekân organizasyonları bu ayrıma göre şekillendi. Kirli alan-temiz alan ayrımı ayrıntılarıyla irdelendi. Eve ilk girildiğinde tamamen soyunmak, kirli kıyafetleri çamaşır sepeti/odasına atıp hemen yıkanmak yerleşikleşip bir alışkanlık hâlini alabilir mi? Zeminde farklı malzemelerin tasarıma dahil edilmesi kullanıcıya algıda hijyen adımlarını hatırlatan/işleyen bir eleman olabilir mi?

Dışarıdan geleni dezenfekte etme konusunda, yine bu dönem artan çevrimiçi alışveriş ve kargoların sterilizasyonu da tartışılan bir konu oldu. Kargonun temassız bırakılması için bir sistem düşünülebilir mi? Mesela Amazon’un kilitli dolap sistemi gibi bir sistem kurulabilir mi ya da bir mobil uygulamayla, kargo çalışanıyla etkileşime girilmeden kabul için onay verip, paketi dairenin girişinde bulunan kilitli bir kutuya bırakmasının sağlanmasına tasarım aracılık edebilir mi? Veya hem apartman dolaşım alanından hem de konutun içinden erişilen bir hacme nesneyi bırakmak mümkün olabilir, fakat bu durumda bu bölmeyi yaratmak için açılan ‘yırtık’ların getireceği güvenlik sorununun çözülmesi zor.

Dışarıdan gelenler demişken, eve arkadaş/aile davet etmek de tartışılan bir konu oldu. Salgın gerilese bile insanlar restoranlarda, kafelerde, konser salonlarında buluşmaya bir süre daha çekinecek, fakat sevdikleriyle vakit geçirmek de isteyecek. Bu buluşmalar da güvenli bulunan yere, evlere taşınacak. Evde yemekler, canlı yayınlarla sanal partiler, evde gece kulübü, konser deneyimleri...6 Fakat dışarıdan gelecek kişi de eve girdiğinde sterilize olmalı. Eve alınacak misafirlerle iç mekânda sosyal mesafe gözetilecek mi? O kişinin özel/temiz alana erişiminin kısıtlanmasına dair çözümler üretilebilir ama taşıyıcı olması ihtimaline karşı bir tasarım cevabı olabilir mi? Bu noktada Dezeen ve ArchDaily gibi mecralarda yayımlanan bin bir çeşit maske/kask/akvaryum alternatifi geliyor aklıma (yine bkz. Kate Wagner’ın yazısı). Ne kadar gerçekçi, pratik ki?

Her tartışmada hareketli paneller/yüzeylerin mekândaki parça-bütün işlevselliğini yaratacağı vurgulandı. Bu panellerin nasıl bir malzemeden üretileceği de ilginç bir soru. Katı, yarı geçirgen, dijital ortamda bulanıklaştıran uygulamalar gibi fiziksel olarak bulanık bir görüntü sunan, hareketli-akışkan… Farklı tercihler mümkün. Her mekân panellerle bölünürse mahremiyet nasıl sağlanır? Mesela kayan cephelerle ayrılan yatak odası uyku hijyeni için nasıl düzenlenmeli? Uyku ve yatak konusundayken, yatak odasını sırf uyku ve seks için kullanan kullanıcılar dışında vaktinin çoğunluğunu yatağın içinde geçiren, hatta orada çalışan insanlar için kişiselleştirmek mümkün mü?

İş temposu yüksek, evde az yemek pişiren, genelde dışarıdan yemek söyleyen kullanıcı, şimdi evde ekmek yapmak, çiçek veya tarımsal ürün yetiştirmek gibi etkinliklere yöneldi. Bu da mutfağa ve gıda hammaddelerine dair bir tartışma açtı. En başta mutfağın mekânsal olarak açık olması kullanıcıyı nasıl etkiliyor? Hem algısal olarak evin diğer mekânlarına etkisi açısından, hem de kullanıcının evde kaldıkça sıklıkla buzdolabına gitme alışkanlığını kırmak, gıda tüketimini kontrol altında tutmak için tasarımsal bir müdahale yapılabilir mi? Devamında ise bu mutfak ev içi tarım mekânına evrilebilir mi? Market, manav vesaireden edinilen kaynaklara bağımlılık yerine hidroponik sistemler, pasif konut öğeleri, kompost üretimi, minimum enerji tüketimi ve minimum atık üretimi gibi çözümleri tasarım aracılığıyla gerçekleştirerek sadece virüs sonrası ortaya çıkan gıda meselesi ve mutfak üretimi konularına değinmekle kalmayıp küresel iklim krizi de düşünülebilir mi? Para odaklı olmayan, topluluk oluşturma, dayanışma odaklı bir üretim hedefiyle dikeyde, rezidansta köy ticareti, dikey bir köy hayali nasıl olur?

Ofislerin değişeceğine hatta gereksiz olacaklarına dair haberlerin ışığında, aslında evden çalışmanın ofiste çalışmaktan çok da farklı olmadığı (olumsuz psikolojik etkileri tartışılabilir) üzerine konuşmalar yapıldı. Evden çalışmanın normalleştiği bu dönemde çalışma alanının büyüklüğü ne olmalı? Ayrı bir mekân mı olmalı, çok işlevli bir masa mı, yoksa konsantrasyon ve motivasyon için tamamen kapalı bir oda mı? Bir izolasyon kozası, çalışma paraziti olarak var olan, konuta eklenen bir hacim olabilir mi? Özel ve odaklanılabilecek, sanal ortam görüşmelerinde evin kendisini teşhir etmeyecek bir koza fikri, bir sessiz oda tasarıma nasıl dahil edilebilir?

Bu yetişkin kullanıcı hedefli tartışmaların yanında çekirdek aileye özel problemler de gündeme geldi. Çocuklu ailelerde yaşam alanını hem ebeveynin çalışma alanı hem de çocuğun oyun alanı olarak ele almak yeni sorular getirdi. Çalışma masası ve alanının herkesin ortak kullanımında olması ailenin çalışırken ya da öğrenirkenki verimini nasıl etkiler? Mekân nasıl yetişkinleri dışlamadan çocuklaşabilir? Çocuğun gelişimine katkıda bulunacak ne gibi mekânsal uyarıcılar düşünülebilir? Ebeveyn çocukla ilgilenmeye, ona meşgaleler bulmaya, onun evden eğitimine yardımcı olmaya çalışırken tasarım bu ihtiyaçlara ne gibi cevaplar bulabilir? Bu tartışmada Assemble Studio’nun ve Tato Mimarlık’ın öne çıkan çalışmaları mobilyalar ve yüzeylere dair zihin açıcı oldu.

Konutta balkonun bulunması, doğal ışığa öncelik verilmesi, temiz havaya erişim ve iç mekânın doğal havalandırılmasının teşvik edilmesi de tasarımın konuları olarak gündeme geldi. Bu fikrin uzantısı olarak COVID-19 sonrasında binanın bütününün işleyişi de önemli. Yalnızca o binada ya da sokakta yaşayanların erişebileceği orta bahçeler, yeşil alanlar yaratma düşünceleri, tabii konut stokunun tamamen yenilenmesinden geçiyor. Şehrin yoğunluğunun azalmasının gerekliliği zaten dile getiriliyor. Çeşitli yapı sakinlerinin erişebildiği topluluk bahçeleri, üretimin paylaşılması, hatta bu mekânlarda sosyalleşilebilmesi gibi örnekler mevcut. Bununla birlikte kamusal mekânda sosyalleşme ve dışarı çıkmanın zorlaşması/yasaklanması üzerine açık/yarı kamusal bir deneme yapma düşüncesi oluştu.

Açık alanda bulunma ve hareket etme ihtiyacını, kişinin kendini biraz daha güvende hissedebileceği ve etkileşimde bulunulacak insan sayısının daha az olduğu bir mekânda gerçekleştirmek için kurgulanan bir strüktür fikri üzerine tartışmalar oldu. İstanbul’da çatılara çıkıp manzara seyredip hava alanlar, Londra’da evlerin düz çatılarında küçük mekânlarından sıyrılıp ferahlık hissi arayanlar, New York City’de yangın merdivenlerine oturup dış mekânla ilişkisini korumaya çalışanlar gibi örneklerde bu ihtiyaç okunabiliyor. Site bahçeleri gibi, evlerin çatıları, terasları yarı kamusal hâle getirilebilir mi? Bunlar neden düzenlenmiş birer mekân olarak yapı stoklarının en üst kotlarına taşınmasın? Mahalle ve konut arasında yeni bir ölçek yaratarak konut sakinlerinin aidiyet [community] ve dışarıya açılma ihtiyaçlarına cevap verilebilir mi; kullanıcı kendini güvende hissedilebilir mi? Bu tartışmanın vardığı ürün, en bilinen örneklerden Unité d'Habitation’ın farklı kullanımlara elverişli terası gibi, modernist eğilimlerin geçerliliğini pek de kaybetmediğine bir işaret olabilir.7 Evin içine giremeyen işlev kamusal alanda uygulanamıyorsa çatı kotunda yeni mahallecik, yeni park, yeni paylaşım alanı neden olmasın?

BARN arch. COVID-19 sürecinde kendine yeten evler, mahallecikler tasarlamak amacında. Küreselden yerele geçişi de gözeterek bir tasarım uğraşı veriyorlar. Bu uğraş boyunca gerçekleşen konuşmaların ve ortaya çıkan, bazen cevaplanmayan, bazen olabildiğince cevaplanan soruları tartışmak bence değerli. Bu tartışmaların, genel söyleme de katkıda bulunarak, pandemi olsun olmasın, herkes için daha iyi konutlara yönelik denemelere dair süreci besleyeceğini umuyorum.

1. Wireless Enthusiast (to sympathetic neighbour): “Yes, it’s quite all right in theory; but somehow or other, in practice the derned thing won’t work.”

2. Bu projede çalışan BARN arch. ekibi Tümer Keser, Ağacan Bahadır, Öznur Aktaş, Elif Molla ve Anıl Katırcıoğlu’na katkıları için teşekkür ederim.

3. Hashim Sarkis ve Paolo Baratta’nın bienalle ilgili açıklamalarını bienalin web sitesinden okuyabilirsiniz. Ayrıca Marko Brajovic’in bu konuda ele aldığı “How will we live together, with all other species?” başlıklı metni de inceleyebilirsiniz.

4. A. Amann y Alcocer ve F. Martella,“Public House: The City Folds Into the Space of the Home”, The Architectural Review, 4 Haziran 2020. Yazarın çevirisi. “… it has also led to a rediscovery of the home as a central place in people’s lives, a crucial structure from which to weather the crisis.”

5. Agm, yazarın çevirisi. “The external, public sphere is merging with the personal, private one, occupying the same space and the same time.”

6. Club Quarantine, Club Quarantäne, Boiler Room Streaming From Isolation vb.

7. Konuta dair bu tartışmalarda benim aklıma hep Avrupa ve İngiltere savaş sonrası toplu konutlarının başarılı örnekleri geliyor. Mekânsal kurguyu konuşurken, detaylara karar verirken, tasarım sürecinde alınan kararlarda bunların izlerini görüyorum. Tabii ilgi alanım olduğu için bunları düşünmeye de eğilimliyim.

COVID-19 [KOVİD-19], ev, konut, mimarlık, pandemi, Serra Aşkın, tasarım